17 Şubat 2013 Pazar

[Back to the Future 2] Calexico - Naylondan Çeliğe

Back to the Future serimize uzun bir ara verdik. İlk ve son Back to the Future serimizde Morissey'in Roll'de yayınlanan röportajı vardı. Şimdi ise önümüzdeki günlerde Salon İKSV'de konseri olacak Calexico ile yapılmış mini bir röportajı blog'umuza taşımak istedik. Böylelikle hem konser için yavaştan kendimizi hazırlamaya başlarız  hem de Back to the Future serimizi tekrar ortaya çıkarırız dedik.

----------------------------------------------------------------------------------------------------------
Calexico - Naylondan Çeliğe

Calexico'nun "Garden Ruin" isimli yeni bir albümü yayınlandı...

Size has Teksas- Amerikana sound'unuz bu albümde pek belirgin değil. Bildiğimiz Calexico albümü olmamamış gibi.

Joey Bums: Aynı şeyi tekrar etmenin bir mânâsı yok. Esasen iki gövdeli bir grubuz. John (Convertino) ve ben birçok farklı projelerde yer aldık., o çalışmalardan izler görebilirsiniz Calexico albümlerinde. Bahsettiğiniz unsur en dinamik, en göze çarpan yanımız. Ama değişik şarkılar yapmanın zamanı gelmişti.

Gitar ve vokalde be defa daha öne çıkmanız sizde ya da grupta herhangi bir hoşnutsuzluğa sebep oldu mu?

Wilco ve Yo La Tengo'yla birlikte turneye çıkmanın, Neko Case ve Iron& Wine'la çalışmanın tesiri oldu üzerimizde. Doğal olarak şarkılarda ilerleme kaydediyoruz., canlı performanslarda da öyle . Kayıtlarda o kadar enstrümantal çalmadık. İçe doğru bir yönelme ihtiyacı hasıl oldu. Naylon İspanyol gitar tellerini bırakıp çelik tellere geçince Latin damarlarından geleneksel folka, ozan rock'una geçmiş olduk. 

Şarkı sözlerinizdeki Amerika umut vermiyor...

Bush'un ikinci defa seçilmesi, hükümentin manipülasyonları ve birçok sinir bozucu şey... Amerika dışında daha net görülüyor. İnsanlar Amerika'yı eleştiriyor, biz de bu mevzuatlara dokunduralım dedik.

"Nom De Plume" Gainsbourg vari bir parça. Fransızca söylemeniz de alışılmadık bir durum. 

Prodüktörün fikriydi. Soğuk ve karanlık İngilizce yerine Fransızcayı denemek daha doğru geldi. Tuscon'daki arkadaşlar tercümede yardımcı oldu. Birlikte çalıştığım Paris kökenli müzisyen arkadaşlarım, Marianne Dissard ve Naim Amor sayesinde 60'ların Fransız müziğine bir aşinalık olmuştu. Serge Gainsbour ve Françoise Hardy'i dinlerim. Gainsbourg ilginç kişilik. Yaptıklarının bazılarıyla özdeşleşebiliyorum., ama tamamen nev-i şahsına münhasır biri. 

(Uncut, Çev: Şahan Nuhoğlu)

ROLL 107. Sayı
s 55
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------




14 Şubat 2013 Perşembe

October Gold: 125 Şanslı Kişi


Last.fm istatistikleri October Gold'u 125 kişi dinliyor diye belirtmekte. Hani Last.fm'deki bu 125 dinleyicinin dahil olacağı bir konser yapsa grup, gerçekten Salon İKSV'yi dolduramazlar. Salon İKSV boş kalır, hatta herhangi bir evin salonu bile boş kalabilir. Öylesine bir underrated gruptan bahsediyorum. Nasıl bir gruptan bahsettiğimi siz düşünün artık! Zaten samimi bir grup, elbette

Sanırım ortak bir hayatı paylaşmak müzik yaratımında önemli bir noktaya tekabül ediyor. Daha önceden bu konuyu kanıtlayacak iki grubun (The Honey Trees ve Trespassers William) varlığından sizlere dem vurmuştum. October Gold ile bu ikiliye yeni bir kardeş grup daha getirdim diyebilirim. Elbette benzer müzik tarzları içerisinde değil bu 3 grup, ancak müzikal yaklaşımlarını besleyen unsurlar oldukça yakın. Aşk ya da bir 'şeylerin' paylaşımı kesinlikle oldukça önemli paydada yer tutuyor bu grupların nota sehpalarında! Oya - Bora olsun, efendime söyleyeyim Metin - Eda Özülkü olsun bunlar hep önemli örnekler!

Konuyu dağıtmadan October Gold üzerine birkaç laf etmek istiyorum. Uzun zamandır arşivimde durup, dinlemediğim gruplardan bir tanesiydi October Gold ve her şey dün "bunları bir dinlesem iyi olacak" dememle başladı. Halen de dinliyorum.

October Gold aslına bakarsanız safkan bir folk grubu. Ancak yapısal bir takım dokunuşlar sonucunda grup folk'tan uzaklaşarak Neo- folk ve biraz da Americana sularına yelken açıyor.  Özellikle solist vokal performansıyla grubu "kuzey ellerinin grubudur bu abi"  demenize sebebiyet veriyor. Ancak grup Kanada civarlarından soframıza katılmakta. Bu cümlelerden şunu çıkarabiliriz; solist karakteristik olarak müziklerine kuzey etkileri katmakta ve hatta grubu "The Frames" formatına yakınlaştırmakta. Grubu Kuzey ellerine yakınlaştıran bir diğer önemli etmen ise, grubun çellist'i üzerinden çıkıyor diyebilirim. Uzun zamandır bir grupta yaylıların böylesine majör bir etkiye sahip olduğunu görmemiştim. Kadın şarkıları apayrı bir boyuta katıyor. Grubun bu kadar sarsıcı olma sebebi bizzat yaylıların tanımlayamadığım kullanımı olsa gerek. Örnek vermek gerekirse; "Into the Silence" tam da bu tanımlayamadığım yaylı kullanımının eseri. Şarkının atmosferini sarıp sarmalıyor yaylılar. Yaylıdan çıkan her bir ses sizi tanımlayamadığınız yolculuklara götürüyor. İnanılmaz bir yaylı performansı var şarkılarda.

Kanada ellerinden çıkan bu neo-folk grubunu dinleyen 127. kişi olmak artık çok geç değil, siz de olabilirsiniz. Dinleyin, dinletin. Bu güzel insanlara yolculuklarında eşlik edin.  Salon İksv'yi doldursunlar, olmadı bizim salonu doldursalar da yeter.


12 Şubat 2013 Salı

Dokunmak #2: Ceyl'an Ertem

Resim Ceylan Ertem'in twitter hesabından alınmıştır. goo.gl/UBoIu


Yeni bir dokunma hikayesi ile karşı karşıyayım. ka.RE konserlerinde şarkı aralarında bizi dinlemeye gelenlere bu dokunma olayını anlatmaya çalışıyoruz. İnsanlara dokunmanın mucizevi bir hissiyatı var. Sanatçıların ya da sanatçı olmaya çalışan bizlerin yapabileceği en iyi şey budur. Herkes o an dinlediği şarkıyı, sahnedeki kadını/adamı sevmek zorunda değil. Hele ki şarkılarınızda aşk meşk mevzusundan sıyrılıp, biraz sosyal meselelere değindiğiniz zaman karşınıza siyaset (şahsen çirkin buluyorum) yapmaya çalışan insanlar buluyorsunuz. Onlar sizinle her zaman tartışmaya hazırlar. Ama şu var ki; eğer siz yeteri kadar samimi, içten, söylediklerinizin temelinde "siyasi" bir mesaj olmayan cümleler kurabiliyorsanız işte o zaman insanlara dokunmuş oluyorsunuz. Tabi sadece sosyal meseleler değil dokunma mevzusu. İnsan ilişkilerindeki yapaylığı sorgulama, çocukluk anıları, hayaller, rüyalar... hepsi dahildir. Sizin kendinizi dinleyenlere açtığınız her konu bu dokunmanın kapsamındadır. Bunu son verdiğimiz konserde yaşadığımız için bunun hazzını derinlerde çok naif bir şekilde hissedebiliyorum.

İnsanlara dokunma meselesi sadece yaptığınız müzikle kalmamalı düşüncesini savunanlardanım. Bu yüzden bizim gruba blog sayfası açıp orada olabildiğince grubun gelişimine ilişkin şeyler paylaşıyoruz. Konserler, provalar, kayıtlar ve hayaller. Çünkü hayranlık duyduğunuz bir müzisyenin ya da grubun hangi aşamalardan geçtiğini takip etmek, onların öfkelerini, sevinçlerini, heyecanlarını, depresyonlarını, anılarını bilmek çok heyecan verici. Kişilerin özel hayatları değil anlatmaya çalıştığım şey. Tamamen o müzik dünyasına ulaşma hayali. Müzisyenler egolarıyla boğuşup kapalı kutu olmamalılar. O sınırı koyduğunuzda sadece 3-5 dakikalık bir şarkının boyutu kadar bilgi sahibi olup, sevdiğiniz müzisyene o kadar dokunabiliyorsunuz. 

İki paragraflık bir girizgahtan sonra esas konuya dönelim. Daha önce Bir Baba Indie sayfalarında Dokunmak başlıklı bir yazı yazmıştım. Öncelikle onu okumak isteyenler için link paylaşalım. 





Bu sabah işe gelirken telefondan twitter'a girdim. Ceylan Ertem'in son tweet'inden Ceylan Ertem'in bir blogu olduğunu öğrendim. Bu benim için heyecan vericiydi. Sevdiğim bir müzisyenin müzik hayatına ilişkin günlüklerini yazdığı bir blog sayfası vardı. Ceylan Ertem ona dokunmak isteyenlere, müziğini sadece dinleyerek değil, okuyarak paylaşma iznini vermişti. Tam da ka.RE'de bizim kurduğumuz hayal gibi... Sonra o uzun ve güzel yazıyı okumaya başladım. Her satırda sanki güzel bir kitap okuyormuş gibiydi. 

Ağaç yapraklarını mahalledeki çocuklara dağıtıyordum, onlar konser biletlerimdi. Sonra bunlar geliyor ben de karşılarına geçip şarkı, türkü söylüyordum çocuksu salak salak. Bence gelmezlerdi eğer halamların yaptığı dolmaları çalıp dağıtmasaydım. İyi azar işitirdim ama olsundu, bahçe çocuk kaynardı. 

Blogtaki şu cümleleri okumak bile Ceylan Ertem'e hayran olmaya yeterdi; ama devamında Ceylan Ertem, Edip Cansever'e dokunuyor. Tıpkı bizim ona dokunduğumuz gibi... O dokunuşun anısını, hikayesini bize anlatıyor. Ceylan Ertem'in müziklerindeki etkinin nerelerden geldiğini anlatıyor bize. Edip Cansever etkisinden şöyle bahsediyor. 


Ses ve sessizlik, gürültü dedikleri ve müzik, kulak ardı edilenler ve bağırtılar ilgimi çekerdi, çeker. “...yeredökülen bir un sessizliği mi” cümlesini ilk okuduğumda dakikalarca bu cümlenin büyüsüyle donakaldım. Ardından “…göğe bırakılmış balon sessizliği mi?” geldi. Başka bir şiirinde “…iki balığın sürtünüşünden çıkan bir sese dönüştü mutluluk, duyulan değil görülen bir sese” der. Bu satırların içimde yarattığı dönüşüm, devrim, evrim tarif edilemezdi. Bir anda sanki sesim kısıldı,boğazım düğümlendi, hep bildiğim orada olan ama kıpırdamayan kemikler, kaslar, damarlar hareket etti. “görülen ama duyulamayan ses”! Evet var! Notası yok, tarifi yok ama bildiğimiz,içimizden duyduğumuz sesler onlar, bize özel kalan nadide sesler. Ne güzel.

Yazının tamamı oldukça güzel ve duygusal. Yazının tamamını okumak(dokunmak) için;

http://ceylanertem.blogspot.com/2011/04/gunluk-nisan-2011.html 

Sizleri Ceylan Ertem'in bloguna yönlendirip, daha fazla uzatmak istemiyorum. Dinleyici ya da müzisyen olarak bizim Ceylan Ertem'lerin varlığına ihtiyacımız var. Onlar hep var olsunlar. Bizde hayatın içindeki yapay diyaloglardan kurtulup, azda olsa gerçek ve güzel insanlara yazdıklarıyla, söyledikleriyle, çaldıklarıyla dokunalım.


9 Şubat 2013 Cumartesi

Bir Baba Indie Mix: "Ocak 2013"

2013 yılının ilk playlistiyle yine karşınızdayız.

Bu sefer birbirinden bilmediğimiz, yeni tanıştığımız gruplarla doldurduk bu ayın mix'ini. Umarız tüm yılı, aynı bu verimlilikte geçiririz.

Sevgiler.



Diğer mix'ler için: 8tracks.com/birbabaindie


Playlist: 

01. Cartoon Bar Fight - Dear Victoria
02. Definings Times - Streets
03. Dios (Malos) - You Got Me All Wrong
04. Prince of Assyria - What Ever You Want
05. Fastball - Vampires
06. Belasco - Summer
07. Trailer Park Pam - Runaway
08. Weloveyouwinona - Anyway
09. Sharon Van Etten - We Are Fine

4 Şubat 2013 Pazartesi

Mutrib ilk konseriyle bu hafta karşımızda!

Merakla gelişmeleri takip ettiğimiz gruplardan olan Mutrib, ilk konserini bu hafta içi gerçekleştiriyor.

7 Şubat Perşembe gecesi Peyote'de gerçekleşecek olan bu ilk konser için grup bir de teaser paylaştı.

Iskalamayın!

facebook.com/events/Mutrib



3 Şubat 2013 Pazar

Mauna Kea ilk albümünü sunar: ‘’Scales’’


İlk konserlerini geçtiğimiz yıl Long Distance Calling'in ön grubu olarak verip, Post Rock'tan elektroniğe kadar uzanan geniş bir alanda müzik yapan Mauna Kea, yaptığı enstrümantal müziğin ilk meyvesi "Scales"ı Ada Müzik etiketiyle, 1 Şubat itibariyle yayımlamayı başardı.

Albüm sonrasında daha fazla gözümüze, kulağımıza çarpmasını dilediğim Mauna Kea'yı duymayan, bilmeyen var ise şimdiden kulak kabartmasını şiddetle tavsiye ediyoruz!



Not: Ayrıca albüm 5 Şubat'tan itibaren tüm dijital platformlarda dinlemeye ve indirmeye açık olacak.


2 Şubat 2013 Cumartesi

Röportaj | Sean Parker & Scorpio Rising


İstanbul'daki konser mekanlarını az buz ziyaret eden müzikseverlerin yakından tanıdıkları bir isim Sean Parker. Sean Parker Band'in dağılmasının ardından Scorpio Rising'le yoluna devam eden müzisyen, yeni toplama albümü 'Scorpio Rising: SBW Parker 2002-2012' ile en sevilen kayıtlarını bir araya getirerek sevenlerinin beğenisine sunuyor. Büyük sürpriz ise Parker'ın otobiyografik izler taşıyan ilk kitabının şubat ayı sonunda yayımlanacak olması.

V: Bana biraz Sean Parker Band’in nasıl kurulduğundan bahsedebilir misin?

S: Grup aslında 2007’de kurulmuştu, fakat 2012 başında dağıldı. Daha sonra kemancı Jenny Miller ve Nazlı Şensoy ile birlikte Scorpio Rising’i kurduk. Her ikisinin de performanslarını Taksim’de daha önce birlikte çaldıkları gruplardan biliyordum. Yeni gruba güvenim tamdı bu yüzden.

V: Yeni toplama albümünüz ‘Scorpio Rising: SBW Parker 2002-2012’ birkaç ay önce yayınlandı. Son on yılını birlikte çaldığın grubu baz alarak nasıl değerlendiriyorsun? Ne gibi değişimler yaşandı?

S: Son on yılda birlikte çalıştığım kişileri soracak olursan sayıca 30’u bulduklarını söyleyebilirim. Buna karşın albümlerimin kayıtlarını genellikle tek başıma ya da konuk müzisyenlerle birlikte kotarıyorum. Sean Parker Band, bu şarkıları sahneye taşıyan bir gruptu. Daha sonra yerini Scorpio Rising aldı zaten.

V: Şarkı seçiminde belirlediğiniz bir kriter var mıydı?

S: Komplike bir seçim süreci yaşadığımızı söyleyemem. Albümün çoğunluğunu daha önce single olarak yayınladığımız kayıtlar ve konserlerimizde dinleyicilerden iyi geri dönüş aldığını hissettiğimiz şarkılar oluşturuyor. Bu toplamada bir de uzun soluklu kayıtlara yer vermek istedim. Bilirsin, dinleyicinin dinlemekten sıkılmayacağı türde şarkılardan bahsediyorum. Umuyorum, doğru seçimler yapmışızdır.

V: Albümlerin genellikle dijital formatta yayınlanıyor. Bu durumu Türkiye dışında yaşayan müzikseverle buluşmak için bir fırsat olarak görüyor musun?

S: Haklısın, sadece ‘Culture’ın (2011) sınırlı sayıda kopyası basılmıştı. Uğraştığım iş dolayısıyla herhangi bir sınırı tanımam mümkün değil. Yeni teknolojiler her ne kadar müzik endüstrisini kimi zaman zarara uğratsa da müzisyenlere bu anlamda kolaylık sağlıyor. Yine de halen bir ‘müzik endüstri’sinden söz etmemiz gerekiyorsa eğer, göz önünde bulundurulması gereken aldatmacalar değil, içeriğin ta kendisi olmalı.



V: Şubat ayının sonunda yayımlanacak olan bir de kitap çalışman var: ‘Salt in The Milk – Eight Years in İstanbul’ (Sütteki Tuz: İstanbul’da Sekiz Yıl). Ne zamandan beri bu kitap üzerinde çalışıyorsun?

S: Yola çıkarken hedeflediğim bir kitap yazmak değildi. Müzik, politika ve kültür üzerine yazdığım pek çok makale ve şarkı sözü  var – kültür üzerine yazdıklarım Indieoma’da okunabilir. Bir gün, tüm yazdıklarımı lineer olarak düzene sokup, satır aralarındaki boşlukları doldurmaya karar verdim. Daha sonra görüştüğüm bir yayıncı yazdıklarımdan hoşlandı ve yayımlamak istedi. Teklifine cevabım evet oldu.

V: O zaman kitabın otobiyografik yönünün güçlü olduğunu söyleyebiliriz değil mi? Son sekiz yılda İstanbul’daki kişisel ve müzikal yolculuğa yoğunlaştığını tahmin ediyorum.

S: Tam olarak böyle olduğunu söyleyemem. Ama evet, tam anlamıyla olmasa da otobiyografik bir çalışmadan bahsediyoruz…Ses bombaları, kopek saldırıları, Arabesk-vari jiletçiler ve alkol bağımlılığının etrafında şekillenen hayatı ile Antony H. Wolfstadt karakteri. Satır aralarında yankılanan ise müziğin ta kendisi.

V: İstanbul’un rock camiasına dair en enteresan bulduğun şey nedir?

S: Samimiyet. Müzisyenler, yazarlar ve sanat dünyasında yer alan diğer aktörler birbirlerini tanımaya gönüllüler. Bu heyecanın sonunda ise ortaya heyecan verici ortaklıklar çıkabiliyor. İster Türkiye’li, ister yabancılar olsun, söz konusu yaratıcılık olduğunda anlatı yolunu kendisi çiziyor. Ticari kaygılardan arınmış ve yaratıcı bir topluluğun var oluşunun, İstanbul’a dair en çok hoşuma giden ve en enteresan bulduğum şey olduğunu söyleyebilirim.

V: Birlikte çalışmak istediğin Türkiye’li müzisyenler var mı?

S: Kesinlikle var ve birçoğuyla halihazırda çalışmalarım bulunuyor. Sean Parker Band döneminde Gevende, Nekropsi ve Replikas ile birlikte çalmıştık mesela. Yasemin Mori, Athena, Hayko Cepkin, Moğollar, Portecho, Selen Gülün, Duman, Erkin Koray ise birlikte çalışmak istediğim isimler arasında. Direc-T, Sarp, Cingi ve The Wingmen’den Rod McKee ise ‘Culture’a katkıda bulunan müzisyenler idi. Hepsiyle çalışmış olmaktan çok mutluyum.

V: Sizi en yakın hangi tarihte sahnede göreceğiz?

S:  1 Mart’ta Kadıköy Shaft’tayız, 8’inde Beyoğlu Pendor’da, 13 Nisan’da ise Ağaç Ev’de. Bunlar kesinleşmiş tarihler olduğu için kesin olarak söyleyebiliyorum. Bu yıl geniş konser mekanlarında da performanslarımız olacak. 

** 'Scorpio Rising: Sbw Parker 2002-2012' Cdbaby.com'dan edinilebilir. 


** Sean Parker @ Facebook / Myspace  / Twitter


1 Şubat 2013 Cuma

Defining Times - Aynı Yolun Yolcuları

Thirteen Senses, Aeon Spoke ya da Delaware gibi gruplar var ve biz bu grupları çok seviyoruz. Çok dinliyoruz bu grupları. Eski birer dost gibi bu gruplar ve bu güzel dostlar o güzel atlara binip bizi terk de etmiyor üstelik. Seviyorlar galiba bizi.

Konuyu dağıtmadan, bu güzel grupların ortak yanlarından bahsetmek isterim. Bu gruplar, melodik yanlarının oldukça kuvvetli olmasıyla birbirlerine benzeşir. Solistlerinin 'nağme' işini oldukça iyi kotarmasıyla birbirine benzeşir. Şarkıların alt yapılarının olabildiğince sade ve atmosferik oluşuyla birbirlerine benzeşir. Albümlerindeki çoğu şarkıların güzel olmasıyla benzeşir. Doğru zamanda, doğru notayı bastıkları için birbirlerine benzeşir. Şüphesiz ki kelimeye dökülmeyen ancak, birbirlerine benzeştikleri bir çok yapısal özelliğe sahiptir bu gruplar.

birbabaindie A.Ş olarak, bu gruplara yeni bir kardeşi daha eklemekten  büyük bir onur duyuyoruz efendim. Yine aynı dinamiklerden beslenen, yine benzer ikilemlere bizleri sürükleyen güzel bir grup daha eklendi bu aileye. Defining Times. Amerika taraflarından sofralarımıza lezzet katan Defining Times, dostları gibi benzer dinamiklerden beslenerek bir müzik ortaya koyuyor. Defining Times'ın farklılaştığı tek nokta ise diğer gruplara kıyasla biraz daha (neo) progresif sularda gezintiye çıkması. Özellikle müziklerinde A Perfect Circle etkisi görmek mümkün. Biraz daha öteye gidecek olursak, bilinçli bir tercih sonucu olmasa da 'Gazpacho'  adlı neo progresif Norveçli gruba da benzeştiklerini söyleyebiliriz. Örnek vermek gerekirse; Odd Embrace adlı şarkıları The Noose ile ayni matematiğe sahip bir şarkı. Sükunetli başlayıp, sonunda süründüren bir şarkı. Outlaw ve Streets adlı şarkıları ise direkt olarak neo progresif alt yapıdan beslenen şarkılardan. Grup her ne kadar progresif sularda gezinmekten çekinmese de ve bu sular grubun müziğini yer yer mekanikleştirse de, grup bu halden kendini kurtarmasını oldukça iyi biliyor. Dolayısıyla Defining Times'ın progresif bir hal içerisinde olması bir handikap değil, çoğu zaman grubun önünü açan bir yol olarak da pek ala tanımlanabilir.

Lafı uzatmak istemem. Kış ayları içerisindeyken Thirteen Senses, Aeon Spoke gibi gruplara kardeş arıyorsanız, Defining Times bu noktada kuşkusuz olarak size doğru adres olacaktır. İyi dinlemeler efendim.


Depeche Mode'un yeni videosu geldi: "Heaven"

Depeche Mode, 26 Mart'ta çıkacak olan Delta Machine adlı 13. stüdyo albümünden ilk video'yu paylaştı! Heaven adlı parçaya çekilen video klibi sıcak sıcak izlemek için buyrun;



Ayrıca single'ın b-side'ı olan "All That's Mine"ı dinlemek için de buraya tık tık yapabilirsiniz.


27 Ocak 2013 Pazar

YENİ | The Strokes - One Way Trigger

New Yorklu Indie grubumuz The Strokes, Mart sonuna doğru yayımlayacağı yeni albümünden bir parça paylaştı.

The Strokes, One Way Trigger adlı parçayla, bu sefer 80'lerden A-ha'ya da göz kırparak yeni albüm öncesinde bizi inceden bir titretip, heveslendirdi.

Merakla devamını bekliyoruz...



25 Ocak 2013 Cuma

Mogwai - "Les Revenants"






"Anlamıyorsunuz beni. Belki de anladığınız şeyleri hemen unutuyorsunuz." diyerek bağırıyorum. "Kimin umurunda senin düşüncelerin!" bakışlarınız ile beni müthiş bir Zidane şutu ile uzaklara fırlatıyorsunuz.

Ah bu İskoçya sokaklarındaki yüzü dalgalı insanlar. Nereden geliyorlar kim bilir? Bisikletim ile ilerliyorum; sokaklarda aralarından hızlıca geçerek... Şu an yaşanan zaman dışındaki geçmiş ya da gelecek kelimelerini hafızamdan sildim. Onlardan birini elimde sandığımda çoktan beni terk edip gitmişti. Diğeri ise hep boş ümitlerle doluydu. Vazgeçtim ikisinden de... Sadece ilerliyorum. Sokakları, insanları gözlüyorum. Bazen notlar alıyorum. Güzel bir rampa bulursam bisiklet ile kendimi rüzgâra bırakıp, martılarla yarışıyorum. İşte o an koyu mavi görünüyor dünya.

Les Revenants Cafe'nin önünden geçerken 175 cm boylarında bir kadın görüyorum. Gri montu, bordo eşarbı ile uyumsuzluğunu ilan eden güzel bir kadın. Onu takip ediyorum. Bisikletten inip, yavaşça arkasından gidiyorum. Gri montunun cebinden bir şeyler çıkartıp konteynere attı. Konteynerin yanına gidip baktığımda, kredi kartı slipleri ve MP3 Playerını attığını gördüm. Çöpe elimi daldırıp, MP3 Playerı aldım. Kulaklığı ve ekranı parçalanmıştı. Kendi kulaklığımı alıp taktığımda kendimi müziğe bırakarak kadının gittiği yolun zıttına doğru gitmeye karar verdim. 

Tekrer Les Revenants Cafe'nin önüne geldiğimde kirli sakallı, sarhoş bir adam elinde telefon ile gözyaşlarına boğulmuşken bir anda kahkahalarla gülmeye başladı. Bisikleti kenara çekip bir yandan MP3 Playerdaki şarkıyı dinlemeye çalıştım. Bir yandan da adamı uzaktan takip etmeye... Şarkı öylesine güzel ki; adamın tüm hareketlerine fon müziği yapıyordu. Çok güzel bir piyano, çok güzel bir melodi ile akıp gidiyordu. Aynı adamın telefonla konuşurken gösterdiği reaksiyonlar gibi zıt karakterliydi şarkı. Çünkü adamın ağlarken gülmesi gibi sert davullar o piyanoya eşlik ediyordu. Şarkı bittiğinde kulağıma tek gelen adamın telefondaki konuştuğu kişiye "Hungry Face" diyerek bağırıp, yüzüne telefona kapatmasıydı. Adamın sinirli bakışları üzerime döndüğünde bisikletime atlayıp yavaşça uzaklaştım. 

İskoçya sokaklarında "Jaguar" marka bir arabaya rastlarsınız arabanın sahibinin yazar olma ihtimali vardır. Eskiden bir kitapta okumuştum. Hangi kitap olduğunu hatırlamıyorum. Burada ne kadar Jaguar kullanan varsa hepsi bankacı ya da muhasebeci gibi ciddi adamlar. Hiçbiri yazara benzemiyor. Geçen hafta Dominic Aitchison ile Dušan Kovačević'in Profesyonel isimli oyununa gittik. Oradaki karakterlerden sekreter Marta şöyle diyor "...yalnız çok tuhaf biri. Görseniz bir yazara da benzemiyor." diyor. Teodor ise "O zaman mutlaka bir yazardır. Bugünlerde herkes bir şey yazıyor ama kimse yazara benzemiyor. Ne kadar yazara benzemezsen o kadar kitap yazıyorsun." diyerek diyaloğu devam ettiriyor. İşte Teodor'un bahsettiği adamların çoğu bu Jaguar'lara biniyor. 

Buranın en güzel sokağından geçiyorum. Bu sokakta eskilerden kalma kocaman taştan bir harabe ev  var. Biraz masraf yapılsa çok güzel bir yapı olabilir. Duvarında "The Huts" yazıyor. Muhtemelen bu yazıyı akşam buraya gelip şarap içip, dans eden adamlar yapmıştır. Bir keresinde onlara eşlik etmiştim. Dışarısı oldukça soğuktu. Buz gibi bir karadut şarabı ile doğaçlama şarkılar söylemiştik. Ben pek sevmediğim için katılmadım ama ara sıra benimle bisiklet gezintilerine çıkan Martin Bulloch o akşam fena halde için dans etmişti. Kendi eğlendiği gibi bizi de komik danslarıyla eğlendirmişti. The Huts'ın olduğu sokağın bir ucundan girdiğinizde denizi görmeye ve pedal çevirdikçe denizden ziyade bulutlara doğru yükseldiğinizi hissediyorsunuz. Kulağımdaki MP3 Player'dan kendi kendine hiç düzenini bozmadan çalan elektrik gitar ve yine üzerinde küçük yürüyüşler yapan iki sevgili gibi piyanolar... Şarkının ritmiyle yaklaşıyorum denize doğru ya da buluta doğru. Yükseldiğim an!

"Kill Jester" sahillerine indiğimde bisikletimi bir direğe bağlayıp denize en yakın duran banka gidip uzandım. Kulaklığın bir tanesini çıkarttım. Sol kulağıma pan yaptığımda denizin, kıyıya vurduğu anın sesi sağ kulağıma pan yaptığımda ise yaylıların ağır ağır anlattığı bir hikayeye eşlik eden rüzgâr kadar güzel piyanolar. Müzik ve doğa ile derin bir sohbet içindeyiz. 

Bankta yatarken havada uçuşup, önüme düşen gazeteyi elime aldım. Tarih kısmı yırtılmış, resimler bir çamura bulanmış, yazıların mürekkebi akmış. Gazete dışında her şey olabilirdi. O uçuşan şeyin ne olduğuna üzerindeki yazıları biraz okumaya gayret edince anladım. Televizyon yazıyordu bir köşesinde. Biraz altındaki resmin altında mahkeme kararı ile ağırlaştırılmış müebbet yazıyordu. Herhalde biri çok büyük suç işlemiş. Dünyadaki adalet sistemi mükemmel olduğundan müebbetlik bir şey olmadığından emin oldum sadece... Gazete o kadar sıkıcı geldi ki çöp kutusuna atmak için ayağa kalktım. Atmadan evvel okunabilen tek manşetine baktım. "This Messiah Needs Watching" 

Bisiklete atlıyorum. Hızlı bir şekilde pedallıyorum. Nabzım yükselirken etrafı hızla süzüyorum. Kafamı sola çevirip dükkanlara bakıyorum. Gri montlu kızı camında "Whisky Time" yazan bir bistroda tek başına oturmuş yemek yerken gördüm. Bisikletin frenlerine asılıp bistronun önüne bisikleti bağlayıp içeri girdim. Hemen yanındaki masaya oturdum. "Special N" isminde bilmediğim bir şeyler sipariş edip garsonu masamdan uzaklaştırdım. Bistroda kulağımdaki MP3 Playerdaki müziğe çok benzeyen bir şarkı çalıyordu. Yine yaylılar, gitarlar ve piyanoya eşlik eden sakin bir davul. İştahım iyice açılmıştı. Gri montlu kızla göz göze gelmemek için çok çaba sarf ettim  Fakat pek başarılı olamadım. Ona baktığımı anladığında masasından kalkıp yanıma geldi. Masama oturmak istediğini söyledi. "Tabi ki" diyerek masama oturmasına izin verdim. Bisikletimi beğendiğini söyledi. Beni daha önce Les Revenants Cafe'nin orda da gördüğünü söyledi. Garson siparişimi masama getirdi. Garsonun gömleğinin üzerinde ismi yazıyordu. Garsonun ismi John Cummings. Gri montlu kıza bir şey isteyip, istemediğini sordum. Kırmızı şarap istediğini söyledi. Garson siparişi getirmek için uzaklaştığında gri montunu çıkartıp, sandalyeye astı. Üzerinde krem rengi bir elbise vardı. Kolları dirseklerine kadar açıktı. Kolunun iç kısmındaki dövmesi vardı; üzerinde "Releative Hysteria" yazıyordu. Bistrodaki müzik ninni gibi esmeye başladı üzerimizde. Kızın krem rengi elbisesi ve kolundaki dövmesiyle büyülenmiş bir haldeydim. O anda söylediğim sözlerin bir anlamı olup, olmadığını tartamıyordum. Çalan şarkı her yanımı uyuşturmuştu. Garson geldiğinde "hanımefendi için "Fridge Magic" şarabından açtık." dedi. Şarabı tadıp uygun olduğunu söyledim. Halbuki şaraptan hiç anlamadığımı söylemeliydim ama söyleyemedim.

Gri montlu kız şarabını yudumlarken nereli olduğunu sordum. "Portekiz(Portugal)" dedi. Fernando Pessoa'yı sevip sevmediğini sordum. Bir düzine övgü dolu cümle kurdu. Artık onun frekansındaydım. Algılarımızın kilitlendiği noktada bu frekansının bozulmasının imkan yoktu. Çantamdan Fernando Pessoa kitabını çıkartıp masaya koydum. Beyaz teniyle iç içe geçen kırmızı ojeli elleriyle kitabı eline alıp, bir sayfa çevirdi. Okumaya başladı;

Kimseye ait olmamak... 
Kendime bile!
Bir yokluğun peşinde
ve ona ulaşma isteği içinde!

Onu dikkatlice takip ettim. Sayfalarını çevirdiği kitabı okur gibi yapıyordu sadece. Bu şiir o kitapta yok. Ezbere, hiç hatasız Fernando Pessoa'yı okumuştu. Bistroda çalan müziğin ağır ritmi ile kendim için yeni başlangıçlar ve yeni sonlar diledim. 

"Eagle Tax" etiketli montunu üzerine tekrar giydi. Ayağa kalktı. Elini uzattı ve kapıdan çıkıp gitti. Ben ise Fernando Pessoa ile karşılıklı şarap içmeye devam ettim. "Ey farklı kadın, hiç düşündün mü senin bana, benim sana nasıl da görünmez olduğumuzu?...." 

Garsondan hesabı istedim. Hızlıca ödemeyi gerçekleştirip masadan kalktım. Yemek, müzikler ve içkilere göre oldukça ucuz bir yer olduğunu söyleyebilirim. Duvarında eski bir aile resmi var. Kısmen dömiklasik bir mekan burası. Yemekleri ise mekanın görüntüsüne nazaran daha "Modern" olduğunu söyleyebilirim. İnanılmaz lezzetli. O duvardaki aile resminin altında "What Are They Doing In Heaven Today?" yazıyordu. Garsona dönüp bunun nedenini soracakken aklıma gri montlu kız geldi. Hızla dışarı çıkıp, bisikletime atladım. Sokakları tek tek geçiyorum. Bir yandan da yine, kulağımdaki kırık MP3 Playerdan aynı şarkıları dinlmeye devam ediyorum. "Wizard Motor" reklam tabelalarının arasından bir sürü insan kalabalığı gördüm. Bisikletle tabelaları geçtiğimde. Yeşillikler içindeki parkın içinde gitarlarıyla etrafındaki dinleyenlere güzel hayaller kurdurtan sokak müzisyenleri var. Bisikletimle kalabalığa ve müziğe doğru yaklaştım. Gri montlu kızında orada olduğunu görünce hiç düşünmeden yanına yaklaştım. Hiç ses yapmadan yanında durdum. Gri montlu kızda hiçbir şey demeden yüzüme bakıp, sessizce seyretti. Sonra koluma girip, öylece şarkının ritmiyle hafiften sallanmaya başladı. Sağ tarafımdaki gençten bir çocuk arkadaşına dönüp. "Sayın Barry Burns... Evde tıkılıp, Oblomov olmak üzereyken benimle gelmekle ne iyi yaptınız değil mi?" dedi.

Gri montlu kız kolumdan tutup beni kendine çevirdi. "Zaman doldu artık. Tanışalım. Adın?" dedi. "Stuart Braithwaite" dedim ve ekledim "Bu kırık MP3 Playerda çalan şarkılar kime ait?" 

"MOGWAI"

24 Ocak 2013 Perşembe

The Mars Volta dağıldı!

Grup üyelerinden Cedric Bixler-Zavala bugün yaptığı açıklamayla, artık grubun bir parçası olmadığını duyurdu. Böylece iki kişiden oluşan grup, resmi olmamakla beraber bugün itibariyle dağılmış oldu.

twitter.com/cedricbixler
twitter.com/cedricbixler_




23 Ocak 2013 Çarşamba

Konser: Çarşamba'dan Pazar'a Neler Var?

Halimden Konan Anlar


Bu haftaki konser takviminin baya yoğun ve güzel olduğunu fark edince anlık paylaşımda bulunalım dedik. Bu hafta Bülent Ortaçgil'den, Yüzyüzeyken Konuşuruz'a; Halimden Konan Anlar'dan Ceyl'an Ertem'e geniş bir konser takvimi var. 

Yerli müzisyenleri yalnız bırakmak olmaz. Gidelim, dinleyelim, sevelim, paylaşalım.



23 Ocak - Çarşamba: 

- Melek / KÖK | Peyote
- Asmalı Showcase: Ricochet / Halimden Konan Anlar / ÇGS | Babylon
- Ceyl'an Ertem - Sezen Aksu Tribute | Beyoğlu Hayal Kahvesi
- Ayşe Tütüncü | Alt

24 Ocak - Perşembe

- ÇGS / Feza | Peyote
- The Ringo Jets | Babylon
- Yüzyüzeyken Konuşuruz | Beyoğlu Hayal Kahvesi
- Ceyl'an Ertem | BİOS BAR (İzmir)
-

25 Ocak - Cuma 

- Bülent Ortaçgil | Karşıyaka Opera ve Tiyatro Sahnesi (İzmir)
- Redd | Bronx
- Balina / Chopstick Suicide | Peyote

26 Ocak - Cumartesi

- Bülent Ortaçgil | Matina 216
- Babazula - Murat Yılmazyıldırım | Bronx
- Selen Gülün - Kadınlar Matinesi | Alt
- Replikas - Peyote
- Balina / Chopstick Suicide | Peyote Eskişehir

27 Ocak - Pazar 

~ Oh çok yorulduk. Yatıp, dinlenelim günü... ~


22 Ocak 2013 Salı

Mika tekrar geliyor!

Beyrut doğumlu İngiliz müzisyen MIKA, 2010 yılının ardından 17 Mart Pazar günü tekrar ülkemize geliyor!

17 Mart gecesi Maçka Küçükçiftlik Park'ta tekrar ülkemizi ziyaret edecek olan Mika konserinin indirimli ön satışları bugün itibariyle başladı.

Sahne Önü Ayakta - 150.00 TL
Tam - 80.00 TL
Öğrenci - 50.00 TL





Cartoon Bar Fight: Yönetilemeyen Potansiyel

Kaç gündür kendime "Yahu arkadaş, ben bunları birilerine benzetiyorum ama kime?" sorusunu sormaktan bir hal oldum. Valla ama! Yaklaşık 1 haftadır dinliyorum grubu, 1 haftanın ilk birkaç günü grubu keşfetmeye gitse , kaldı mı 5? 3 gün de kimi benzetiyorum diye geçse, kaldı mı 2?  2 gündür bu grubu başka bir gruba benzeterek dinliyorum. Bu grup kim mi? Eisley. Grupta sağlam bir Eisley etkisi var. Kim bilir, bu zamana kadar hiç Eisley dinlememiş bile olabilirler, ama benziyor işte. Yapacak bir şey yok. Hatta Eisley'in son EP'leri olan Deep Space'deki kafa karışıklığına bizzat sahipler. O kadar benziyorlar işte.

Bazı gruplar vardır ki gerçekten inanılmaz bir müzikal potansiyele sahip olur. Bu potansiyel, bazen grubu güneşli bir güne ulaştırabilirken, bazen de bir uçurumun kenarıa yuvarlayabilir. Güç, yani bu yazıdaki referansıyla potansiyel, insanda akıl tutulması yaratabilir. Bu da sizi bilinmeyen bir uçurumun kenarına kadar getirebilir. Dolayısıyla potansiyele sahip olmaktan çok potansiyeli iyi yönetmek daha doğru bir yaklaşımdır çoğu zaman. "Cartoon Bar Fight" da böyle bir grup işte. Ciddi bir potansiyele sahip olup, ancak bu potansiyeli tam olarak yönetemeyen bir grup. Sadece yönetemiyorlar, daha doğrusu bazı şarkılarda yönetebilirken bazı şarkılarda bir o kadar da başı boşluk içerisine giriyorlar. Potansiyelli ancak kesinlikle kafası karışık bir grup "Cartoon Bar Fight".

Öncelikle çok farklı müzik dallarından etkileniyorlar. Bu da  grubun kafasını yeterince karıştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Grup, aslına bakarsanız köken olarak Indie sularından beslense de, çok fazla etkileşim yaşadığı için bazı noktalarda indie'den uzaklaşmakta. Alternatif rock, yer yer post rock tınıları, yer yer saykodelik partisyonlar ve dahası. Ne ararsanız var! Bu uzaklaşma bazen grup adına iyi bir sonuç verirken, bazen grubu uçurumun kenarına kadar sürüklüyor. İşte benim de tam olarak anlamadığım bu. Bir grupta potansiyel varsa, neden böyle denemelere ya da  zorlamalara girer ki! Yaptığın güzel bir iş var arkadaş, bastır tüm paranı o işe. Niye böyle riskler alıyorsun?Alıyorlar işte.

Şimdi bu denemelerden birisi, grubun debut albümüne adı veren şarkı "Reincarnate" de saklı. Akustik gitar notalarıyla başlayan şarkı, bir aşamadan sonra saykodelik bir hal alıyor. Ama öylesine güzel bir saykodelik bir hal ki bu, resmen grup 60'lara saygı duruşunda bulunuyor. Yanlış duymadıysam, şarkı güzel bir hammond melodisi ile sizi uğurlamakta. Sonrasında grubun A1 şarkısı olan "Dear Victoria" yine grubun tüm yeteneğini indie üzerinden ortaya çıkardığı, oldukça ve oldukça güzel melodileri barındıran bir şarkı. Hatta bu ayın mixtape'inde bu şarkı şimdiden kendine yer edindi. Aynı zamanda, adını şimdi zikretmediğim 2-3 tane bu şekilde farklı formlardan beselenen şarkılar  mevcut. Şimdi sen böyle bir müzik yapabilirken, bir anda yine aynı yöntemi izleyerek durumu aleyhine çevirebiliyorsun ve bunun için cidden uğraşıyorsun. Çaba sarf ediyorsun. Edep yahu!

Potansiyelli bir grup, nasıl da düzenlemelerle ve gereksiz arayışlarla bu hale gelirin örneğidir "Cartoon Bar Fight". Ama her ne olursa olsun, yapmış oldukları güzel şarkılarla da dinlenmeyi sonuna kadar haketmekteler. Her ne kadar gereksiz arayışların grubu olsa da "Cartoon Bar Fight", kesinlikle ve kesinlikle zaman ayrılması gereken, şarkılarına kulak verilmesi gereken bir grup.

Esenlikle kalınız.