Korhan Futacı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Korhan Futacı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ocak 2014 Pazar

YENİ VİDEO | Taranta Babu - March of the Freedom


Merhaba sevgili Bir Baba Indie okurları. Bilen bir kaç milyar insan var ama tekrarlamakta fayda var. Sevimsiz Ankara'nın, sevimsiz bir köşesinde askerliğimi yapıyorum. Evet! Kafası üç numara, komün halinde Kızılay'a doluşan bir grup asker arasında ben de varım. Gururlu muyum? Tabi ki hayır!

...ve evet tam sandığınız gibi Dikimevi'nde askerlerle dolu bir internet kafede blog yazıyorum. Bak işte şimdi gururlandım! (Saool!)

- Dikkaytttt! Taranta Babu Solda!

Aylar sonra, türlü sevimsizliğin içerisinde bir şeyler keşfetmişim. Paylaşmayacak mıyım? Bunu yapamazdım. Huzurlarınızda örgütümüzün yeni projesi. Taranta Babu

Örgütün yeni projesi baya kalabalık ve buram buram güzel melodilerle döşenmiş durumda. Üstelik ismi Nazım'dan geliyor. Öylesine güzel, öylesine içli!






Kadrosu şu şekilde: 

Korhan Futacı/ Alto saksafon
Burak Irmak/ Piyano

Gökhan Şahinkaya / Bas gitar

Erdem Göymen / Davullar ve ziller

Özün Usta / Davullar ve ziller

Barlas Tan Özemek / Gitar

Meriç Demirkol / Soprano saksafon

Serkan Çiftçi / Trompet

Ersin Özer / Trombon
Can Ömer Uygan / Trompet
Barış Ertürk / Bariton saksafon






Devamı da gelecektir diye umuyorum. Dar vaktimde arkama yaslanıp dinlemeye koyuldum. Detayları düşer elbet Bir Baba Indie sayfalarına ama kadroya bakınca en çok sevindiğim şey, tekrardan Burak Irmak ismini görmek oldu. 123 sonrasında bir daha görememe endişesi vardı. Şimdi içim rahat. Kaybolmayasın sevgili Burak Irmak!

Şimdilik arkanıza yaslanın!

Uygun adım!
İleri marş!

Söylediklerimi yüksek sesle tekrar et!

March of the Freedom



21 Aralık 2012 Cuma

KFKO: Kusursuz Bir U Dönüşü (Konser ötesi...)

Vincent Van Gogh - Sien "Sorrow"

Bu bir konser yazısı olabilir mi bilmiyorum. Yazının sonunda belki buna karar verebilirim. Dün 02:00'de eve girdiğimde Pavurya'yı söyleyerek uykuya daldım. Sabah 06:45'de yine Pavurya söyleyerek uyandım. Hala yazıyı yazarken Pavurya dinliyorum; zira Pavurya albümü çıktığından bu yana Aç Aslan, Ayin, Niye?, Duvar ve önceki albümden Abrakadabra, Geleneksel Mahşer Günü, Sien, Zor İşler, Ağlayamam Ben; son olarak DANdadaDAN'dan Kara Araba, Cenaze, Aydınlıklar'da kafamdaki playlistte repeat mod halinde çalmaya devam ediyorlar. 

Ediz Hafızoğlu: "Oğlum bizim şarkılar çok güzel lan" (Ayin'i çaldıktan sonra...)

Ediz Hafızoğlu'nun bu mütevazi yorumuna daha sonra geleceğim. Ondan önce şunu belirtelim; dün konsere hava muhalefeti nedeniyle gelemeyen çok kişi oldu. Buna rağmen o kar, soğuk ve insanın yüzünü kavuran rüzgara rağmen Ghetto'ya varabilen şanslı insanlardandım. Oraya ulaşmanın getirdiği başarmışlık ve kapıdaki konser afişiyle buluşma hissi tarifsizdi.

Kara Orkestra'nın bir kişi eksik başlayacağını içeri girdiğimizde anladık. Sahnede Özün Usta'ya ait perküsyonlar yoktu. Onun yokluğunda şarkılar nasıl olacak diye kafamda Özün Usta'yı mikser üzerinde Mute tuşuna basarak susturdum. Bir türlü kafamda "olabilir aslında" diyemedim. Ta ki konserdeki o kusursuz performansta Özün Usta yok ama buna rağmen çok güzel diyebilene kadar.

Konser Pavurya ile başladı. En son One Love'da izlemiştim. Oradaki bir takım zihinsel problemlerden dolayı konserin tadını çıkartamamıştık. Bu zihinsel problemlere ek olarak ses düzeninin kalitesizliği o gerçek performanstan KFKO'yu uzaklaştırmıştı. Pavurya ile konsere başlarken ses düzeni ve ortadan kaldırılan bu zihinsel problemler ile seyirciye buluşmaya hazır hale getirilmiş o kutsal buluşma anını yaşamaya başladık. Konserde herkesin zaman zaman kendinden geçtiğine, sarhoşluğu dibine kadar yaşadığına tanık olduk. 

Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı'nda şöyle bir cümle kuruyor;

"Bir insan sadece sarhoşken iyi yazabiliyorsa, sarhoş dolaşsın. "Karaciğerime kötü geliyor" derse, "Karaciğeriniz neymiş ki?" derim. "Ömrü sizinkiyle sınırlı, ölü bir şey; oysa yazabileceğiniz şiirler yaşayacak, herhangi bir şeyle sınırlı olmaksızın."

Dün Ediz Hafızoğlu ve Görkem Karabudak sahnede rakı içerken çok keyifliydiler. Ediz Hafızoğlu'nun rakıya düşkünlüğünü biliyoruz. Şimdi bu keyfiyetini düşününce aklıma Fernando Pessoa'nın cümleleri geldi. Evet bu sağlık durumunu tehdit edecek boyutu ve bu adamlara ya da başka her hangi bir insana zarar verecek boyuta bir gün getirecek olması beni korkutsa bile Fernando Pessoa'ya bu düşüncelerden dolayı hak vermekten kendimi alıkoyamıyorum. Ediz Hafızoğlu ile ilgili daha önce düşüncelerimi çoğu kez paylaşmışımdır. Dün Ayin başta olmak üzere diğer şarkılardaki performansı ile resmen hepimize eve dönüş yolunda "Yok böyle bir adam. Ne diyeceğimi bilmiyorum. Daha ne kadar iyi çalabilir." gibi bir sürü cümle kurdurttu. Bu dünya da öylesine varolmadığımızı ispatlayan şeyler bunlar. Fernando Pessoa, Vincent Van Gogh, John Fante, Johann Sebastian Bach, Edward Hopper, King Crimson, Franz Kafka, KFKO...!

Aç Aslan gecede en çok beklenen şarkılardan biriydi. Muhtemelen konserden önce herkes "Aklım Burada Kalıyor" sözlerine eşlik etmek için kendini hazırlamıştır. Biz kapanış şarkısı olarak çalınabileceğini düşünmüştük ama öyle olmadı. Şarkıyı normal halinden farklı çaldılar. Bu biraz sürpriz oldu. İnsanlar genellikle alıştıklarının dışında bir şeyle karşılaştığında orta noktada karar veremezler. Hep kesinlik ve iki düşünce arasında tam zıtlık vardır. Bir taraf süper, mükemmel derken diğer taraf kötü, berbat diyerek kestirip atar. Aç Aslan'ın bu hali belki riskti ama bu risk inanın oradaki hiç kimsenin umurunda değildi. Olsaydı bile herkesin ortak reaksiyonu şu olurdu. "Aç Aslan olağanüstü olmuş!" 

Konserde neredeyse her şarkıda bol bol doğaçlama yaptılar. Doğaçlama yapabilmek sadece müzikal kabiliyetlerle olabilecek bir iş değildir. Özellikle böyle duygularla, başka boyutlarda müzik yapıyorsanız hislerinizi ve ruh halinizi o söz konusu müzikle bir araya getirerek, senkronize bir şekilde, ruhani bir zirvede buluşturmanız ve insanlar üzerinde sarhoş bulutlar gibi dolaştırmanız gerekir. Örneğin Barlas Tan Özemek şarkıdan kopsa ve durumu toparlamak için xyz gamından bir solo atsa, efekt pedallarıyla noise yaratarak doğaçlamaya yapsa bile kurtaramazdı. O anlarda tüm grup üyeleri yapması gereken tek şeyi yapıp, sadece o buluta erişmeyi amaçladılar; ve bunu her defasında kusursuz bir şekilde başardılar. Bunun en güzel örneğini Sien'i çalarken gösterdiler. Sien normalden herhalde 3-4 dakika daha uzun sürdü. Korhan Futacı elinde mikrofonu ile içindeki Vincent Van Gogh'a seslendi "Anlat bize sen anlat" dedi. Vincent Van Gogh'un ruhu bu çağrıya kayıtsız kalmadı ve Korhan Futacı'nın bedenine girdi. Bize "Sien" ile ilgili sürü şey anlatı. Tek kelimeyle şarkının zaten kendine has ahengi ile kendimizden geçmişken "absent göllerinde uçan balıklarla yüzen" insan kafasına eriştik. Zira diğer şarkılarda aynı etkiyi Barlas Tan Özemek (Abrakadabra), Gökhan Şahinkaya (Aç Aslan), Görkem Karabudak (Duvar) ve tabi Ediz Hafızoğlu'da (Ayin ve Merdiven) fazlasıyla hissettirdi.

Konser gerçekten benim adıma tarifsizdi. Daha önce Bir Baba Indie'de neden KFKO için özel bir yazı yazamıyoruz diye konuştuk. Albüm çıktı, konserlere gittik. Ne yazabiliriz diye aramızda fikir alış verişi yaptık. Adamlar çok iyi demekten başka bir şey gelmedi aklımıza. Çok iyi diye blog yazısı mı olur? Olmaz diyerek hep erteledik. Bu gün hazır iki cümleyi bir araya getirebilmişken bir kaç şey yazabildim; nihayet! Yine de yazı uzun diyenler olur diye özet geçeyim.

"Adamlar çok iyiden bile iyi!"

Ortadan kırık zamanda, kurumayan darağacında bana son isteğimi sorarlarsa bir kere daha KFKO dinlemeyi ya da grupla sahnede bir köşede, herhangi bir enstrüman çalarak bir nota ile eşlik etmeyi isterdim. 

Ediz Hafızoğlu'nun başta yazdığım sözleriyle fazla mütevazı olduğunu belirtip, konser ile ilgili tek eleştirimi bu şekilde yaparak yazıyı sonlandıralım. 

Öbür Dünyanın Krallarına...! 

İtiraf değerinde Not: Kapıdaki konser afişini ben çaldım. Affınıza sığınıyorum.

(...)

15 Aralık 2012 Cumartesi

Yeni Klip: Korhan Futacı ve Kara Orkestra - AÇ ASLAN





Korhan Futacı ve Kara Orkestra'dan yeni bir klip geldi. İlk kliplerini Ben Sana Vurgunum'a çeken grup, ikinci klibini Aç Aslan'a çekti. 

Albümün ikinci parçası olan Aç Aslan, bana göre albümdeki en dikkat çekici parçalardan biridir. Birinci klip Ben Sana Vurgunum biraz stratejik bir seçimdi bana göre. Birinci klibin Pavurya olması gerektiğini düşünüyordum. Zira birinci klip ne olursa olsun, Aç Aslan normal şartlarda da ikinci klip olurdu. 

Korhan Futacı ve Kara Orkestra benim için Türkiye'nin en iyi grubudur. Hatta uzun zaman diliminde tek başına zirvede tutacağım tek gruptur. Bunun değişeceğini sanmıyorum. Bu klipte eleştirilecek şeyler var elbette. Bu klipte neden sadece Korhan Futacı var? Diğerleri nerede? Ediz Hafızoğlu? Barlas Tan Özemek? Özün Usta? Gökhan Şahinkaya? Görkem Karabudak? Bunu bilmiyorum. Sadece bir kaç tahmin yürütebilirim. Bağlı oldukları yapımcılar böyle istemiş olabilir. Klip sektöründe bir çok kriter göz önünde tutulur. Mesela bas gitaristler kliplerde çok fazla yer almazlar. 3 dakikalık bir şarkıda 30 saniye görürseniz sevinmelisiniz. Mesela Aç Aslan'da Gökhan Şahinkaya'nın performansı bence şarkıdaki en etkili performastır. Hatta genel albümde de Gökhan Şahinkaya'nın gizli kahraman olduğunu düşünüyorum.

Neyse uzatmayalım konuyu. Bu klipte sadece Korhan Futacı'nın olması sektör kriterleri gereği olabilir; zira şunu da unutmamak lazım. Gruptaki herkes birden fazla projeyle, birden fazla isimle çalışmalarına devam ediyor. Ediz Hafızoğlu'nu aynı gün içerisinde iki farklı grupla konsere çıktığına yakın zaman içerisinde tanık oldum. Hepsi çok yoğunlar. O uygun zaman olmadığı için klip böyle olmuş olabilir. Grubun bu olaylara genel bakış açısında da zaten inceden bir eleştirileri ve talepleri olduğunu da biliyoruz. Öyleyse ne yapacağız? Gökhan Şahinkaya'nın o müthiş performansı için konserlere bol bol gideceğiz.

Hazır konu açılmışken bir konser haberi ekleyelim. 20 Aralık - Perşembe günü Korhan Futacı ve Kara Orkestra Ghetto'da olacak. 

Konsere giden yol. 




22 Ağustos 2012 Çarşamba

Bir Örgütü İfşa Ediyoruz!

Fotoğraf http://www.tramvayduragi.com 'dan alınmıştır.

Korhan Futacı, Feryin Kaya, Özün Usta, Berke Can Özcan, Görkem Karabudak, Ediz Hafızoğlu, Gökhan Şahinkaya, Barlas Tan Özemek, Burak Irmak, Tamburada, DANdadaDAN, Kujo, Korhan Futacı ve Kara Orkestra, Konstrukt, 123, Yasemin Mori, Naapjazz, Histeri Çalışmaları, Kolektif İstanbul, Kırkaltı, Çilekeş, Bubituzak, Korhan Argüden-Özün Usta-Umut Çağlar Trio, Dinar Bandosu ... 

Yukarıda saydığım isimler ve bu isimlerin birinin ya da bir kaçının içinde olduğu gruplar bildiğiniz bir örgütü oluşturuyor. Bilinmeyen (en azından benim bilmediğim) biri tarafından dünyanın en verimli toprağına ekilen bir bir ağaç gibi... Bu ağaçta yetişen birbirine benzeyen ama her birinin tadı birbirinden farklı olan yaz-kış meyve veren bir ağaç. 

Bu adamların bir araya gelmesi nasıl oldu hiç bilmiyorum. Eğer bir gün birine rastlarsam mutlaka sorup öğreneceğim. İçlerinde olduğu projeleri güzelleştiren, anlamlar katan ve yıllarca unutulması zor işler yapıyorlar. Kendileri ve birlikte çalıştıkları kim olursa olsun bir araya geldiklerinde birbirlerini o kadar iyi tamamlıyorlar ve besliyorlar ki, ortaya çıkan şey hep dinlediğinizin en iyisi oluyor. 

Mesela; Feryin Kaya. İlk Dinar Bandosu'nda duydum; sonra DANdadaDAN'da; sonra 123. Kendi müzik hayatıma bakınca ne kadar gereksiz şeylere kaygı duyduğuma inandım. Birden fazla grupla çalışınca kendi müzisyenliğim/duygularım körelir mi diye düşündüğüm çok oldu. Düşüncemde haklı olabilirdim belki; ama burada ayırt edilmesi gereken şey bu adamların mental açıdan kendilerini çok üst düzeye getirmeleri. Bu adamlar  hangi ortamda, hangi projede, hatta evrendeki başka bir gezegende, başka türlü canlılarla bir araya gelip müzik yapmaları gerekse bile, birbirlerini besleyip, yine harikalar yaratabilirler.

Sadece müzikal anlamda bir arada olmadıkları basit bir araştırmayla ortaya çıkabiliyor. Korhan Futacı Yasemin Mori'nin son albümünün hazırlanmasına etkin rol aldığını biliyoruz. Aynı şekilde Kırkaltı'nın Güz Bulutları klibinde eli var. Aynı şekilde Kırkaltı'da Görkem Karabudak'ın vokal olarak katkı sağladığı, geçen sene Ediz Hafızoğlu'nun editörlüğünü yaptığı Drum'n Bass dergisi ekinde albümün hediye olarak dağıtıldığını  ekleyelim. Peki Kırkaltı'nın gitaristi kim? Barlas Tan Özemek!  

KFKO'yu oluşturan adamlara bir bakalım. Korhan Futacı'nın hemen yanına, en baştan beri bir kaç projede yer aldığı Özün Usta'yı ekleyin. Sonra Çilekeş'ten (Histeri Çalışmaları) bildiğimiz Görkem Karabudak'ı klavye ve Gökhan Şahinkaya'yı bas gitara koyun. Kırkaltı'dan Barlas Tan Özemek'i gitarlara, Kolektif İstanbul'dan Ediz Hafızoğlu'nu Davul'a koyun. Alın size orkestra... 

DANdadaDAN dağıldığında hepimiz hayal kırıklığı yaşamıştık. Hala da etkileri vardır; ama sonra durup düşününce hayal kırıklıklarım hafifledi. Gruptan Korhan Futacı'yı çıkartınca geriye Feryin Kaya, Burak Irmak ve Berke Can Özcan kalıyor. Onların üzerine Dilara Sakpınar'ı koyunca ise ortaya 123 çıkıyor.

Şöyle yapalım bir de... DANdadaDAN'ın elemanlarını alalım. Üzerine Tansu Kamer ve Özlem Şimşek'i ekleyelim. Bakın şimdi de Tamburada oldu. 

Uzun zamandır bu yazıyı yazmak için kafamda düşüncelerimi toplamaya çalışıyordum. Bugün, bu sefer yazacağım diyerek bilgisayarın başına oturdum. Kafam çok karıştı. Kim nerede, kiminle çalmış, ne yapmış, ne çalmış soruları içinde kayboldum. 

Diyeceğim şudur ki; yukarıdaki adamların ismini bir projede görürseniz mutlaka açın dinleyin. Türkiye'de gerçekten iyi ve kaliteli müzik yapılıyor. Bazen sadece görüleni görüp aşağılamak, yerin dibine sokmak kolay olabiliyor. Görmek, görebilmekte ayrı bir çaba ve emek gerektirir. Ressam olabilmenin en önemli faktörü sadece güzel çizebilmek değildir. Çizmeden önce tüm detayları en iyi şekilde görebilmektir. Biz dinleyen kesimin de bir ressam edasıyla görme yeteneğimizi geliştirmemizde fayda var.

Benim orkestram:

Korhan Futacı - Saksafon
Ali Güçlü Şimşek - Elektrik Gitar
Feryin Kaya - Bas Gitar
Burak Irmak - Klavye
Ediz Hafızoğlu - Davul

Bir örgütü ifşa ettik.

Şimdi onlar düşünsün!

Artık onlar nereye biz oraya.

Haydi Bre!

26 Temmuz 2012 Perşembe

Derbeder Olduk

Bizim bildiğimiz "Seyyah"...

"Seyyah oldum ben bu alemde. Senin aşkından derbeder oldum"

Pop müzik camiası kendi içindekilerden çok sıkılmaya başladı sanırım. Yakında bizler "Ne olursun Serdar Ortaç'a yatırım yapın" diye söylenmeye başlayabiliriz. 

İş yerinde Kral TV her gün bilfiil açık. Yemek yerken sürekli izliyoruz. Şarkılarının çoğu Sezen Aksu'dan geliyor. Ya eskilerden cover bir parça ya da söz-müzik Sezen!. Bu kültürün acayip bir huyu var. Sezen Aksu "ay ay ay balonlar ne kırmızı" diye şarkı yapıp, başka bir şarkıcıya verse zirveye oynuyor. Bizim Sezen bildiğin sektöründe öncü, bestecilikte lider. 

Bir de son dönemlerde teknolojiyle gelişiminin paralel olduğunu düşündüğüm DJ furyası var. Yine aynı isimler, yine aynı şarkılar ve bilmem kaçıncı versiyonları. Bazen alttaki ritme konsantre olup, eğlencesine bir sürü şarkıyı potpori şeklinde söyleyip, ne kadar şaşırdığınıza şahit olun. Hepsi de birbiriyle uyumlu. Ne güzel!

"Diyar diyar gezdim senin uğruna. Şişeler devirdim aşkın yoluna"

Kral TV ve benzeri kültürler yeni açılımlar yapmaya başladı. Bunun ardı arkası kesilmez bir süre. Enteresan şeyler oluyor. Sinsi bir şekilde içe doğru ilerliyorlar. Keşfettikçe elleri uzanıyor. Uzandıkça da bizim mahrem kabul ettiğimiz alanlara giriyorlar. Mahremiyet sürekliliği olmayan bir durum. Hiçbir mahremiyet sürdürülebilir değildir. Bu kapalılığın iki sonucu vardır. Ya bozulup, düzene ayak uydurursun; ya da yok olursun. 

Hayko Cepkin'in ilk zamanlarını hatırlarsınız. Ne kadar sevmiştik. İlgiyle dinlemiştik. Hatta kendi içimizde ne kadar iyi bir aranjman ustası olduğunu, ne güzel klavye çaldığını konuşmuştuk. Hayko Cepkin bir gün "Tanışma Bitti" dedi; Kaos'u ilk defa Kral TV ekranlarında söyledi. Türk Kral TV izleyicisi o gün "Scream/Brutal Vokal" ile tanıştı. O günlerden sonra Hayko Cepkin'in esas kitlesi dağıldı. Hala içten içe sadık olanlar da var ama azınlık olarak. Bu bir tercih meselesi. Hayko Cepkin böyle istediği için oldu. Aksi takdirde  olmayacaktı. 

Sonra bu furyanın bir benzerini Mor ve Ötesi'nde yaşadık. Onlar bu durumun farkına vardıktan sonra geri dönmeye çalıştılar ama çok başarılı olamadılar. Bu konuda o yola girip bildiğinden şaşmayan tek isim sanırım Athena ve Duman'dır. Nasıl başladılarsa öyle gittiler. Kral TV olsa da olmasa da aynı tarzlarından ödün vermediler. 

"Islandım durdum aşk yağmurunda. Seni düşünüp durdum yalnız başıma"

Bir de içinde Replikas gibi kendi sınırları içinde büyüyen, radikal değişiklikler yapmayan isimler var. Mesela yine yukarıdaki isimlerin yolundan gidip "biz ne yapıyoruz" diyen Çilekeş (Histeri Çalışmaları) gibi gruplarda var. Lakin bu gruba daha çok Peyote gruplarını sokabilirsiniz. Peyote gerçekten bu ülkede hala müzik yapılabilirliğine inandıran bir kültürdür. 

Bazı hayal kırıklıkları yaşadım son dönemlerde. En başta bahsettiğim mahremiyetten kastım Peyote Kültürü içinde olan gruplardır. Kesinlikle Peyote'yi tabu haline getirmeye çalışmıyorum. Bu alternatif müzik yapan gruplar diye basit bir şekilde sınıflandırmaya gönlüm elvermediği için kullandığım bir ifade. Keşke Peyote gibi bir çok yer olsa da onlardan da bahsetsek. Konuya dönersek bu hayal kırıklıklarımdan biri (eleştiri değil) Korhan Futacı ve Kara Orkestra oldu. Yine iş yerinde öğlen yemeği yediğim günlerden bir gün Kral TV'de görünce dondum kaldım. Korktuğum başıma gelmişti. Ardından ise adını dahi hatırlamadığım, göğüsleri, dudakları silikonlu garip bir kadının şarkısı çıkınca hislerim hızla yere çakıldı. Anlatmak istediğim aslında tam olarak budur. KFKO'dan sonra ben Sezen Aksu, Serdar Ortaç ya da benzeri müzik adına bir şey katmayan insanları dinlemek istemiyorum. Peki buna sebebiyet veren kim? Nükhet Duru'dan dinlediğimiz Ben Sana Vurgunum'u coverlayan KFKO! 

İlk akustikhane'de dinlediğimizde garipseyip, kızmıştım. Yine de tercih onlarındı. DANdadaDAN, Tamburada gibi bayılarak dinlediğimiz oluşumdan böyle bir hareket görmek düşüncelerimi hayli zorlamıştı. Bir bildikleri vardır elbet diyerek kendimi sakinleştirdim. Bu cover'ın nereden geldiğini Dream TV'de Korhan Futacı daha sonra açıklıyor. Önce videoyu izleyelim. 03:55'de Ben Sana Vurgunum'un hikayesi var.




03:55'den sonraki kısımdan sonra anladığım şey ise büyük baskı gördükleri. Tabi ki boğazlarına bıçak dayamamışlar ama nasıl olduğunu bilmediğim şekilde ikna olmuşlar. Korhan Futacı gibi adamları bize sevdiren müzikleridir elbette ama alttan alta hayranlık besleten şey bu adamların mantalite ve sanata bakış açılarının çok üst düzeyde olmasıdır. Mesela bu cover için direnemeyen adamlar ile Sien gibi, olağan üstü sanatsal içerik barındıran bir şarkıyı yapan aynı adamlar.

KFKO albümü Ediz Hafızoğlu'nun şirketi Lin Records'dan çıkartmak üzereyken ne oldu da Dokuz Sekiz Müzikten çıkarttı tam orasını anlayamadım. Dokuz Sekiz Müzik son dönemlerde ismini çok duyduğum bir şirket. Videoda da izlediğiniz üzere bu cover konusunda ısrarcı olan isimlerden biri de şirketin sahibi Ahmet Çelenk. Aynı kişi Papyon, Aydilge, Emre Altuğ gibi isimlerle çalışmış. Son olarak ise Yasemin Mori. Bu çok tehlikeli bir nokta aslında. Şirketin hedefi para kazanmak için yeni, ilgi çekecek arayışlar içinde mi yoksa KFKO ve Yasemin Mori'yi kadrosuna katarak tarzını mı değiştiriyor? Yasemin Mori'nin Dünya klibinin de Kral TV'de döndüğünü hatırlatırsak bunun altında sanatçıların isteği dışında gelişen bazı şeyler olduğunu düşünüyorum. KFKO ve Yasemin Mori gerçekten kendilerini Kral TV'de görmek istiyorlar mı diye çok merak ediyorum. 

"Hiç sensiz olmuyor, sensiz yaşanmıyor, seni bana getirmiyor bu aşk yağmuru"

Geçen cumartesi akşamı eve dönerken radyoyu tararken bir keman sesi duydum. Sonra hızlıca geri tarayarak o kemanlı, nefis müziği buldum. Sonra durdum. Kendi kendime "ben bunu biliyorum yahu!" dedim. Özcan Deniz'in sesini duyunca "Nasıl ya? Gerçek mi bu?" diyerek dinlemeye devam ettim. Sahi Replikas, ne oldu da Seyyah'ı Özcan Deniz'e verdin? 

Bu tür konular genellikle grupların kendi kabuklarında yaşanan hadiseler. Binlerce sebebi olduğu gibi, keyfi bir sebebi de olabilir. Belki tamamen insanın kendi iç dünyasındaki zafiyetidir. Bilmek istiyorum. Gerçekten öğrenmek istiyorum. Bu ülkede müzik yapma gayretinde olan insanlardan biri olarak sürekli kendi kendimizi gaza getiriyoruz. "Abi kim dinler bu müziği" diye hayıflanan grup arkadaşlarıma "Abi bak Replikas'a, bak KFKO'ya" derken hayal kırıklığına uğratmasaydınız ne güzel olurdu; ya da sizi bu yola iten insanlar, düşünceler olmasaydı... 

Neyse hayat işte... 

"D E R B E D E R OLDUM"



***
Replikas'ın konu hakkındaki yorumları:




10 Nisan 2012 Salı

Sanatta Tasarlama Kabiliyetini Zorlamak

Jan Vermeer - The Art of Painting
http://66.84.15.77/baroque/vermeer9a.html

Hala düşüncelerimi toparlayamamış olabilirim. Konudan konuya atlamamaya özen göstererek, uzun süredir üzerinde düşündüğüm, zaman zaman farklı kişilerle tatlı-sert tartışmalara girdiğim bir konuya değinmek istiyorum. 

Müzik ya da tüm sanat kolları içten başlar ve dışarıya doğru hareket ederek insanlarla buluşur. Bu buluşmalar birbiriyle çarpışarak bazı sonuçlar doğurur. Bu sonuçlar çoğunlukla, sadece sanatçıda yararlı ya da zararlı etkiler bırakabilir. Dış gözlemci ise bu buluşmaya, sadece hayranlık ve beğeni ile renk katar ya da negatif bir etkiyle, küfürler ederek buluşma yerini anında terk edebilir. 

Sanatın kollarını ayırt etmeksizin olaya "Tasarlama" olarak bakmaya çalışıyorum. Sanatçılar tasarlama kabiliyetlerini üst sınırlara zorladıkça yaşadıkları alanların çok dışına çıkarak, farklılıklar yaratabilirler. Rutin, kendini tekrar eden tasarımlar ya da kopya tasarımlar sanatçıyı bir sonuca götürmez. Kopya tasarımların genişletmek gerekirse, tarihler boyunca x konulu birşeyi tasarlayanlar, diğer insanlar tarafından keşfedildiklerinde ilahlaştırılmıştır. Bu ilahlar günümüzde dahi erişilemeyecek noktalarda görülmekteler ve onların tasarlama kabiliyetlerine yaklaşma konusunda neredeyse herkes ürkek davranmaktadır. Bu ilahlaştırılan insanların becerileri ve yetenekleri kusursuz kabul edilerek, söz konusu sanat için metot kabul edilmiştir. Bu yüzden eğitimden başlayarak devam eden dönemlerde hep bu ilah olarak benimsenmiş insanların çizdiği ve benimsediği yolda gidilerek kişiler sanatlarını geliştirmeye çalışır. Eğer bu sürecin içerisinde kişilerin kendi tasarımları ve yaratıcılıkları yoksa dünyanın en büyük kusurlu hareketi; fakat en kusursuz illüzyonudur.  

Elbette bu ilahlar muhteşem insanlar. Bunun aksini inkar etmek çok büyük ayıp ve ahlaksızlık olur. Biz bulunduğumuz zaman içerisinde hala JS Bach'ı, Vincent van Gogh gibi isimleri konuşabiliyorsak bu onların ilah ötesi varlıklar olduğunun kanıtıdır. Burada asıl sorun şudur; biz bu insanları ilahlaştırırken kendi tasarlama sınırlarımızı ne kadar zorlayarak kendimizi onlara yaklaştırabiliyoruz; ya da bundan yüz yıl sonra onlar kadar anılmak için çaba sarfediyoruz. 

Bu meselenin yetenek boyutu kuşkusuz var. Yetenekli olmak tek başına yeterli bir kavram değildir. Yetenekli olmak kadar doğru düşüncelere sahip olmak ve o düşünceleri ölene dek olgunlaştırmak gerekir. Bu olgunlaşma evrelerinin tıkandığı yerler konusunda kaygılanmak ve bu kaygıların üzerine giderek, aşmak gerekir. Bu tıkanmalar her çözüldüğünde kendi içinde sanatçı kimliği bir sınıf daha atlayacaktır. Fakat burada hassas bir konu var bu konudaki tıkanmaları bir rakibe karşı elde edilen başarı ya da başarısızlık olarak algılamamak gerekir. Etrafımızdaki hiç kimse bu konuda rakip statüsünde değildir. Olmamalıdır. Geldiğimiz nokta her ne olursa olsun kişisel çabamız ve tasarım kabiliyetimizi zorlamamamız olacağı için olayı kendi içimizde içsel bir zafer olarak değerlendirmek gerekir.

En kısa anlamda anlatmak istediğim sanatın en verimli ve en güzel evrilme şekli kişinin kendi iç dünyasında yarattığı şeyler ile olmaktadır. Bu iç dünyayı keşfetmek, yaşanabilir bir hale getirmek yine sanatçının kendi elindedir. Bunların ardından yaşanacak hiç bir his mucize değildir. Hakedilmiş, gerçek hislerdir. Bu konuda şans faktörleri sıfırlayarak, kişilere sonsuz bir mutluluk yaşatmaktadır.

Peki; bu iç dünyaya yararlı olmayan ya da yanlış düşünceler müdahil olursa ne olur?

Sanatta Eğitim:

Açıkçası eğitim kısmının külliyen yanlış uygulandığını (resmi/özel kurumlar) düşünüyorum. En basitinden "konservatuarlara giriş için torpil gerek" klişesinin hala çürütülemediği bir ortamda sanattan ve eğitimden bahsetmek çok gereksiz olacaktır. Zira; bu konunun atlanmaması ve herkes tarafından eleştirilmesi gerektiğine inanıyorum. 

Konuya geçmeden önce XXI. Mimarlık Tasarım ve Mekan Dergisi, Mart 2012 sayısında Çok Çizen mi Bilir, Çok Okuyan mı? başlıklı yazıyı okumanızı tavsiye ederim. 


Dergide üzerinde konuşulan konu Mimarlık. Bu doğru; fakat Kenan Güvenç'in bahsettiği şey orada varolan eğitim düzenine karşı bir eleştiri getiriyor. Röportajın tamamında olayın mimarlık olarak algılanmasından ziyade bizden mimarlık kelimesinin yerine kendi değerimizi koyarak, algılamamızı istiyor. Bu şekilde okuduğumuzda bütün meselenin özüne inme fırsatı yakalıyoruz. 

Tasarım bir fiildir, ürün ya da üretim değil. Tasarım; zihnin duyumsal ağının dış dünyaya irkilmesiyle beliren bir kırılma, farkına varma ama en önemlisi bir karşılaşma anıdır. Yani tasarım, bir kişi olmanın, biri ve kendi olmanın eşsiz olanağıdır ve sosyal olana, mimarlığa değil hayatın kendisine ait bir şeydir. Bu nedenle tasarım öğretilemez, aynı bir bebeğe ağlamanın öğretilememesi gibi.                                                                                                   
- Kenan Güvenç, XXI Mimarlık Tasarım ve Mekan Dergisi / Mart 2012 - Archiprix 2011 Muhalefet Şerhi, Sayfa 37 - 
Eğitim kurumları kişilerin bu iç dünyasında yarattıkları dünyaya doğrudan müdahale ediyorlar. Yüzyıllar boyunca uygulanan tekniklerin, söz konusu sanat üzerine yorumlayarak, kişilere empoze edilmesini sağlıyorlar. Kişiler daha sonra ölen iç dünyasının ardından ağlamaya bile fırsat bulamadan, başkalarının kendisine öğrettiği teknikler ile sınırla kalmak kaydıyla, yaratıcı olmayan tasarımlara imza atıyorlar. Daha doğrusu, daha önce başkaları tarafından icat edilen, kişilerin kendisine ait olmayan tasarımlar. Kopya tasarımlar.  

Kişi kendinden uzaklaştıkça bu konuda yapay bir topluluğa yaklaşıyor. O topluluğun kuralları çerçevesinde sanatçı kimliğini gösteriyor. Halbuki gösterdiği kimlik kendi kimliği değil, bulunduğu topluluğa ait bir kimlik. O kimliğe dair hiçbir şeyi kendi seçmedi. Ne rengini, ne şeklini. 

Kişileri sanatçı olma yolunda giderken öğrendikleri tüm teknikleri kusursuz uygulayabilirler. Ağır disiplin altında uygulamada başarısız olmaları beklenemez. Zira bu eğitim anlayışının getirdiği ve eleştirimin odak noktası olan kısım burada başlıyor. Kişiler sanatlarının tüm teknikleri üst düzeyde sunmalarına rağmen kendilerine ait hiçbir şey sunamıyorlar. Sundukları şeylerde, kafalarına takılan bir kırılmayı uygulama cesaretleri ise neredeyse sıfıra yakın oluyor. Çünkü; onlara empoze edilen eğitim onların yaratıcılığını çoktan öldürmüş oluyor. 

Konuya müzik üzerinden devam ederek, daha lokal bir bölgede devam edeceğim. Beni Türkiye'de en çok düşündüren ve genel hatlarıyla umutsuzluğa sürükleyen konu, kişilerin müziğe sanatın ötesinde başka insanlara karşı kendini ispatlama, görünür ve hissedilir olma düşünceleridir.. Sürekli yeni olduğunu sandığımız şeyler üretiliyor. Üretilen her müzik bir öncekinin aynısı; ve meselenin odağında müzik durmuyor. Başka şeyler var. Müzik sadece aracı bir güç olarak kalıyor. Tıpkı Ay'ı gözlemlemek için teleskop kullanmamız gibi. Bizim asıl görevimiz Ay'a gitmenin yollarını bulmak olmalı. Başka bir örnekle Müzisyenler film için müzik yaparlar; ama o müziği bestelerken müziklerine uygun görüntüyü hissettiklerinde ve bunu böyle uyguladıklarında hedefe ulaşırlar. Şimdiki zamanda müzik bazen giyilen bir kıyafet, bazen aykırılığın dozu gibi duruyor. İnsanların farklılaşmaktan anladıkları birbirleriyle rekabet ortamları yaratmalarıdır. Bu çabaların getirdiği anlamsız saçmalıklar kişilerin yetenek ve tasarım kabiliyetlerini dibe vurmasını hatta yok saymasını sağlıyor. Kişilere doğrudan "başarılı olmalısın" fikrini lanse ediyor. Onların anladığı dilde başarılı olma fikri ise söz konusu başarıya hızlıca ulaşma ihtiyacını doğuruyor. Bu yüzden bir çok insan sahip oldukları kusursuz yeteneklerine rağmen bu dalgalı denizde kaybolup gidiyor. Yıllar sonra geri dönüp baktığımızda bir sahil kenarına vuran cesedin üzerinden tahliller yapmak pek bir şeyi çözmüyor. 

En başta bahsettiğim gibi yetenekli olabiliriz. Bu muhteşem bir şey. Fakat biz bu yeteneğe sahipken yaptığımız müziği hissedemiyorsak; ya da hissetmek yerine başka şeylerden besleniyorsak o zaman kaybetmeye başlıyoruz. Ali Güçlü Şimşek, tarihini net hatırlamıyorum yaklaşık 5 yıl önce Rolling Stone'da gitar çalmaya yeni başlayanlara şu tavsiyede bulunuyordu; 

İyi gitarist saniyede bin nota basmak yerine, bir iki nota basıp keyfini çıkartandır.

Bu sözün altında yatan detaylar çok önemli. Gitaristliği hızlı çalmak ya da izledikleri virtüözlerin videolarındaki öğretilerini birebir taklit etmek sanan müzisyenler var. Kişiler bir süre sonra o kadar çok başkalarının eserlerini çalıyorlarki kendi ürettikleri eserlerde kendi iç dünyalarından bir esinti dahi bulmak zor oluyor. 

Çingenelerin müzik yetenekleri herkes tarafından biliniyor. Türkiye'de her ne kadar 9/8 lik ölçü birimi olarak semboleşmiş olsa bile daha geniş değerlendirilmeleri gerekir bu insanların. Mesela işe Transylvania filmini izleyerek başlayabilirsiniz. Olayın sadece 9/8'den ibaret olmadığını böylece anlayabiliriz. Bu insanların akademik kurumlar tarafından diretilen ve değişmez kurallarını nasıl oluyor da bu kadar kolay yıkabiliyorlar? Herhangi bir müzik türünü istediklerinde nasıl rahatça icra edebiliyorlar? İncelenmesi gereken durum akademi k eğitim alanlar kadar, hatta çoğundan daha iyi enstrüman çalabiliyor olmalıdır. Eğer bu durum gerçekçi bir yaklaşımsa akademik eğitimlerin hiç bir anlamı ve değeri kalmıyor.

Eğitim gerçekten şart mı? Bu konuya kesin bir şekilde evet diyemem; ama eğer gerçekten bir eğitim ihtiyacı varsa müzik yolculuğunun ilk aşamasında olmamalı. Kişiler bu yolculuğun ilk dönemlerinde başkalarının öğretileri yerine kendi iç dünyasıyla buluşmalı ve bu dünya üzerinde kendi kendine yorumlarda bulunmalı. Sürekli denemeli. Dünyanın en saçma sapan şeylerini yapsa dahi denemeli. Kişi kendine eriştikten sonra bu eğitime belki yer verilebilir. Bu tamamen opsiyonel bir durum olarak kalmalı.

Yaptığımız müziğin özünde samimiyeti, içtenliği, doğallığı yok ettiğimizde geriye hiç bir anlam ifade etmeyen sesler çıkıyor. Bu seslere katlanmak çok zor ve yorucu. Ortaya çıkan eserlere yüklenen bir anlamlar olmalı. Bu anlamların yok edilmesi, içinin boşatılarak yerine başkalarına ait düşüncelerin konması, eser sahipleri için çok tehlikeli bir şey. Bu yüzden müzisyenlerin veya sanatçıların yaptıkları eserlere kendi olgunlaştırdıkları düşüncelerini aktarmaları gerekiyor. Çünkü; o bir süre sonra karmakarışık hale gelen ve cümleler kurarak anlatılması gereken düşünceleri ifade etmek zorlaşıyor. Tam bu sırada ortaya koyduğu eseri ile bunu net bir şekilde anlatabilir.

Bu işi bana göre en iyi yapanlardan biri Korhan Futacı & Kara Orkestra'dır. Kargamecmua'nın Nisan 2012 sayısında, Gözü Kara Orkestra başlığında, Korhan Futacı & Kara Orkestra röportajı var. Röportajın ilk sayfasında Korhan Futacı'da bu içten gelen sanata vurgu yapıyor.

Korhan Futacı: Ben Hep şeye inanıyorum; hakikatten içten bir müzik yapılan bir mekânda, kendini o işe adamış insanların çaldığı bir mekânda sesten öte durumların ortaya çıktığına inanıyorum. Ve insan vücudunun da zihninin de, bilincinin de, sadece kulaklarıyla değil yani bütün vücuduyla bunu algıladığını düşünüyorum.

Devletin getirdiği müfredat bugüne kadar hiç bir verim sağlamamıştır. Eğer bir çocuk yetenek sahibiyse,  çevresinde o yeteneği büyütecek, geliştirecek ve sağlam bir mantalite sahibi insanlar yoksa, ya o çocuk çaldığı blok flüt ile kalır ya da geri dönüşü olmayan yollara girer, kaybolur. Eğitmenlerin burada devreye girip, olayı ele alması lazım. Gerekirse müfredatı yıkıp geçerek o çocuğu eğitmeli ve sanata kazandırmalıdır. Sistem bütün öğrencileri iş hayatına hazırlıyor. Sanat'a doğrudan yetenekli bir çocuğu yönlendiren bir sistem yok. Sanat hala birileri için hobiden öte değil. Müzik sistem için sadece eğlence. Bir müzik öğreticisi için bu sisteme alet olmamalı.

Bahsettiğim eğitim şekli yukarıda eleştiri getirdiğim konuları kapsamıyor. Eğitmenler eğer var olan sistemin öğretilerini bu öğrencilere empoze etmeye devam edeceklerse zaten hiç bulaşmasınlar daha iyi. Bu öğrencilere müzik ya da sanat hakkında nasıl düşünebileceğini, müziğin ya da sanatın enstrüman çalım tekniklerinin çok ötesinde bir şey olduğunu birilerinin anlatması gerekiyor. Çocukların tasarlama kabiliyetlerini zorlayıcı konulara değinmelerini sağlamak ve sağlıklı bir yöne doğru yönlendirmek gerekiyor. Yani olayın tamamen felsefesine inip, çocukları iç dünyasıyla buluşturmayı amaç edinilmesi gerekiyor. Çocuğun gelişimi eğer düşünce aşamasında verimli geçerse, ilerleyen yıllarda tamamen kendine ait bir şeyler üretmek için çabalayacaktır. Kendi iç dünyasını keşfettikçe, kendine ve düşüncelerine olan merakı artacaktır. Kendi düşüncesini kendi içinde ilahlaştıracaktır. Bu ilahlaştırma onu sadece her zaman daha iyi, daha harika bir eser üretmeye yönlendirecektir. Eserlerin içinde kurgularla iç dünyasını anlatacaktır. Bu çok zor ve sabır gerektiren bir süreç olabilir; fakat sonunda hem öğrenciler hem de eğitmenler açısından da kazanılacak şey çok fazladır.

Çok yakın zamandan bir örnek vererek yazıyı noktalamak istiyorum. Vodafone Freezone liseler arası düzenlenen yarışmaya bir göz atmanızı isterim. Bir sürü lise var; ve neredeyse hepsi cover şarkı çalarak bir şeyler yapmaya çalışıyor. En iyi performans gösteren iki tane lise vardı izlediklerim arasında. Onlar bile çok zor sayılabilecek eserleri çalabilecek kadar yetenekli olmalarına rağmen cover çalmışlar. Onlara bir kişi bile çıkıp neden beste yapmadığını sormamış mı? Aralarındaki en iyisi diyebileceğiniz performans sahipleri bile cover çalıyorsa ve çoğunluk bunu savunuyorsa, biz bir kaç yüz yıl daha birilerini ilahlaştırıp, onlara erişimi imkansız hale getirmemiz gayet doğaldır.

Ta ki biri çıkıp bütün bu olan biten şeylerin farkına varana kadar.

Olamaz mı?
Olabilir.

(...)