Dokunmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dokunmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2013 Salı

Dokunmak #2: Ceyl'an Ertem

Resim Ceylan Ertem'in twitter hesabından alınmıştır. goo.gl/UBoIu


Yeni bir dokunma hikayesi ile karşı karşıyayım. ka.RE konserlerinde şarkı aralarında bizi dinlemeye gelenlere bu dokunma olayını anlatmaya çalışıyoruz. İnsanlara dokunmanın mucizevi bir hissiyatı var. Sanatçıların ya da sanatçı olmaya çalışan bizlerin yapabileceği en iyi şey budur. Herkes o an dinlediği şarkıyı, sahnedeki kadını/adamı sevmek zorunda değil. Hele ki şarkılarınızda aşk meşk mevzusundan sıyrılıp, biraz sosyal meselelere değindiğiniz zaman karşınıza siyaset (şahsen çirkin buluyorum) yapmaya çalışan insanlar buluyorsunuz. Onlar sizinle her zaman tartışmaya hazırlar. Ama şu var ki; eğer siz yeteri kadar samimi, içten, söylediklerinizin temelinde "siyasi" bir mesaj olmayan cümleler kurabiliyorsanız işte o zaman insanlara dokunmuş oluyorsunuz. Tabi sadece sosyal meseleler değil dokunma mevzusu. İnsan ilişkilerindeki yapaylığı sorgulama, çocukluk anıları, hayaller, rüyalar... hepsi dahildir. Sizin kendinizi dinleyenlere açtığınız her konu bu dokunmanın kapsamındadır. Bunu son verdiğimiz konserde yaşadığımız için bunun hazzını derinlerde çok naif bir şekilde hissedebiliyorum.

İnsanlara dokunma meselesi sadece yaptığınız müzikle kalmamalı düşüncesini savunanlardanım. Bu yüzden bizim gruba blog sayfası açıp orada olabildiğince grubun gelişimine ilişkin şeyler paylaşıyoruz. Konserler, provalar, kayıtlar ve hayaller. Çünkü hayranlık duyduğunuz bir müzisyenin ya da grubun hangi aşamalardan geçtiğini takip etmek, onların öfkelerini, sevinçlerini, heyecanlarını, depresyonlarını, anılarını bilmek çok heyecan verici. Kişilerin özel hayatları değil anlatmaya çalıştığım şey. Tamamen o müzik dünyasına ulaşma hayali. Müzisyenler egolarıyla boğuşup kapalı kutu olmamalılar. O sınırı koyduğunuzda sadece 3-5 dakikalık bir şarkının boyutu kadar bilgi sahibi olup, sevdiğiniz müzisyene o kadar dokunabiliyorsunuz. 

İki paragraflık bir girizgahtan sonra esas konuya dönelim. Daha önce Bir Baba Indie sayfalarında Dokunmak başlıklı bir yazı yazmıştım. Öncelikle onu okumak isteyenler için link paylaşalım. 





Bu sabah işe gelirken telefondan twitter'a girdim. Ceylan Ertem'in son tweet'inden Ceylan Ertem'in bir blogu olduğunu öğrendim. Bu benim için heyecan vericiydi. Sevdiğim bir müzisyenin müzik hayatına ilişkin günlüklerini yazdığı bir blog sayfası vardı. Ceylan Ertem ona dokunmak isteyenlere, müziğini sadece dinleyerek değil, okuyarak paylaşma iznini vermişti. Tam da ka.RE'de bizim kurduğumuz hayal gibi... Sonra o uzun ve güzel yazıyı okumaya başladım. Her satırda sanki güzel bir kitap okuyormuş gibiydi. 

Ağaç yapraklarını mahalledeki çocuklara dağıtıyordum, onlar konser biletlerimdi. Sonra bunlar geliyor ben de karşılarına geçip şarkı, türkü söylüyordum çocuksu salak salak. Bence gelmezlerdi eğer halamların yaptığı dolmaları çalıp dağıtmasaydım. İyi azar işitirdim ama olsundu, bahçe çocuk kaynardı. 

Blogtaki şu cümleleri okumak bile Ceylan Ertem'e hayran olmaya yeterdi; ama devamında Ceylan Ertem, Edip Cansever'e dokunuyor. Tıpkı bizim ona dokunduğumuz gibi... O dokunuşun anısını, hikayesini bize anlatıyor. Ceylan Ertem'in müziklerindeki etkinin nerelerden geldiğini anlatıyor bize. Edip Cansever etkisinden şöyle bahsediyor. 


Ses ve sessizlik, gürültü dedikleri ve müzik, kulak ardı edilenler ve bağırtılar ilgimi çekerdi, çeker. “...yeredökülen bir un sessizliği mi” cümlesini ilk okuduğumda dakikalarca bu cümlenin büyüsüyle donakaldım. Ardından “…göğe bırakılmış balon sessizliği mi?” geldi. Başka bir şiirinde “…iki balığın sürtünüşünden çıkan bir sese dönüştü mutluluk, duyulan değil görülen bir sese” der. Bu satırların içimde yarattığı dönüşüm, devrim, evrim tarif edilemezdi. Bir anda sanki sesim kısıldı,boğazım düğümlendi, hep bildiğim orada olan ama kıpırdamayan kemikler, kaslar, damarlar hareket etti. “görülen ama duyulamayan ses”! Evet var! Notası yok, tarifi yok ama bildiğimiz,içimizden duyduğumuz sesler onlar, bize özel kalan nadide sesler. Ne güzel.

Yazının tamamı oldukça güzel ve duygusal. Yazının tamamını okumak(dokunmak) için;

http://ceylanertem.blogspot.com/2011/04/gunluk-nisan-2011.html 

Sizleri Ceylan Ertem'in bloguna yönlendirip, daha fazla uzatmak istemiyorum. Dinleyici ya da müzisyen olarak bizim Ceylan Ertem'lerin varlığına ihtiyacımız var. Onlar hep var olsunlar. Bizde hayatın içindeki yapay diyaloglardan kurtulup, azda olsa gerçek ve güzel insanlara yazdıklarıyla, söyledikleriyle, çaldıklarıyla dokunalım.


18 Ekim 2012 Perşembe

Dokunmak

Antoine Watteau - The Blunder

Dokunmak romantik bir harekettir. İnsanlar, sevdiği canlı ya da cansız her şeye dokunmak, hissetmek ister. Bazen bir kızdan/erkekten hoşlanırsınız ve onunla ilk buluşmanızda bir bahane bulup ona dokunmak istersiniz. Bu eylemi gerçekleştirme isteği beyninize girdiği andan dokunana kadar heyecan ile yoğrulmaya devam eder. Dokunursanız heyecanınızın ardından bir sarhoşluğa bürünebilirsiniz; ya da aksi durumda hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz. 

İntihar etmek insanın hayatta yapabileceği en çılgınca şeydir. Geri dönüşü imkansız olan bir seçenektir. Zira hangi intihar eden insan geri dönüşü düşünmüştür ki? Hiç biri... Hayatta her önemli meselenin bir kez yaşandığı ve onu tekrar ederek telafi etmenin imkansız olduğunu varsayalım. Tüm varsayım içerisinde yaş ile ilgili faktörlerden dolayı hata yapma riskimizi en üst seviyede tutalım. Kişisel gelişimimizi tamamlayamamış olmak ya da geç tamamlamak, bu gelişim sürecinde bol bol hata yapıp sonra pişman olmak çok olası bir şey. Olgunlaşmak insanın hatalarının ardından yaşadığı sakinlik halidir. Sakinlik ise insanı heyecanlara nötrleştiren bir duygudur. Sakin insanlar tekrar hata yapar mı? Belki... Ama yeni hatalar eskisinden daha az şiddetli ve zararsız olur. Peki ya olmazsa? İşte o zaman intihar gerçekleşir. Bir şeyleri düzeltmek isterken daha da batmak çok can sıkıcıdır. Çözüm yoksa acı çekmeye devam mı etmek gerekir? 

Radikal kararlar almak büyük şikayetlerin ardından alınan duygusal ve mantıksal eylemlerdir. Üzerinde düşündüğünüz, tartıştığınız, küfürler ettiğimiz bir yaşam biçimi üzerinde artık bu eylemlerin fayda etmediğini düşünürsünüz. Yıllarca sevmediğiniz bir işte çalışıp, her gün küfürler ederek geçirdiğiniz bir günün insanın kendi geleceğine kattığı değer sıfırdır. İnsanın sevmediği biriyle evlenmesi, o kişinin dünyanın en iyi insanı olsa bile insanı umutsuzluğa sürükleyen bir evrenin başlangıcı ve sonucu arasındaki zaman dilimi bu karara iteler. İnsanın istemediği bir okulda ve istemediği bir bölümde eğitim görmesi de yine aynı zaman dilimi içinde yaşanan karamsarlıklar silsilesidir. 

Peki insan ne yapmalı? 

*

Bizlerin en büyük sancısı, ölmek ve doğmak arasında kurduğumuz kötü ve iyi ilişkisine bir türlü dengeler sağlayamamamızdır. Bütün insanlar ölmenin olağan üstü bir durum olduğu kanısındadır; zira doğmanın da iyi anlamda olağan üstü olduğu kanısındadır. Ölmek ve doğmak arasındaki çizgide olan şeyleri de normal kabul ederler. Hem inişleri hem de çıkışlarıyla. Hepimiz inişler ve çıkışların rastlantısal ve yazılı olmayan kurallara, toplumun itelediği gerçeklere ne kadar ayak uydurup uydurmadığımızın neticesinde gerçekleşeceğine inanıyoruz. 

Yukarıda paint ile size basit bir yaşam grafiği çizdim. Hepimizin kafasında oluşan algı bu şekilde. Doğmak ve ölmek arasındaki çizgilerin dalgalı/değişken olması söz konusudur. Nedenleri açık açık tartışılabilir ama insanlar genellikle doğmaktan sonraki evreyi, maksimum düzeyde stabil olmalarını sağlayamıyorlar. Bu değişkenler bizim 0-18 yaş arasında, ebeveynlerimiz tarafından ne kadar doğru yetiştirilip, yetiştirilmediğimize göre dalgalanırken, 18 yaşımızdan sonra ise tamamen bizim insiyatifimizde gelişen olaylara verdiğimiz tepkiler ve kendimizi ne kadar geliştirdiğimize bağlı olarak yarattığımız dalgalanmayı gösterir. Bu konularda bir sakatlık varsa ölümün gerisindeki zamanda ne bireyin kendisinin ne de diğer insanların bu yaşanan yaşam ile ilgili güzel, parlak şeyler düşünmesi mümkün olmayacaktır.

Biz sevdiğimiz istediğimiz hayallere ne kadar dokunabiliyoruz? Bu dokunma hayali kurduğumuz şeyleri ne kadar arzuluyoruz? Yoksa çok fazla içine kapanık ve çekingen bir halde yaşam mı sürüyoruz? Önümüze bir sürü engel mi çıkartıyoruz? Hepsine evet yazarak geçenlerin sayısı çok fazladır. Hayır diyerek istisna grubuna koyduğum insanlar ise dokunmak için radikal kararlar alan insanlardır. İntihar etmek ise bu iki gel-git arasında sıkışıp ruhunu öldüren insanların bedenlerini de ruhu yalnız kalmasın diye uyguladıkları fiziki bir eylemdir.

Peter Bardens Gibi Ölmek yazısını yazarken ölümün kaçınılmaz olduğunu kabul edip, öldükten sonra nasıl hatırlanmak istediğimi düşünerek yazmıştım. Şimdi ben bu yazıda sürekli ölümden bahsediyorum ya; bu yazıyı okuyan insanların hepsi dehşete kapılacaktır. Öyle bir şey söz konusu değil. Anlatmak istediğim sadece hayvanlar etki-tepki ile yaşarlar. İnsanlar hayatlarını bu kadar rastlantısal yaşamamalılar. Açıkça gözlemlediğim kadarıyla insanların suni bir hedefleri olması ve bu suni hedefler doğrultusunda tüm mutsuzluklarını bastırıyor olması bir insanın alabileceği en kötü karardır. 

Bu yüzden idealist insanlar her zaman imrenilen insanlar olmuşlardır. İnsanların kendi hayallerinin peşinden gitmek isterken önlerine çıkan engeller o kadar zayıf ve güçsüzdür ki, o engellerin varlığından bile yolun sonuna geldiklerinde şüphe duyarlar. Bu yüzden insanlar kendi yaşamlarını stabil bir haz ile yaşamak için ve sonlandırmak için doğru olan şeyi yapmalıdırlar. 

Vincent Van Gogh yaşadığı psikolojik problemleri belki iyileştirebilecek şeyler yapabilirdi ama o sanatını koruyabilmek ve sürdürebilmek için bunun yerine kendini daha çok dibe itti. Kimse Van Gogh'un ölümünden dehşetle bahsetmiyor. Aksine ölümü ve hatta kulağının kesme hikayesi bir çok insan için hala sır perdesidir. İnsanların Van Gogh üzerine düşündüğü şeyler önce resimlerden başlayarak devam eder. Bu Van Gogh'un idealleri ile ilgili çizdiği yolun hikayesidir. O dalgalanan bir hayat yaşamadı. İstediği stabil hayatı yaşadı. Stabil hayatın içinde elbette ruhsal iniş-çıkışlar oldu ama genel yaşam çizelgesindeki iniş çıkışlar kadar dalgalı değildi. 

Mesela kitaplar, kaynaklar Beethoven'ın aksi, geçimsiz bir adam olduğundan bahseder. Beethoven kendini bu konuda iyileştirip, toplum nazarında düzgün, beyefendi bir adam olarak tarihe geçebilir miydi? Geçebilirdi. Zira o bu hareketin içinde kalsaydı o zaman başkalaşırdı. O başkalaşmak yerine kendi bildiği yoldan giderek her gününü daha iyi bir besteci olarak geçirme hayali ile yaşadı. Öyle de oldu. Bugün herkes Beethoven'ın aksiliğinden ziyade bıraktığı bestelerini anarak onu yüceltiyor.

Bu şekilde düşünürsek ideallere giden yolda ilerlerken toplumun önerdiği her şeyin kişiler üzerinde zafiyet gösterdiğini iddia edebiliriz. Yüzeysel düşünürsek bu zafiyetlerin sanatçıları toplum nazarında "kötü insan" profiline sürüklediği de açıkça görünmektedir. Bugün 18 Ekim Perşembe. Fazıl Say yargılanıyor. Nedeni halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama suçundan dolayı. Fazıl Say, Hayyam'ın "Irmaklarından şaraplar akacak' diyorsun Cennet-i alâ meyhane midir? ‘Her mümin'e iki huri' diyorsun Cennet-i alâ kerhane midir?" dizelerini paylaştığı için... Yani olayın özeti toplum tarafından kabul görmeyen düşünceleri onaylanmayan iki insanın, Fazıl ve Hayyam'ın, toplum ile yaşadığı çatışmasını; yani idealleri ve inandıkları şeyler uğruna bildikleri yoldan hiç bir zaman şaşmamalarını göstermektedir. 

Bugün Fazıl Say'ı asabilirler. Assınlar. Biz Van Gogh'u nasıl hatırlıyorsak onu da öyle hatırlayacağız. Kimse Egemen Bağış'ın "Yargı onu saçmaladı saysın. Keşke Fazıl Say bizi bunu, uluslararası platformda anlatma durumuna düşürmeseydi" cümlelerini hatırlamayacak; hatırlayanlarda Egemen Bağış'ın bu düşüncesini aşağılayacak. 

İnsanlar şunu çok net anlamalılar. Mesele Fazıl, Van Gogh, Hayyam, Beethoven olmak değil. Mesela kendi adı soyadını temsil eden ruha değer katmak, ona anlam yüklemek. Kerim Yılmaz, Selin Güneşli, Mustafa Esen gerçekten bu hayatta neden var? Bu hayat üzerinde yaşama gayeleri rastlantısal olarak yaşamlarını dalgalı bir şekilde sonlandırıp, ölüme dehşetle yaklaşmak m? Yoksa hayatın içindeki kısa dönemde belirledikleri gerçek idealleri peşinden durmadan koşmak mı? 

Bence herkes bunu bir düşünmeli.

Ben Ernesto'ydum sadece Ernesto, sizde sadece bir şey olarak var olursunuz. Che olmayı kendim istedim, sizde inanırsanız olursunuz, inanırsanız. / Che Guevara

Benzer konular: