Steven Wilson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Steven Wilson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2013 Cuma

Porcupine Tree bir süre askıya alındı!


Kolay değildi tabi aynı anda 6-7 tane grup, senede 2 solo albüm, 10 küsür tane projede bir şekilde katkıda bulunmak. Sonunda Steven Wilson'cığım da biraz durulmaya karar verdi.

Steven Wilson, başka bir proje grubu olan Blackfield'ın yeniden kayda girdiğini ancak bu seferki süreçte kendisinin sadece kayıt ve prodüksiyonda yer alarak birkaç şarkıda da gruba eşlik ettiğini belirtti.

Asıl grubu Porcupine Tree ile alakalı olarak da bir süre gruba ara verip, kendi hayatına biraz daha fazla zaman ayırarak, sadece solo projesiyle ilgileneceğini açıkladı.

Umarım bu ara Wilson'a güzel bir şekilde yarar ve kısa bir sürede bu gruplarıyla da geri döner.




1 Mayıs 2012 Salı

Storm Corrosion: Opeth etkileşimli elektronik Steven Wilson

Aylardır beklediğim albüm ya da proje sonunda gün yüzüne çıktı. Derin bir şaşkınlık var bünyede, sanmayın ki bu şaşkınlık albüme kavuştuğum için değil, tamamen ne umdum ne buldum hali...


Storm Corrosion bünyesindeki isimler ile büyük bir beklenti oluşturmuştu bende. Steven Wilson ve Mikeal Akerfeldt gibi iki isimi bünyesinde barındıran bir proje için beklentiye kapılmamak haksızlık olurdu ki projenin ortalığa çıktığı ilk zamanda kadroda Mike Portnoy bile vardı. Sonrasında Mike Portnoy projeden ayrılmak zorunda kaldı.


Steven Wilson ve Mikeal Akerfeldt gibi iki müzisyenin en göze batan özelliği ne diye sorsak kuşkusuz cevap ikisinin de melodi canavarlığı olur. Bu iki kafadar müziklerinde melodilerini ortaya atmadan hiç çekinmezler. Tek şarkıda en 5 şarkıya yetecek melodiyi bir çırpıda harcarlar ve bunu oldukça güzel bir düzen içerisinde sunarlar. Bir Anestezi, bir Face of Melinda ilk aklıma gelen şarkılardan... Bu iki kafadarın öyle bir müzikal portfolyosu var ki ikisi bir araya geldiğinde ortaya çıkacak şeyi tahmin etmek, inanın 6 ay boyunca benim hayal gücüme sığmadı, sürekli gelecek 'inanılmaz' melodileri bekledim...


Ve sonunda albüm çıktı. Beklentilerimi neredeyse hiç karşılamayan bir albüm olarak çıktı hatta. Keşke bu kadar beklemeseymişim bile dedim. Beklentim tamamen doymak bilemeyeceğim melodiler üzerine kuruluydu. Ancak bu iki kafadarın en iyi yaptığı (bence) şey bu albümde neredeyse yok gibi. Resmen "melodi" kullanmamak için kendilerini kasmışlar. Zaten albümün genel anlamda akustik ve 'deneysel' yapısı,  var olan melodileri de bir o kadar kısırlaştırmış.


Bazı şarkılarda bariz bir  Opeth etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Happy adlı şarkı tam anlamıyla bir Opeth melodisini barındırıyor, hatta kullanılan gitar tonu bildiğiniz Opeth gitar tonu. Bazı şarkılar ise Steven Willson'ın solo albümünden sonra girdiği kaotik müzik anlayışının biraz daha 'elektronik' leşmiş hali. İyi mi? Pek değil, Steven'ın girdiği yeni yol zaten zordu. Bu elektronik halle durum iyice içine girilmesi zor bir müzik haline almış. Demek istediğim şu ki; ikili müzikal zekalarını şarkılarda birleştirmekten çok, kendi anlayışlarını şarkılara yedirmişler. Bu da bazı şarkıları Opeth yaparken, bazı şarkıları Steven Wilson yapmış. Yeni bir şey söylemektense, Opeth etkileşimli Steven Wilson denemesi olmaktan öteye gidemeyen bir proje haline gelmiş Storm Corrosion.


Storm Corrosion belki de beklentilerimin çok yüksek olması sebebiyle olmamış bir proje haline geldi gözümde ama haksız da değilim hani. İşin içinde bu iki eküri olunca beklentileri çok yükseltmeden beklemekte olmazdı sanırım. Benim gönlüm rahat.






14 Aralık 2011 Çarşamba

Su olmadan çorba yapılabilir mi?


Sabah kahvaltı ederken günlerce kafamı kurcalayan şeylerin son satırlarını kafamda yazdım. Evden çıkmadan önce bu düşündüklerimi nasıl yazacağımı bilmiyorum; fakat mutlaka yazmam gerekir diye kendi kendime telkinde bulundum. 

Her geçen günün ardından yaşanan, var olduğumuz dünyada sürdürülebilir yaşantımızı sağlamak için harcadığımız maddi ve manevi gücün ardından geriye kalanlarla, açlıktan gebermek üzere olan hayallerimize yemek yapmak için mücadele ediyoruz. Su olmadan çorba yapılabilir mi?

Progressive Rock bu düşüncelerimin kaynağının ta kendisidir. Türkiye'de neden kendine özgün haliyle yeni bir Opeth, King Crimson vs. gibi bir grup türemiyor. Yanlış anlaşılmasın. Opeth veya King Crimson benzeri bir gruptan bahsetmiyorum. Kendi başına dünyada saygınlık kazanan bir gruptan, oluşumdan bahsediyorum. 

Türkiye'de şu an aktif olarak müzik yapan insanlar nedenini bilmiyorum ama olabildiğince ürettikleri eserleri basit varyasyonlarla, iyi/kötü sözlerle ve bütün güzelliği şarkının sonunda atılan gitar solosuna yükleyerek, belki de bütün şarkıya hakim ana melodiyle sonlandırarak tüm üretkenliklerini sınırlandırıp, belli başlı ve herkes tarafından bilinen rutin tekrarla sunmalarını doğru bulmuyorum. Tabi buna etki eden insanın yaratılışından ölümüne kadar geçen sürede sahip olduğu az ya da çok ego ve başarısız olma kaygısının, başlangıçta yapılan iyi bir işin ardından bu müzisyen kişilere yüklenen "başarılı insan" misyonu da tüm bu düşüncelere etken oluşturuyor. 

Geçmişte yedi dakikayı aşan bir şarkıyı kayıt etmek istediğimizde, tonmaister'ın bunu çok fazla bulması, herhangi bir prodüktörle çalıştığımızda bunun kesin törpüleneceğini söylemesi hala aklımdadır. Türkiye'de neden Steven Wilson'lar yok hayret ediyorum. Sadece müzik değil, hayatın herhangi bir alanında dahi sadece popülist yaklaşımların baz alındığını, daha çok kazanma, daha çok tanınma adına ortaya atılan iyi fikirlerin daha olgunluk aşamasında, anne karnından kürtajla alınması canilikten başka bir şey değildir.

Daha önceki yazılarımda da bahsettim. Türkiye'de müzik yapan insanlarda gözlemlediğim çok ciddi bir sorun var. Zengin bir kızın, giymediği kıyafetlerini fakir bir kıza vermesi sonucu oluşan saçma sapan bir mutlulukla aynıdır bu sorun. Biz müzisyenlerin veya müzisyen olma çabasında olan herkesin örnek aldığımız insanları, örnek alınacak insan sıfatından öteye taşıyarak tanrılaştırmamız, bizleri ileriye götürmek yerine sürekli geriye götürecektir. Buna örnek olarak geçmişte internet üzerinden tanıştığım ve kendini Satriani'nin Türkiye şubesi olduğunu iddia eden birinin yazdığı şeyleri hayretle okuduğumu hatırlıyorum. O kadar ki; ekipmanlarının dahi aynı olduğunu söylüyordu. Bunu eleştirdiğimde ise o müthiş özgüveni olan kişi kendi içinden gelen özgün bir yanının olduğunu yazarak, cümleyi sonlandırmıştı. Eğer Satriani gibi çalabilecek kadar yetenekli biriyseniz zaten kendinize özgün bir tarzda üretebileceklerinizin sınırı olmamalı mantık olarak. Şayet hala müzikal ruhunuzu Satriani'ye kurban vermediyseniz.

Burada asıl sorulması gereken soru şu. Türkiye'de müzikle uğraşan insanların üst düzey müzik eserleri üretememesinin esas sebebi, sürdürülebilir hayatın devamı için harcadığımız vakitten geriye bir şey kalmaması mı? Yoksa beynimize yüklediğimiz yanlış mentalite mi?


10 Kasım 2011 Perşembe

Kopuk Yaylası (Steven Wilson - Grace for Drowning)

Steven Wilson'ın nasıl hayatı var çok merak ediyorum. Artık bu soru üzerine ciddi ciddi düşünmeye başladım. Yemeden içmeden yaşasa; -ki öyle bir ihtimal var gibi gözüküyor- bu kadar proje ile ancak ve ancak başa çıkabilir diye düşünüyorum. No Man, Blackfield, Porcupine Tree, Storm Corrosion ve kendi kişisel projeleri sadece benim bildiklerim. Prodüktörlük, mixing gibi yaptığı işleri hiç saymıyorum bile. Bir insan bunları hayatına nasıl sığdırabilir, biri bunu bana otursun ve tane tane anlatsın. Nasıl bir enerji var ki bu adamda, tüm bu 'işleri' zamanında yetiştiriyor. Hayır, tüm bu işleri de çok da iyi yapıyor, işte şalterlerimin attığı nokta tam da burası. Aklım alamıyor bu durumu, arkadaş benim hayatıma bakıyorum iki iş yaptığım zaman, dünyam şaşıyor, muhakkak bir şeyler eksik gidiyor. Bu adam her şeyi nerdeyse eksiksiz yapıyor...

İşte bu eksiksiz düzen içerisinde, Steven Wilson son albümü olan Grace for Drowning adlı son albümünü çıkardı. Steven Wilson ilk solo albümü olan The Insurgentes ile farklı sulara yelken açmıştı. Farklı sulardan kastım 'kaotik' bir müzik. Porcupine Tree'nin progresif yanıyla tamamen zıt bir yapıda olan, müziğin karanlık bir alt yapısının olduğu (melodik bir karanlık değildir kastım) ve hatta yer yer korkutucu bir atmosfere bürünen notalar haliydi. Bu tavrını Porcupine Tree'nin son albümünde de bir bakıma sürdürdü. The Incident kaotik ve progresifin birleşimini bize sunan bir albümdü. Grace for Drowning ise hayatımda gördüğüm en 'kopuk' albüm. Kopuk yaylasında mı yapıldı arkadaş bu albüm.


Albüm nedir, ne değildir?

Üflemelilerde Theo Travis , gitarda Steven Hackett, bass gitarda Tony Levin ve klavye de ise Jordan Rudess var. (Saygı duymak böyle bir şey olsa gerek). Böyle adamlarla 'düzenli' bir albüm yapmak ne kadar mümkündür? Sanırım öyle bir ihtimal yok. Steven Wilson da bu durumu önceden sezinlemiş gibi bu ustalara inanılmaz bir özgürlük alanı tanınmış ve bu dehalar bu alanda çocuk gibi tepiniyorlar. Kırıyorlar, yıkıyorlar, döküyorlar, sonra yine döküyorlar ve sonra sonra sonra sonra... Ve sonucunda temel değişkenlerinin birbirinden bağımsız olduğu ya da daha doğrusu temel doğruların birbirinden bağımsız olduğu 'kopuk' bir albüm ortaya çıkıyor.

Bu kopuk yapının birleştiği tek ortak payda ise Steven Wilson kopukluğu. Steven Wilson'un beyin kıvrımları ve o inanılmaz enerjisiyle bu kopukluk buluştuğunda, benim için tarifi mümkün olmayan Grace for Drowning albümü çıkıyor.

Öyle bir albüm düşünün ki her enstrümanın kendi egemenliğini aynı şarkıda kurabildiği, şarkının melodik yapısının da kendi egemenliğini kurduğu ve insanın dinlemekten bıkamayacağı bir albüm haline gelmiş Grace for Drowning. Şarkılar arasında bile nerdeyse bir bütünlük yok, Index ve Raider II aynı albümün eseri denemeyecek kadar farklı nitelikte iki şarkı. Bu farklılık enteresan bir şekilde dinleyeni vuruyor çünkü albümü her dinlediğinizde farklı unsurlara kendinizi kaptırabiliyorsunuz. En azından kendi şahsımda böyle bir durum oldu ki albümü yaklaşık 20 gündür her dinleyişimde farklı bir albümü dinliyormuş hissiyatı oluşmakta.

Bu kopuk durumun zirve yaptığı eser ise Raider II. Aslında ''Anestezi'' (ingilizcesi ile uğraşmak istemedim) ile Steven Wilson biz fanileri can evinden vurmuştu, o şarkı progresiflik adına kendini tarihe altın harflerle yazmıştı, Steven adına artık dahası olmaz dediğim bir şarkı idi. Steven, Raider II ile sen kendini ne zannediyorsun da, bu kadar emin konuşabiliyorsun arkadaş der gibi biz fanileri can evinden vuran bir şarkıya imza atmış. Raider II yukarıda anlatmaya çalıştığım kopukluk mertebesinin en üst aşaması haline gelmiş bir şarkı. 23 dakikalık bir ilüzyon ya da astral yolculuğun ta kendisi, ne olduğunu tanımlamayan bir cisim ya da şarkı vs vs vs...

Elbette bu albüm için diyecek, söylenecek çok söz var ama şu an onları dillendiremiyorum. Müzikte progresiflik adına bu albüm bir çığırdır, kendi özelimde bunu çok açık diyebilirim. Bu kadar ayrık ses, böyle bir harmonide ancak bu şekilde birleşebilirdi.

Saygılarımla...

5 Ekim 2011 Çarşamba

[Haftanın Şarkısı] Steven Wilson - No Part of Me

Steven Wilson'ın yeni albümü çıkacağını biraz geç olsa da haber vermiştik. Yani albüm çıkmadan bir hafta önce yeni albüm geliyor dedik, düşünün ne kadar geç kaldığımızı artık.

Albümü dinledik ama henüz hazmedemedim, bir şarkı haricinde.  Uzun zaman da hazmedebileceğimi en azından kendi adıma düşünmüyorum. Enteresan bir albüm olmuş, albüm için uzun uzun konuşuruz.

Hazmettiğim, hatmettiğim şarkıya gelecek olursam, şarkının adı No Part of Me. Albümün kanımca en vurucu şarkısı, en ulaşılabilir şarkısı.

Steven Wilson Fear of a Blank Planet'ten sonra nedense kaotik  bir müzik anlayışına yol açtı, ancak bu kaotikleşme durumu 70'ler üzerinden ve yer yer dijitalin limitlerinin zorlandığı bir formül üzerine kuruluydu. Bu durum benim gibi FoaBP fanı bir fani için oldukça üzücüydü. Her Steven Wilson projesinde bu sefer o topraklara - refer to FoaBP- geri dönüş yapacak mı diye sordum kendi kendime. Sonuç genellikle olumsuzdu. Bu durum hep tekrarlandı ama. Son albümde de benzer bir handikap var kendi özelimde konuşacak olursam; ancak No Part of Me öze dönüş sinyallerini barındıran bir şarkı ve albümün kanımca en iyi şarkısı.

Bu şarkıdan şöyle bir tanımlama yapılabilir ya da öngörü çıkartılabilir; Steven kaotikleşme durumunu, bir seviye daha geliştirmiş. Bu şarkıyla beraber kendisinin belki de en bereketli olduğu zamanlara da referanslar yollamış. Bu şarkıda o kaotik durum halen kendini korurken, Fear of a Blank Planet albümüne de kompozisyon anlamında yaklaşılmış.

Bu sebeple, No Part of Me diğer şarkılara oranla bu albümde daha ön plana çıkıyor ve havaların soğumaya başladığı şu günlerde haftanın şarkısı oluveriyor.


26 Mayıs 2010 Çarşamba

Steven Wilson kızarsa!

Porcupine Tree'nin yetenekli her şeyi, The Incident sonrasında iyi kızmış anlaşılan, Hatta "one minute"-gerçi tayyep bey anlamında değil ama- bile demiş. Kızdırmayın küçük enişteyi!

"We're not the kind of band you can get across in five minutes. even taking out a portion of 'the incident' and presenting that to people, is very unrepresentative. we're a band that, one minute we're like heavy metal, the next minute were like pop, the next minute we're ambient, and the next minute, we're progressive. so, how can you expect to encapsulate all those things anyway in a five minute video. so, by definition, anything you take out of context is just an aspect, so people, they can't get a good feel for the band unless they listen to the whole record."

Resim de iyi uydu ama. Ulan ben sizin der gibi bakmış Sti. Bu adama agresyon yakışmıyor!

*Küçük enişte böyle sempatiklik, şakacılık olsun diye yazıldı. İlgi çekmek, entelektüellik falan.. Ama olmadı dimi? Bence de olmadı. Özür diliyorum senden Steven. Büyüksün.