1 Şubat Cumartesi gecesi Felix Da Housecat'in sahne aldığı Babylon'daydık. Red Bull Music Academy Nights dahilinde mekanda sahne alan Felix'e ilgi büyüktü. 22:30'da DJ Ahu'nun setiyle başlayan gecede mekan saat 23:30'a yaklaştıkça kalabalıklaştı ve Jarvis Cocker'dan Roisin Murphy'e uzanan muhteşem setini tamamlayan Ahu, yerini Amerika çıkışlı usta prodüktöre bıraktı.
Oldukça hareketli başlayan gece ilk olarak prodüktörün klasikleşmiş remix'leriyle başladı. Ali Love'ın 'Another'ına ve Nina Simone klasiği 'Sinnerman'e getirmiş olduğu efsane yorumdan sonra sırada 'Kittenz and Thee Glitz' dönemi vardı. 'Madame Hollywood' ve 'Silver Screen' gibi old-school hitler adeta bomba etkisi yaratarak gecenin peak anlarından birinin yaşanmasını sağladı.
İlk kez Felix da Housecat'i canlı dinleyen birisi olarak prodüktörün 80'li yılların hitlerine yer vermesini ise hem şaşırtıcı bulduk, hem coşkuyla karşıladık! Disko orgazmı yaşatan ve Daft Punk'ın son albümünden de hatırlayabileceğimiz prodüktör Giorgio Moroder'in 'I Feel Love'ı ve Donna Summer'ın eşsiz yorumu, 'Relax' (Frankie Goes to Hollywood) ve 'Just Can't Get Enough' (Depeche Mode), Felix'in getirdiği yorumla kitleyi coşturan parçalar arasındaydı. Gecenin coşkusu ise Felix'in daha progressive parçalara imza attığı dönemi olan 1990'lardan seçmiş olduğu parçalarına getirdiği yorumlarla devam etti ve gecenin sonunda hepimiz yorgun ama mutlu bir şekilde mekandan ayrıldık.
Işıldayan bir mekan ve sağlam bir ses düzeni ile böylesine güçlü bir performansı izlemek heyecan verici bir deneyimdi, hatta tadı damağımızda kaldı diyebiliriz. Sırf bu nedenle bile Babylon'u ve Red Bull Music Academy Nights'ı bu sezon takip etmekte fayda var.
Ahu'nun mixtape'i buradan dinlenebilir:
Sırada ne var?
Oradaydık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oradaydık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Şubat 2014 Pazar
“Canımsın” Brazzaville!
Hemen her sene ülkemizde konser veren ve bir İstanbul aşığı
olan David Brown, Brazzaville ile birlikte geçtiğimiz 29 ve 30 Ocak
tarihlerinde tekrardan Babylon’da sahne aldı.
Bu kadar çok gelmelerine rağmen ilk defa 30 Ocak günü kendilerini
canlı dinleme fırsatına sahip oldum. Ve fark ettim ki grubun canlı performansı,
zaman zaman akla düşüp kulaklıkla dinlenilenden çok daha fazla haz verir
nitelikteymiş.
Kimi grupların, çok
sevilmelerine rağmen, canlı performanslarındaki tabiri caizse “ruhsuzluk”
Brazzaville’i esir almamış ve bunun beni bir hayli sevindirdiğini
söyleyebilirim. Konserlerde sadece şarkılarını söyleyip sahneden inen gruplara
olan sevgim bu tavrı gördüğüm an bir nebze azalır. Fakat Brazzaville buna sebebiyet
vermediği için de gönüllere bir kez daha taht kurmuş oldu. Tamamen samimiyet ve
içtenlik kokan bir tavırla konserde defalarca kez yüzlerde büyük gülümsemelere
sebebiyet veren ve konser sonrası kulaklığa sarılıp daha çok dinleme isteği uyandıran bir grup olduğu için de onlara karşı duyduğum sevgi daha bir anlam kazanmış
oldu.
David
Brown’un sergilediği
sempatik tavırlar, grubu resmen bizim içimizden çıkmış bir topluluk gibi
izlememizi sağladı. Artık biz Türkleri o kadar iyi tanıyor ki pek çok kez kısa
anılarıyla bu durumu biz dinleyenlerine fark ettirdi. Şarkılarını çalmadan önce
onlar hakkında ufak konuşmalar yapıp, bilgiler vermesi, hikayeler anlatması,
Babylon’u Ying ve Yang olarak ikiye bölüp, her iki taraftan şarkı önerileri
alması, şarkı bittikten sonra dinleyenlere “Gözümsün! Canımsın! Çok iyi yea!” gibi
sempatiklik harikası tepkilerde bulunması belki de David Brown’un dinleyenlerle bir başka güzel köprü kurma şekli
olarak dikkatleri çekmedi değil.
Grup konserde 17, Love is
the Answer, Clouds in Camarillo, Bosphorus, Taksim, Jesse James,
Peach Tree benim için en dikkat çekenler olmak üzere bi David Bowie şarkısı
olan “Moonday Dream”i çalarak pek çok kişinin yüzünü güldürmüş oldu.
Bunların dışında konserin benim için en önemli olan kısmıysa,
Brazzaville’in ilk defa dinlemiş olduğum Anabel 2’su ile tanışmamdı. Konser
sonrasında da abartısız bir şekilde, kafamın içinde sadece
bu şarkının melodisini çaldım. Ve artık Brazzaville denildiği an aklıma ilk
gelecek olan melodileri bulmuş oldum.
Yani son olarak şunu diyebilirim ki, bir sonraki konser
haberini görünce “Nasıl olsa izledim ya” tepkisi vermememe sebep olacak olan
bir gece yaşattığın için “canımsın” Brazzaville!
24 Kasım 2013 Pazar
Folk'un Disko'yla imtihanı / John Grant Babylon Konseri (21.11.2013)
Hafta içi olması sebebiyle 22.00'a doğru başlayan konserde hınca hınç olmasa da yoğunluğunu yabancıların oluştuduğu hatrı sayılır bir kitle vardı. You Don't Have to ve Vietnam adlı iki "derin" parçayla başlayan konser Marz ve It Doesn't Matter gibi hissiyatlı parçalarla iyiden iyiye insanı içine çekmeyi başarıyordu.
Bir kere şunda bir anlaşalım. John Grant'in tüm hissiyatını dinleyenlerine aktarması için kimseye ihtiyacı yok! Piyanosu başında, o etkileyici sesiyle şarkılarını söylemesi bile gayet yeterli. Ancak gitar, bas, davul, klavye ve synth katkılı müziğini oluşturan 6 kişilik ekibi ile de göz dolduran bir performans sergilediği de aşikar.
Konser sırasında Marz, Where Dreams Go to Die, GMF, Sigourney Weaver, It Doesn't Matter gibi parçalarla Indie Folk sularında yüzerken Pale Gren Ghosts ve Sensitive New Age Guy gibi şarkılarda ise böbreklerimize kadar işleyen bas ve disko topu yansımalı ışık sistemiyle de kendimizi bir anda dans pistinde buluyorduk. Grant'in gerçekten hisli bir sesi var. Ancak elektronik seslerden oluşan, bol synth'li parçalarda da kendisini elektronik müzik yapan bir grubun frontman'i olarak da rahatça görebiliyorduk. Bunda da şüphesiz son albümü Pale Green Ghosts'u İzlandalı elektro-pop grubu Gus Gus'tan Biggi Veira ile yapmalarının payı da çok büyük. Aslında tüm bu elektronik hareketlerin bir arada toplandığı bir yan proje grubu oluşsa tadından yenmeyebilir. Ne dersin John?
Bu arada; sahnede yine piyano ve klavye eşliğinde seslendirdiği Caramel'e de ayrı bir paragraf açmak istiyorum. Sadece ayrı bir paragraf bile kafi...
You Don't Have to
Vietnam
Marz
It Doesn't Matter
Pale Green Ghosts
Black Belt
Sigourney Weaver
Where Dreams Go to Die
GMF
Glacier
Queen of Denmark
//
Sensitive New Age Guy
Chicken Bones
Honeybear
Caramel
10 Kasım 2013 Pazar
4 Kadın / Warpaint Babylon Konseri (9 Kasım 2013)
Kış konserleri sonunda başladı. Değmeyin artık keyfime. Açılışı Moddi ile yapmıştık, sonrasında ise Warpaint ile geldi. 'Maskülen' olduğu varsayılan bir müzik dünyasında 4 kadın neler yapabilir sorusuna, 4 kadın Warpaint ile cevap verdi. Hatta çok da güzel bir cevap bulduk. 4 kadın tüm önyargıları dün gece teker teker kırdı.
Warpaint resmen "Rock maskülen bir dünya değil ve kadınlar ise bu maskülen olduğu varsayılan dünyada, maskülen nitelikler edinen müzisyenler değil." dedi bizlere. Bu müziği cinsiyetleştirenlere bir tokat oldular sanki. Önce Jenny, sonra Theresa ve diğerleri...
Warpaint her şeyden önce sahneye inanılmaz hâkim bir grup. Her eleman enstrümanlarını sahnede çalmıyor, tam tersine o enstrümanı yaşıyor gibi. Özellikle Jenny Lee (Bass Gitarist) sahnede tam anlamıyla kendinden geçiyor. Müziğin ritmine kapıldı sanki bedeni. Sahnede müzik ve kendisi vardı. Gözlerimi ondan alamadığımı itiraf edebilirim. Diğer elemanların da benzer şekilde sahneyi yeterince iyi kullandıklarını belirtmek gerekir. Konserde gerçekten çok iyi bir performans izledik.
Warpaint dün geceki setlist'te bilinen çoğu şarkısını çaldı ancak öyle birkaç şarkıyı es geçti ki; hani gerçekten benim gibi Warpaint hayranlarını şaşkın bıraktı. Arkadaş; "Shadows" ve "Ashes to Ashes" bir konserin setlist'inde nasıl olmaz. Biri bunu tane tane anlatsın. Hani konserin tek falsosunun bu iki şarkının atlanması olduğunu belirtmem gerek.
Muhtemelen "Love Is To Die" ve "No Way Out" setlist'e eklemeleri sebebiyle, "Shadows" ve "Ashes to Ashes"i çalmadılar. Hatta hafiften yeni albüm hakkında da bizlere birkaç ipucu verdiler ancak yine de bir daha kim bilir nerede canlı canlı izleyeceğiz diyebileceğim bir gruptan, en azından Ashes to Ashes cover'ı dinleseydik ne de güzel olurdu demek isterim. Bu kadar zırlamadan sonra, grubun özellikle yeni albümden 2 şarkı çalmasını şöyle de yorumlayabiliriz; Warpaint yeni albümde bayağı bir tarz değişikliğine gidecek gibi. Jenny'nin yeni albümde biraz elektronik takılacağız söylemi "No Way Out" da resmen gün yüzüne çıkmış oldu. Gümbür gümbür bass hissettiğimiz bir şarkıydı No Way Out. Muhtemelen albüm kaydı daha da elektronik temelli olacaktır.
Kuşkusuz ki dün gece Babylon'da 4 kadının müzikle kendinden geçişine şahit olduk. Bize bu anlara şahitlik etmek düştü. Birbirinden "güzel" bu 4 kadının sahnedeki performansının hiç bitmemesi dileğiyle.
PS: Son zamanlarda sürekli olarak kullandığım bir cümle var: "Jenny, I am in trouble." Bu dize The National'ın son albümünde yer alan "This is The Last Time" adlı şarkıda geçmektedir. Nedense çok içselleştirdim bu dizeyi. Sürekli bu dizeleri mırıldanırken buluyorum kendimi. Özellikle Jenny'e takıldım. Hayali bir karakter işte... Warpaint bass gitaristi Jenny Lee Lindberg'in de adının Jenny çıkması benim için güzel bir rastlantıya sebebiyet verdi. Kim bilir sahnede Jenny'e bu sebeple kapıldım. Hayalimin sahnede düşe gelmesiydi belki de...
PS: Son zamanlarda sürekli olarak kullandığım bir cümle var: "Jenny, I am in trouble." Bu dize The National'ın son albümünde yer alan "This is The Last Time" adlı şarkıda geçmektedir. Nedense çok içselleştirdim bu dizeyi. Sürekli bu dizeleri mırıldanırken buluyorum kendimi. Özellikle Jenny'e takıldım. Hayali bir karakter işte... Warpaint bass gitaristi Jenny Lee Lindberg'in de adının Jenny çıkması benim için güzel bir rastlantıya sebebiyet verdi. Kim bilir sahnede Jenny'e bu sebeple kapıldım. Hayalimin sahnede düşe gelmesiydi belki de...
6 Ekim 2013 Pazar
Moddi Salon İKSV Konseri (04 Ekim 2013)
![]() |
| "Sohbetli Konser" |
Dedik ya başlangıcı Moddi ile yaptık.
Konser öncesinde garip bir sakinlik vardı üzerimde. O sakinliğin gölgesinde mekâna doğru koyulduk. Salon İKSV ye gittiğimizde, konserin oturma düzenekli olmasına birazcık üzülsek de, konser bize neden böyle bir uygulamaya gidildiği bize gösterilmiş oldu. Biraz surat bükerek üst kata çıktık.
Moddi; gitar, çello ve akordeon'dan oluşan akustik 'orkestrası' ile İstanbul'a arzı endam etmişti. İyi ki de böyle gelmiş. Özellikle konser sırasında keşke Midlake de akustik bir performans sergilese diye iç geçirmekten kendimi alamadığımı itiraf etmeliyim.
Moddi akustik bir konserin hakkını verecek her şeyi yaptı. Her şeyden önce samimiyetini sahneye koydu. Egosunu ortadan kaldırdı. Salon'u gerçekten bir salona çevirdi. Norveç'te yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu bize gösterdi. Bazen şarkının sözünü unuttu, bazen gitarını düşürdü, hikayelerini inanılmaz bir samimiyetle bizlere anlattı, misafirleriyle girmiş olduğu diyaloglarla konseri bir bakıma yapı sökümüne uğrattı, anlattığı hikayelerle bazen bizleri güldürdü, bazen de üzdü. Aşk şarkıları, plato, nükleer bombalar, şizofrenik kadın ve iyi eğitimli bizler... Bir konserde bütün izleyicilerin aynı anda kahkaha attığına ilk defa şahit oldum. Gerçekten son zamanlarda bulunduğum en farklı konserdi diyebilirim. Yahu bir şarkısındaki metaforları teker teker gösteren bir adamdan bahsediyorum. Düşünün işte ne demek istediğimi. Çok farklı bir deneyimdi.
Konserin müzikal kısmına geçecek olursak, Moddi samimiyetini icra ettiği müziğine de yansıttı diyebilirim. Özellikle Moddi'nin adeta bir storyteller edasıyla şarkı hikayelerini anlatması şarkıların bizleri daha da etkilemesine sebebiyet verdi. Sırf bu sebeple konser sırasında "Bu şarkı bu kadar güzel miydi?" dediğim çok sayıda şarkı oldu. -Buradan bir başka storyteller'ımıza da el sallayalım. Lhasa de Sela, iyi uykular dostum- Çalması gereken tüm şarkıları çaldı Moddi, tüm güzelliklerini bizle paylaştı. Özellikle A Sense of Grey'i ve Home'u çalarak bizleri mesut da kıldı.
Buradan seyircilere de ayrı bir parantez açmak isterim. Gerçekten böylesine 'well educated' bir kitleyle daha önce karşılaşmamıştım. Sahnedekilerin müziğine sonsuz saygı gösteren, gerektiğinde müziğin ön plana çıkmasını sağlayan, gerektiğinde artık o sahnenin yapısal bir unsuru olan diyalogların ön plana çıkmasını sağlayan gerçekten güzel bir kitleyle konseri dinledik.
Konser öncesindeki sakinliğin bir sebebi varmış. Bu sebep tabii ki Moddi'nin bize sunduğu sakinlik ve samimiyette saklıymış. Bize sadece bu hikayeye ayak uydurmak kalıyordu. Uydurduk biz de...
Konser öncesindeki sakinliğin bir sebebi varmış. Bu sebep tabii ki Moddi'nin bize sunduğu sakinlik ve samimiyette saklıymış. Bize sadece bu hikayeye ayak uydurmak kalıyordu. Uydurduk biz de...
18 Eylül 2013 Çarşamba
Eksen On Fair 2013'de neler oldu?
6 golden sonra insanın eğlendiği bir festival hakkında pek bir şey yazası gelmiyor ama elimden geldiğince bir şeyler yazmaya çalışacağım. Malum sosyal medya ortamları 6 esprileriyle çalkalanıyor şimdi. Evime çekilmem gerek.
İzninizle Eksen on fair adlı tek günlük festivalimiz hakkında birkaç cümle etmek isterim. Aslına bakarsanız daha önceki yıl bu festivale dahil olmadığım için daha önceki yıla kıyaslamada pek bulunmayacağım. Daha çok bu senenin nasıl geçtiğine dair cümleler kurmak gerekir sanırım.
Eksen on fair'e bir gün öncesinde Blonde Redhead konseri ve sonrasında geçen yorucu dakikalar sebebiyle bir nebze istemeyerek gittim. Her ne kadar ayaklarım geri geri giderek festivale gitsem de, parkorman'a girdiğim ilk dakika itibariyle- ki o anda sahnede The Undertones vardı- "bu festival çok enerjik geçecek arkadaş haberin olsun" diye sanki birisi kulağıma fısıldadı.
Alana ilk girdiğimde The Undertones sahnedeydi. Özellikle babalarınn sahne enerjileri oldukça yerindeydi. Ancak seyirci bu enerjiye pek karşılık veremedi. Seyirciler oldukça dağınık bir şekilde festival alanına dağılmıştı. Buna rağmen The Undertones oldukça başarılı bir sahne performansı sergiledi diyebilirim. Grubun "Dur, ben bunları evde bir dinleyeyim bari." dedirten bir performans sergilediğini ayrıca itiraf etmeliyim.
Sonrasında Carl Barat Dj seti ile festival sahnesinde yer aldı. Nasıl bir performans sergiledi derseniz diyeceğim şudur ki Eksen'de ne çalıyorsa üç aşağı beş yukarı o minvalde bir playlist'le karşımıza çıktı. Festival alanına oldukça iyi gelen bir playlist'e sahip olduğundan bahsedebilirim. Zaten Carl Barat çalarken festival ahalisi de yemeklerine koyuldu. Bu arada Carl Barat'ın The Libertines'e playlist'inde kıyak geçtiğini belirtmeden olmaz tabii.
Carl Barat'tan sonrasında sırayı The Hives alıyordu. Tamam, The Hives enerjik bir grup ama sahnede bu kadar iyi olacağı aklımın ucundan geçmezdi. Tam anlamıyla müzik ve enerji patlamasına tutulduk seyirciler olarak. Bir dakika yerinde duramamalarından mı yoksa seyirci ile kurdukları yakın diyaloglarla mı bu durum ortaya çıktı bilmiyorum ama tam anlamıyla geceye damga vurdular. Konser esnasında "Keşke geçen hafta The Prodigy'den önce çıksalarmış" dedirttiler. Güzel bir setlist, gurbetçi Türkçesi ile kurulan cümleler... Valla bayağı eğlendim. The Hives için hep iyi sahnesi var derlerdi, aynı Kenan gibi derlerdi. Gerçekten öyleymiş. Bu arada The Hives'ın konser sırasında yanımıza gelip telefonumuzu alması, kendini ve seyircileri çekmesi herhalde kişisel olarak konserin benim için en güzel anıydı. Tabii o anki şapsallığım bir diğer güzel ayrıntıydı. Led'lere yansımadım diye umuyorum. Pelle Almqvist bambaşka bir abiymişsin. Yaşayarak öğrendim.
The Hives'ın o enerjik sahnesinden sonra seyircilere sakin bir şeyler gerekti. Bu gereği ise Suede yerine getirdi. İnsanlar o enerji patlamasından sonra Suede'in sakin ve biraz da kendi halinde sahnesiyle kendine geldi. Özellikle grubun led'lere yansıttığı artwork'ler gerçekten kayda değer çalışmalardı. Artwork'ler hem şarkılara hem de sahneye çok güzel yakıştı. Suede, Wild ones, She ya da Beatiful Ones gibi klasiklerini çalmaya başladığında ise festival artık tam zamanında bitiyorum der gibiydi. Brett Anderson oldukça güzel bir performans sergiledi. Açıkçası kendisinden böylesine iyi bir vokal performansı beklemezdim. O soğukta nasıl becerdi bilmiyorum ama adamın sucuğu çıktı. :)
Bana sorarsanız, özellikle festivalin kalabalık olmaması, gelen kitlenin gerçekten müzikten anlaması ve özellikle The Hives sonrası Suede ayarlamasıyla oldukça güzel bir festival haline geldi Eksen on fair. Ancak insan yine de daha bayık, indie ağırlıklı bir liste olsaydı diyor. Eksen'e de sanki bu yakışırdı.
15 Eylül 2013 Pazar
Blonde Redhead BFF Istanbul 2013 Konseri
Bicycle Film Festival Istanbul 2013'ün açılış gecesinde Maçka Küçükçiftlik Park'ta Dream Pop'tan Indie Rock'a uzanan janrlarıyla, hisli şarkıların grubu Blonde Redhead dün gece sahnedeydi.
21.00 sularında ulaştığımız mekanda beklenildiği gibi çok fazla kalabalık yoktu. Bencilce bir düşünceyle, bu bizim için güzel bir haberdi diyebiliriz. Canlı olarak ilk kez dinleyeceğimiz Kazu'cuğumuzun büyülü sesini dinlerken itişip, kakışmak zorunda kalmayacaktır. Öyle de oldu.
Konser öncesinde, ucuz sayılabilecek biralardan kapıp, muhabbet eşliğinde alanı turlayarak saati 21.45 yaptık. Grup da kısa bir gecikmeyle birlikte sahnedeki yerini almıştı bile. Olası setlist'i bildiğimizden aslında çalınacak şarkılar konusunda az çok bilinçliydik. Ancak yine de "yok canım yapmazlar o kadar da" diyerek teselli ediyorduk kendimizi. Beklenildiği gibi konsere Falling Man'le jilet gibi bir giriş yapıldı. Ancak o beklediğimiz Misery is a Butterfly, Elephant Woman, Pink Love ve The Dress gibi dillere pelesenk olmuş şarkıları duyamadık maalesef. Konserin belki de bizim açımızadan en üzücü tarafı buydu. Bunun haricinde sahnedeki İtalyan ikizlerimiz Amedeo Pace, Simone Pace ve Japon hanım kızımız Kazu Makino'lu kadrosuyla "Amerikan" üçlü Blonde Redhead, yine o büyülü müziklerini bünyelerimize itinayla aktarıyordu.
Son olarak; mix aşamasına geldikleri yeni albümlerinin son hazırlıklarıyla uğraştıkları şu günlerde, Blonde Redhead'i önümüzdeki yıl da yeni albüm turnesi eşliğinde ülkemizde kapalı bir mekanda tekrar izlemek ümidiyle sevgilerimizi gönderiyoruz.
Kazu ♥
Daha fazla görsel, daha fazla: http://instagram.com/birbabaindie
Blonde Redhead - Messenger (BFF Istanbul 2013) from Bir Baba Indie on Vimeo.
Daha fazla görsel, daha fazla: http://instagram.com/birbabaindie
Blonde Redhead - Messenger (BFF Istanbul 2013) from Bir Baba Indie on Vimeo.
8 Ağustos 2013 Perşembe
The xx - 7 Ağustos 2013 İstanbul Konseri
![]() |
| Instagram: Gizemstrgl |
2 ay öncesine kadar, etkinlikler açısından oldukça yoğun bir yazın bizi beklediğini, hangilerine gideceğimizin muhabbetini yaparken bir anda elimizde kalan belli başlı konserlerden biri oluvermişti The xx. Bu sebeple uzun süredir devam eden konser orucumuzun bozulacağı, merakla beklediğimiz bir etkinlik olması açısından da önemliydi 7 Ağustos gecesi.
20.45 sularında gittiğimiz Parkorman'da hiç beklemediğimiz kadar bir kalabalıkla karşılaştığımı söylemeden geçemeyeceğim. Bayram tatilini fırsat bilip, hafta başından şehir dışına kaçan bir çok kişiyi düşününce ortam hiç fena değildi. Ayrıca, kadın/erkek dengesinde, ibrenin bu kadar kadından yana olduğu bir konser de uzun zamandır görmemiştim. (5k'ya 1e düşüyordu)
Sahnede, gecenin açılış grubu On Your Horizon vardı, ki gerçekten çok iyi bir seçim olmuş. Sevdiğimiz ve takipte olduğumuz OYH ortamı ısıtma görevini başarıyla yerine getirmenin yanısıra bir çok kişiyle de o gece ilk kez tanışıp, "Kimmiş bu grup ya?" diye sordurup, isimlerini bir yerlere yazdırdığına eminim.
![]() |
| Instagram: Gizemstrgl |
![]() |
| Instagram: Kejura |
Ortamda yabancıların da yoğun olmasıyla birlikte çoğu şarkıya seyircilerin eşlik etmesi; ışık gösterileri ve o minimal ama büyülü müziği daha da aldı yukarılara taşıdı.
Tam 1 saat kaldıkları sahnede, iki albümlerinden derledikleri fena olmayan bir setlistle konseri tamamladılar.
Dip Not: Bis arasında seyirci "Her yer Taksim, her yer direniş!" sloganı atarak Gezi Parkı eylemlerine de selam çakmayı unutmadı.
Dip Not: Bis arasında seyirci "Her yer Taksim, her yer direniş!" sloganı atarak Gezi Parkı eylemlerine de selam çakmayı unutmadı.
Setlist
Try
![]() |
| Instagram: Gizemstrgl |
Heart Skipped A Beat
Crystalised
Reunion
Sunset
Missing
Fiction
Night Time
Swept Away
Shelter
VCR
Islands
Chained
Infinity
//
Intro
Angels
Daha fazla The xx konser fotosu için: instagram.com/birbabaindie
Not: 1-2 tane çektiğimiz video da mevcut. Ancak internetin yavaşlığından ötürü yüklemek ömürden ömür alıyor. Videolar yüklendiğinde buradaki yerini alacak. Sıkıntı yok.
15 Mayıs 2013 Çarşamba
No Clear Mind Peyote Konseri - Rüyalar kaderimiz değildir belki de...
"No Clear Mind konseri" diye bir şey var artık hayatımda.
10 Mayıs gecesi yıllar sonra bile her anını, her saniyesini hatırlayacağım inanılmaz bir performansa/şeye tanıklık ettim. Kesinlikle anlatılması güç, anlatılması zor bir gece benim için. Her kelime biraz eksik kalıyor o geceyi tanımlamaya.
Soru kısa, aslında biraz da basit. Ne oldu o gece? Cevap basit, yalın ama kelimelere dökülmesi zor.
En basit haliye, 5 adam karanlık bir alana çıktı, ellerinde birkaç enstrüman ve şarkılarını çaldılar. Evet, tam da böyle oldu aslında konser. Tam da olması gerektiği gibi... Hiçbir sahne şovu barındırmayan, tamamen müziğin ön planda olduğu bir konser. Daha ne bekleyebilirdik ki sahi! Bir konserden müzikte başka ne beklentimiz olabilir ki sahi, müziğe doyduysak, müzik bizi bu diyardan farklı bir diyara ışınladıysa, dahasına gerekte kalmaz. (Bunu ayrı bir post'ta dile getireceğim)
Yankılanan sesler, fısıltılarımız sakinlik, huzur... Sonrasında Alone and Together, Static ve konserin belki de en önemli anı olan Dream is Destiny çalındı.
Evet, bu hikâyeyi nereyi bağlayacaksınız diyenler içinse grup İstanbul Peyote performansı'nda Dream is Destiny adlı şarkısını Canım Kardeşim introsu ile çaldı. Konsere gittiğim tüm arkadaşlarımla suratımızda aynı anda "noluyor lan" ifadesi! Canım Kardeşim çalınmaya başladığı anda neredeyse tüm salon yere oturdu, gözlerini kapadı ve bu güzel dakikalara eşlik etti. Hepimiz kendi hikâyelerimizi, düş kırıklıklarımızı, hayallerimizi ya da sevgilerimizi tekrar düşledik. O an salonda çalan şarkı Dream is Destiny değildi artık, hepimizin kendi hikâyeleri doğrultusunda adını değiştirdiği bambaşka bir şarkı oluverdi Dream is Destiny. Rüyalar kaderdi belki de, bizim hikâyelerimizdi belki.
İlk ve ikinci albümden ne varsa çalmaya koyuldular. 'Beğenmediğimiz NCM şarkılarında bile "Ya bu şarkı bu kadar güzel değildi" demekten kendimizi alıkoyamadık. Bazı şarkıları uzattılar, bazı şarkılar ise normal uzunlukta çalmalarına rağmen performansın ve atmosferin güzelliği sebebiyle biz dinleyicilere kısa geldi. Einstein kulakların çınlasın dostum, bir sefer daha teorin gerçek oldu bu konserde!
Kuşkusuz, o gece orada olanlar çok şanslıydılar. Gerçek müzikle, notalarla dolu bir atmosferin ne kadar yıkıcı, bütünleştirici, kışkırtıcı ya da kırıp dökücü olabileceğini yaşayarak öğrendiler.
O gece sıkılan her nota rüyalarımızın kaderimiz olduğunu söyledi. Belki de o gece bir rüyaydı, kaderimiz ise...
| Toplu Düğün Fotosu: NCM & Vecihi & Kejura |
* Fotoğrafların çok kötü olduğunun farkındayız. O kadarına bakmayacaksınız artık. :)
6 Mart 2013 Çarşamba
Calexico İstanbul Konseri (3 Mart 2013)
| Calexico 3 Mart 2013 @ Salon IKSV |
Grubun yer yer kıvrak melodileri yer yer hüzünlü notaları bizleri gece boyunca hem üzdü hem eğlendirdi. "Para"yı çaldıklarında hüzünlenirken "Minas de Cobre"yi çaldıklarında ise yerimizde duramadık. -Gerçekten duramadık- O gece, Salon'da olan herkes o şarkılarla hep beraber üzüldü hep beraber eğlendi. Uzun zamandır bir konserden bu kadar hoşnut ayrıldığımı hatırlamıyorum. Konsere gelen kitlenin de ağız birliği yapmış bir şekilde benzer tepkiler içerisinde olması, konserin ne kadar güzel geçtiğini betimleyecektir sanırım size.
Not: Salon'un ses sistemini değiştirdiler mi yoksa başka bir durum mu var bilmiyorum ancak Salon'un ses sisteminde geçtiğimiz yıllara kıyasla inanılmaz bir değişim var. Her konserde sound'a doyarak mekandan ayrılıyorum.
21 Aralık 2012 Cuma
KFKO: Kusursuz Bir U Dönüşü (Konser ötesi...)
![]() |
| Vincent Van Gogh - Sien "Sorrow" |
Bu bir konser yazısı olabilir mi bilmiyorum. Yazının sonunda belki buna karar verebilirim. Dün 02:00'de eve girdiğimde Pavurya'yı söyleyerek uykuya daldım. Sabah 06:45'de yine Pavurya söyleyerek uyandım. Hala yazıyı yazarken Pavurya dinliyorum; zira Pavurya albümü çıktığından bu yana Aç Aslan, Ayin, Niye?, Duvar ve önceki albümden Abrakadabra, Geleneksel Mahşer Günü, Sien, Zor İşler, Ağlayamam Ben; son olarak DANdadaDAN'dan Kara Araba, Cenaze, Aydınlıklar'da kafamdaki playlistte repeat mod halinde çalmaya devam ediyorlar.
Ediz Hafızoğlu: "Oğlum bizim şarkılar çok güzel lan" (Ayin'i çaldıktan sonra...)
Ediz Hafızoğlu'nun bu mütevazi yorumuna daha sonra geleceğim. Ondan önce şunu belirtelim; dün konsere hava muhalefeti nedeniyle gelemeyen çok kişi oldu. Buna rağmen o kar, soğuk ve insanın yüzünü kavuran rüzgara rağmen Ghetto'ya varabilen şanslı insanlardandım. Oraya ulaşmanın getirdiği başarmışlık ve kapıdaki konser afişiyle buluşma hissi tarifsizdi.
Kara Orkestra'nın bir kişi eksik başlayacağını içeri girdiğimizde anladık. Sahnede Özün Usta'ya ait perküsyonlar yoktu. Onun yokluğunda şarkılar nasıl olacak diye kafamda Özün Usta'yı mikser üzerinde Mute tuşuna basarak susturdum. Bir türlü kafamda "olabilir aslında" diyemedim. Ta ki konserdeki o kusursuz performansta Özün Usta yok ama buna rağmen çok güzel diyebilene kadar.
Konser Pavurya ile başladı. En son One Love'da izlemiştim. Oradaki bir takım zihinsel problemlerden dolayı konserin tadını çıkartamamıştık. Bu zihinsel problemlere ek olarak ses düzeninin kalitesizliği o gerçek performanstan KFKO'yu uzaklaştırmıştı. Pavurya ile konsere başlarken ses düzeni ve ortadan kaldırılan bu zihinsel problemler ile seyirciye buluşmaya hazır hale getirilmiş o kutsal buluşma anını yaşamaya başladık. Konserde herkesin zaman zaman kendinden geçtiğine, sarhoşluğu dibine kadar yaşadığına tanık olduk.
Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı'nda şöyle bir cümle kuruyor;
"Bir insan sadece sarhoşken iyi yazabiliyorsa, sarhoş dolaşsın. "Karaciğerime kötü geliyor" derse, "Karaciğeriniz neymiş ki?" derim. "Ömrü sizinkiyle sınırlı, ölü bir şey; oysa yazabileceğiniz şiirler yaşayacak, herhangi bir şeyle sınırlı olmaksızın."
Dün Ediz Hafızoğlu ve Görkem Karabudak sahnede rakı içerken çok keyifliydiler. Ediz Hafızoğlu'nun rakıya düşkünlüğünü biliyoruz. Şimdi bu keyfiyetini düşününce aklıma Fernando Pessoa'nın cümleleri geldi. Evet bu sağlık durumunu tehdit edecek boyutu ve bu adamlara ya da başka her hangi bir insana zarar verecek boyuta bir gün getirecek olması beni korkutsa bile Fernando Pessoa'ya bu düşüncelerden dolayı hak vermekten kendimi alıkoyamıyorum. Ediz Hafızoğlu ile ilgili daha önce düşüncelerimi çoğu kez paylaşmışımdır. Dün Ayin başta olmak üzere diğer şarkılardaki performansı ile resmen hepimize eve dönüş yolunda "Yok böyle bir adam. Ne diyeceğimi bilmiyorum. Daha ne kadar iyi çalabilir." gibi bir sürü cümle kurdurttu. Bu dünya da öylesine varolmadığımızı ispatlayan şeyler bunlar. Fernando Pessoa, Vincent Van Gogh, John Fante, Johann Sebastian Bach, Edward Hopper, King Crimson, Franz Kafka, KFKO...!
Aç Aslan gecede en çok beklenen şarkılardan biriydi. Muhtemelen konserden önce herkes "Aklım Burada Kalıyor" sözlerine eşlik etmek için kendini hazırlamıştır. Biz kapanış şarkısı olarak çalınabileceğini düşünmüştük ama öyle olmadı. Şarkıyı normal halinden farklı çaldılar. Bu biraz sürpriz oldu. İnsanlar genellikle alıştıklarının dışında bir şeyle karşılaştığında orta noktada karar veremezler. Hep kesinlik ve iki düşünce arasında tam zıtlık vardır. Bir taraf süper, mükemmel derken diğer taraf kötü, berbat diyerek kestirip atar. Aç Aslan'ın bu hali belki riskti ama bu risk inanın oradaki hiç kimsenin umurunda değildi. Olsaydı bile herkesin ortak reaksiyonu şu olurdu. "Aç Aslan olağanüstü olmuş!"
Konserde neredeyse her şarkıda bol bol doğaçlama yaptılar. Doğaçlama yapabilmek sadece müzikal kabiliyetlerle olabilecek bir iş değildir. Özellikle böyle duygularla, başka boyutlarda müzik yapıyorsanız hislerinizi ve ruh halinizi o söz konusu müzikle bir araya getirerek, senkronize bir şekilde, ruhani bir zirvede buluşturmanız ve insanlar üzerinde sarhoş bulutlar gibi dolaştırmanız gerekir. Örneğin Barlas Tan Özemek şarkıdan kopsa ve durumu toparlamak için xyz gamından bir solo atsa, efekt pedallarıyla noise yaratarak doğaçlamaya yapsa bile kurtaramazdı. O anlarda tüm grup üyeleri yapması gereken tek şeyi yapıp, sadece o buluta erişmeyi amaçladılar; ve bunu her defasında kusursuz bir şekilde başardılar. Bunun en güzel örneğini Sien'i çalarken gösterdiler. Sien normalden herhalde 3-4 dakika daha uzun sürdü. Korhan Futacı elinde mikrofonu ile içindeki Vincent Van Gogh'a seslendi "Anlat bize sen anlat" dedi. Vincent Van Gogh'un ruhu bu çağrıya kayıtsız kalmadı ve Korhan Futacı'nın bedenine girdi. Bize "Sien" ile ilgili sürü şey anlatı. Tek kelimeyle şarkının zaten kendine has ahengi ile kendimizden geçmişken "absent göllerinde uçan balıklarla yüzen" insan kafasına eriştik. Zira diğer şarkılarda aynı etkiyi Barlas Tan Özemek (Abrakadabra), Gökhan Şahinkaya (Aç Aslan), Görkem Karabudak (Duvar) ve tabi Ediz Hafızoğlu'da (Ayin ve Merdiven) fazlasıyla hissettirdi.
Konser gerçekten benim adıma tarifsizdi. Daha önce Bir Baba Indie'de neden KFKO için özel bir yazı yazamıyoruz diye konuştuk. Albüm çıktı, konserlere gittik. Ne yazabiliriz diye aramızda fikir alış verişi yaptık. Adamlar çok iyi demekten başka bir şey gelmedi aklımıza. Çok iyi diye blog yazısı mı olur? Olmaz diyerek hep erteledik. Bu gün hazır iki cümleyi bir araya getirebilmişken bir kaç şey yazabildim; nihayet! Yine de yazı uzun diyenler olur diye özet geçeyim.
"Adamlar çok iyiden bile iyi!"
Ortadan kırık zamanda, kurumayan darağacında bana son isteğimi sorarlarsa bir kere daha KFKO dinlemeyi ya da grupla sahnede bir köşede, herhangi bir enstrüman çalarak bir nota ile eşlik etmeyi isterdim.
Ediz Hafızoğlu'nun başta yazdığım sözleriyle fazla mütevazı olduğunu belirtip, konser ile ilgili tek eleştirimi bu şekilde yaparak yazıyı sonlandıralım.
Öbür Dünyanın Krallarına...!
İtiraf değerinde Not: Kapıdaki konser afişini ben çaldım. Affınıza sığınıyorum.
(...)
Seloteyp:
Barlas Tan Özemek,
Ediz Hafızoğlu,
Ghetto,
Gökhan Şahinkaya,
Görkem Karabudak,
KFKO,
Korhan Futacı,
Korhan Futacı ve Kara Orkestra,
Oradaydık,
Özün Usta,
Pavurya,
Slide
26 Kasım 2012 Pazartesi
Gaz Coombes - 22 Kasım Salon İKSV Konseri
O gereken şey ise; 22 Kasım'da Salon İKSV'de gerçekleşen Gaz Coombes konseri oldu. Oldukça çekinceler içerisinde gittiğim konser, beklentilerimi aşan daha doğrusu ne kadar insafsızlık yaptığımı gösteren bir konser haline geldi. Gerçı bu durum; beklentilerimin düşüklüğünden midir, yoksa Gaz Coombes ve grubunun eşsiz performansından mıdır bilmem ama konserdeki her şarkıyı ağzım açık dinlediğimi itiraf etmeliyim. 22 Kasım 2012 Gaz Coombes konseri gerçekten her unsurun birbirini oldukça iyi tamamladığı bir performans olarak kişisel tarihime geçti.
Grubun sahne enerjisinin oldukça iyi olduğunu öncelikle belirtmek gerek, bir an olsun sahneden gözlerimi alamadım. Bu şarkıların melodik halleriyle olduğu kadar, grubun sahnede ortaya koyduğu sound ile de ilintili olsa gerek. Şunu açıkça belirtmek isterim ki; Gaz Coombes son 2 yıldır dinlediğim konserler içerisindeki gerçekten en 'sağlam' sound'a sahip konserdi. Her bir enstrümanın, her bir notanın içinize işlediği, her sesi rahatlıkla birbirinden ayırt edebildiğiniz bir konserdi. Bu durum kuşkusuz, grubun yarattığı atmosferin en belirgin özelliklerinden biri oldu. Özellikle klavyecinin performansı, uzun zamandır görmüş olduğum en iyi performanslardan birisi olsa gerek. Oldukça enerjik ve bir o kadar da işinin ehli bir insan olduğunu göstermiş oldu. Gaz Coombes'in Supergrass'in birkaç şarkısına da yer vermesi ayrı bir güzellik kattı konsere.Gareth Micheal'ın sevimli hali, seyircisiyle kurmuş olduğu sıcak diyalog ise konserin tuzu biberiydi artık. Gerçekten çok sevimli birisiymiş adam.Özetlemek gerekirse; bir konser önyargıları kırmak için sebep haline gelebilir mi? Geliyor işte, yapacak bir şey yok. Einstein'a derin sevgilerimi iletiyorum bu post'la...
9 Kasım 2012 Cuma
Kerem Görsev Trio - 8 Kasım Fulya Sanat Merkezi Konseri
![]() |
| Kerem Görsev Trio | Photo: http://www.tdreklam.com |
Dün Kerem Görsev Trio konserini izlemek için kaku.revolution'da birlikte çaldığımız Eren Karacaoğlu ile birlikte Fulya Sanat Merkezine gittik. Konserden önce, konser sırasında ve konserden sonra müzik, müzisyenlik ve sanat konularında var olan düşüncelerimizi bir üst kademeye taşıyarak, bol bol beslendiğimizi çok rahatlıkla söyleyebilirim. Kerem Görsev Trio ile ilgili söylenecek çok şey var; zira caz müziği konusunda yeterli donanıma sahip olmadığım için bu yazı romantik bir yazı olacak. Sadece hissettiğim şeyleri barındıran, müziği anlatan bir saygı duruşu olacak.
Kerem Görsev Trio; Ferit Odman, Kağan Yıldız ve tabi Kerem Görsev'den oluşuyor. Dün konserden sonra "aynı frekansta olma" düşüncesi üzerine yaşamın kendi içindeki insan hallerinden müziğe doğru giden bir muhabbetimiz oldu. Dün o konsere uzaydan dünyevi işlerle hiç alakası olmayan bir canlı gelse aynı frekansta olan üç adamın farkında olurdu. Sahnedeki müzisyenlerin hem birbirleri, hem de dinleyici ile arasındaki iletişim, en az kusursuz çalınan bir şarkı kadar önemlidir. Müzisyenler, enstrümanlarından sadece ses üretimine katkı sağlarlarsa, o sesin dünya üzerinde hiçbir etkisi olmaz. O sese duygu katmak ve kattığı duyguyu hem diğer müzisyenlerle, hem de dinleyenlerle paylaşması gerekir. Bu paylaşım ise, sadece insanlarla kurulan sıcak ve samimi iletişimde gizlidir. Kerem Görsev Trio bunu o kadar dengeli ve güzel yaptı ki; tek kelimeyle muazzamdı. Şarkı esnasında birbirlerine samimi ve içten gülümsemeleri, pas atmaları, o sesleri, duyguları paylaşmaları tek kelimeyle saygıya değerdi. Her iki şarkıda bir Kerem Görsev'in eline mikrofonu alıp dinleyenlerle kısa muhabbetler yapması, Kağan Yıldız ve Ferit Odman'ı haklı olarak öve öve bitirememesi çok ayrı parantezler açılıp, saygı duyulacak bir şeydi.
Indie ve rock müzik formundaki davulcuların keskin, yumuşak kenarları olmayan davulcularına alıştığımız için bir caz davulcusunu canlı izlemek bana çok şey kattı. Şarkının kendi iç yapısına göre davulu bu kadar güzel kullanan Ferit Odman gözümde çok üst kademe yerlere yerleşmiştir. Bundan sonraki hayatımda bu konularla ilgili bir muhabbetin içinde bulursam adını sık sık anacağım. Şarkı içinde o gerçek hissiyatı yaratmak için seri bir şekilde baget değiştirdi. Bazen bagetleri bırakıp eliyle ritm tuttu. Kasnak ve bagetleri bir arada kullanarak şarkıya eşlik ettiği kısımlar çok iyidi. Ayrıca, şarkılar hareketli giderken hızlı ama yumuşak geçişleri çok kıvamında yapması çok etkileyiciydi.
Kağan Yıldız ise gördüğüm, dinlediğim en iyi basçılardan biridir. O kadar iyidir ki; bir şarkıda hala nasıl çaldığını anlamadığım bir şekilde müthiş bir solo atıyordu; ve şarkı devam ederken Kerem Görsev bir anda piyanosunun başından kalktı ve önünde eğildi. Şarkı bittiğinde ise "Kağan benim bestemi benden daha iyi çaldı." diyerek onu tebrik etti. Kağan Yıldız'ın bu reaksiyon karşısındaki şaşkın ve mütevazi görüntüsü ise gözümün önünden hiç gitmiyor.
Dün gece konserde en etkilendiğim eserler Respect ve V8'di. Kerem Görsev, Ferit Odman ve Kağan Yıldız gerçekten çok değerli müzisyenlerdir. Bu ülkede müzikle dinleyici ya da müzisyen olarak ilgilenen insanların bilmesi, tanıması gereken isimler olduğuna inanıyorum. Hep müzikle kalsınlar.
Dün geceki güzel konser, imzalı cd'lerimiz ve yazıda detaylı anlatamadığım kadar derin düşünceler için teşekkürler...
* * *
Kerem Görsev - NTV Çalışma Odam (Kerem Görsev'i daha yakından tanımak(sevmek) için... )
Sonraki Konser: Fatih Erkoç & Kerem Görsev Trio | Biletix
22 Ekim 2012 Pazartesi
Kutsal Buluşma: ARS LONGA
![]() |
| Ars Longa |
Cumartesi akşamı çok keyifli bir konser izlemeye gittim. Dunia, Bağımsız Festival etkinliğinin ikincisini düzenledi. 16 Ekim ile 21 Ekim arasındaki etkinlikte Ahmet Beyler, Marta, Drama, The Birdcage, Esas Çocuk, Ara, Nihil Piraye, Deli Gömleği, Rete Pegz, Eskiz, Düz Mantık, Kutu, Ars Longa, Sapan, H.İ.S., Peygamber Vitesi, Burhan Özfaturalar ve Anal Ok Orkestrası, Umut Adan sahne aldı. Maalesef etkinlikten çok geç haberim olduğu için diğer konserleri kaçırdım. O yüzden biraz üzgün olduğumu belirtmek isterim.
Yazının teması Ars Longa'yı yazmadan önce Dunia'dan bahsetmek istiyorum. Daha önce Dunia'ya bir kere gitmiştim. Bunun benim eksikliğim olduğunu kabul ediyorum. Drama konseri ikinci katta sağ tarafta yapılmıştı. O sahne düzeni alışılmışın dışında ama samimi gelmişti. Bağımsız Festival için ikinci kata çıktığımızda herkesin normal oturma düzeninde oturduğunu görünce acaba festival iptal mi diye düşündüm. Sonra çatı katından inen ve çıkan insanları görünce oraya çıkıp hayatımda gördüğüm en güzel konser alanlarından biriyle karşılaştım. Gerçekten başka bir dünya varmış. O gün Dunia ile ilgili bir şeyden çok emin oldum. Bir Kadıköy'lü olarak Kadıköy'de Dunia gibi bir yerin olması beni çok mutlu etti ve etkiledi. O yüzden Dunia'ya daha çok gideceğimi, orayla ilgili sık sık bir şeyler paylaşacağımı eklemek istiyorum.
* * *
Kutsal Buluşma: Ars Longa
O gece izlediğim üç grup arasından Ars Longa'yı seçmemin özel bir sebebi var. O gün Dunia ile çok iyi bütünleştiğini ve çok keyifli bir konser verdiklerini söylemek lazım. Beni yazının temasına iteleyen şeyde o geceki performanslarıdır.
Ars Longa yeni bir grup değil. Çok uzun bir geçmişleri var. Stüdyo Frekans zamanlarından hatırlıyorum. Şimdikinden daha ölü olduğunu düşündüğüm Indie zamanlarında rüzgar gibi esen bir gruptu. Sonra bir duruldular, kaybolur gibi oldular. Sonra birden yeniden ortaya çıktılar. Peyote'de grup tanıtımlarında şöyle bir tanıtım yazısı ile:
“Sanatçı güzel şeylerin yaratıcısıdır. Sanatı açığa çıkarıp sanatçıyı gizlemek, sanatın amacıdır” sözünü kendine şiar edinen Ars Longa, gençliğini mumu Peyote’de söndürerek, Myspace’in yükselme ve gerileme dönemlerini izleyerek ve her daim rock geleneğinin dekadansa düşkünlüğünü onaylayarak geçirdi. Şimdi, olgunluk döneminde en büyük gailesi, önce raflarda, sonra akıllarda ve bittabi kalplerde çok özel bir yere sahip olacak o büyük albümü yapmak. Yapamazsa da bahanesi hazır: vita brevis!
Ars Longa, Dunia'da çok güzel bir akustik konser verdiler. Dertlerinin "vita brevis!" olduğunu açık açık görebildim o akşam. Tüm grubun oturarak, birbirlerine olan eşit mesafelerdeki ruhsal dizilişleri ve onları dinleyenlerle arasındaki katları sıfıra indirmesi olayın en önemli boyutuydu. Dinleyenlerle kısa kısa muhabbet ettiler. "Şimdi bir cover çalıyoruz!" diyerek geçmek ile dinleyenlerle muhabbet etmek arasında çok anormal bir hissiyat vardır. Canlı müzik dinlemenin en keyifli yanlarından biriside bu iletişimdir. Canlı müzik dinlerken evimizde, otobüste dinlediğimiz müzikleri canlı dinlemenin keyfinin yanı sıra, o müzikleri yapan insanların nasıl biri olduklarını, nelerden bahsettiklerini, sıradaki şarkının neden bu dünyada var olduğunu öğrendiğiniz anlara tanık olursunuz. Canlı müzik dinleyici ile müzisyenlerin buluştuğu kutsal bir andır.
Bu konuyla ilgili daha önce Sanatta Tasarlama Kabiliyetini Zorlamak yazısında Korhan Futacı'nın sözlerine yer vermiştim. Tekrar Korhan Futacı'nın sözlerini alıntılamak istiyorum.
Korhan Futacı: Ben Hep şeye inanıyorum; hakikatten içten bir müzik yapılan bir mekânda, kendini o işe adamış insanların çaldığı bir mekânda sesten öte durumların ortaya çıktığına inanıyorum. Ve insan vücudunun da zihninin de, bilincinin de, sadece kulaklarıyla değil yani bütün vücuduyla bunu algıladığını düşünüyorum.
O gece Ars Longa, Dunia ve dinleyici arasındaki kutsal buluşma tam olarak böyle bir şeydi. Bu yazıda tarif etmeye çalıştığım ama belki de tarif edemediğim sesten öte durumları özeti bu şekildedir. Twitter üzerinden Ars Longa akustik performanslara devam edeceğini söyledi. Bizde Ars Longa'ya kaldığı yerden devam ederken, bir daha durmamaları, aynı samimi ve içtenlikle yollarını devam etmelerini istiyoruz. Dunia'yı daha sık anmak, Ars Longa gibi gruplara yer vererek, duruşlarını hiç zedelemeden Kadıköy'ün samimiyetini yansıtmaya devam etmelerini istiyoruz. Çok şey istemiyoruz.
Ars Longa'nın dediği gibi;
vita brevis!
***
24 Eylül 2012 Pazartesi
Beirut İstanbul Konseri 2012
Öncelikle Beirut'un Kuruçeşme Arena'da "sold out" yapamayacağına inanıp, tipik bir Türk olarak bileti son dakikada alma hastalığından müstarip olduğumu söylemeliyim. Ancak konserden 3 hafta önce, "verilen davetiyelerle de birlikte" yaklaşık 10.000 bilet kesilebilmesi pek de tahmin edilebilir bir olay değildi haliyle. Neyse ki son dakika golüyle, son güne biletlerimizi ayarlayıp, konsere iştirak edebildik.
Caanım Ortaköy trafiği sayesinde ilk 15 dk.'yı kaçırdığımız için hem ilk 2-3 parçayı dinleme, hem de ön taraflarda olma şansını kaçırmış olduk. Mekanın "Sahne Önü" diye tabir edilen kısmının sol taraflarından uygun bir yere kaynak olmaya çalışırken, grup sahnede hitlerini art arda çalmaya başlamıştı bile. Kuruçeşme'nin o eşsiz manzarasıyla birlikte, bildiğimiz o samimi, içten Beirut melodileri nihayet kulaklarımızda tınlıyordu.
En son 5 sene önce Radar Live Festivali'yle ülkemize gelen Zach Condon ve ekibi eskisi gibi az bilinir bir grup değildi artık. Geçen bu 5 sene onlara fazlasıyla popülerlik ve olgunluk katmıştı tabii. Tüm bunların yanında mekanı hınca hınç dolduran 10.000'e yakın bu kitlenin tamamı da Beirut kitlesi değildi tabii ki. Ve çoğu konserde karşılaştığımız problemler burada da karşımıza çıkmıştı. Konser sırasında mütemadiyen bir şeyler yiyip, içip, sohbet eden o güruh yine iş başındaydı! Sonradan dahil olarak zaten 1-0 yenik başladığımız konser maceramız, bulunduğumuz her noktada oluşan gereksiz sohbetler sayesinde art arda kalemize giren gollerle devam ediyordu.
Tabii ki her şey o kadar da kötü değildi. Ukulele, trompet, akordeon, saksafon gibi enstrümanların eşsiz melodileri eşliğinde, yıllardır izlemek istediğim Beirut karşımdaydı... Sadece beklentiyle gidilen bu gibi konserlerde oluşan her olumsuz şeye insan biraz daha fazla tepki veriyor sanırım. Yaklaşık 1.5 saat sahnede kalan grup, toplamda 2 kere bis yaparak güzel bir jest yaptı bizlere. (Bu güzel jesti de şu tweetle pekiştirdiler.)
Uzun bir turnenin sonunda burada olmalarıyla da doğru orantılı olarak grup biraz isteksiz gibi geldi bana. İsteksizden ziyade yorgunlardı tabii. Ama tüm bunların sonunda düşününce şu sonuca ulaştım ki; ben Beirut'un albümlerdeki, kliplerdeki halini daha çok seviyormuşum.
Olsun, sen yine gel Beirut!
Not: Telefonumun bozulması sebebiyle çektiğim fotolar ulaşılmaz bir hal almıştır. O sebeple elimizde kalan en iyi fotoları paylaşıyorum.
Caanım Ortaköy trafiği sayesinde ilk 15 dk.'yı kaçırdığımız için hem ilk 2-3 parçayı dinleme, hem de ön taraflarda olma şansını kaçırmış olduk. Mekanın "Sahne Önü" diye tabir edilen kısmının sol taraflarından uygun bir yere kaynak olmaya çalışırken, grup sahnede hitlerini art arda çalmaya başlamıştı bile. Kuruçeşme'nin o eşsiz manzarasıyla birlikte, bildiğimiz o samimi, içten Beirut melodileri nihayet kulaklarımızda tınlıyordu.
En son 5 sene önce Radar Live Festivali'yle ülkemize gelen Zach Condon ve ekibi eskisi gibi az bilinir bir grup değildi artık. Geçen bu 5 sene onlara fazlasıyla popülerlik ve olgunluk katmıştı tabii. Tüm bunların yanında mekanı hınca hınç dolduran 10.000'e yakın bu kitlenin tamamı da Beirut kitlesi değildi tabii ki. Ve çoğu konserde karşılaştığımız problemler burada da karşımıza çıkmıştı. Konser sırasında mütemadiyen bir şeyler yiyip, içip, sohbet eden o güruh yine iş başındaydı! Sonradan dahil olarak zaten 1-0 yenik başladığımız konser maceramız, bulunduğumuz her noktada oluşan gereksiz sohbetler sayesinde art arda kalemize giren gollerle devam ediyordu.
Tabii ki her şey o kadar da kötü değildi. Ukulele, trompet, akordeon, saksafon gibi enstrümanların eşsiz melodileri eşliğinde, yıllardır izlemek istediğim Beirut karşımdaydı... Sadece beklentiyle gidilen bu gibi konserlerde oluşan her olumsuz şeye insan biraz daha fazla tepki veriyor sanırım. Yaklaşık 1.5 saat sahnede kalan grup, toplamda 2 kere bis yaparak güzel bir jest yaptı bizlere. (Bu güzel jesti de şu tweetle pekiştirdiler.)
Uzun bir turnenin sonunda burada olmalarıyla da doğru orantılı olarak grup biraz isteksiz gibi geldi bana. İsteksizden ziyade yorgunlardı tabii. Ama tüm bunların sonunda düşününce şu sonuca ulaştım ki; ben Beirut'un albümlerdeki, kliplerdeki halini daha çok seviyormuşum.
Olsun, sen yine gel Beirut!
Not: Telefonumun bozulması sebebiyle çektiğim fotolar ulaşılmaz bir hal almıştır. O sebeple elimizde kalan en iyi fotoları paylaşıyorum.
16 Eylül 2012 Pazar
RHCP konseri, LED'ler ve Sınıf çelişkisi: "Artık konsere de gidilmez"
Mabbas, RHCP konseri sonrasında led ekranlar için şuna benzer bir açıklama yapmıştı: "Dünya'nın her yerinde led'ler var artık, led ekran olmayan konser bulamazsınız." Eyvah!
RHCP konseri sonrasında yaşananlar halen taze olsa gerek, bir çok kişi organizasyondan ciddi anlamda şikayetçi. Konsere gidenler tepkilerinde kesinlikle haklılar, organizasyon tam anlamıyla sınıfta kaldı. Bu organizasyon ibretlik bir case olarak öğrencilere pek alâ aktarılabilir. Ancak konser sırasında benim canımı sıkan başka bir nokta oldu ki; organizasyon probleminden çok daha önce gelen, çok daha gerçek olan şey: LED ekranlar. Organizasyonel hatalar düzeltilebilir ancak led ekranların meşrulaşması ve o meşrulaşmanın getirdiği sosyal dönüşümler değiştirilmez, değişilmez.
Tool ya da Radiohead'in herhangi bir konserini devasa led ekransız düşünebilir misiniz? O devasa led'leri günümüz konserlerinden aldığınızda, geriye konserin atmosferi adına ne kalır ki? Post- modernleşen insan, konsere sadece canlı performanslar için gitmiyor kuşkusuz, insan yaratılan o gerçek üstü atmosferi deneyimlemek ya da anlamak için de konserde bulunmak istiyor. Yaratılmaya çalışan bu gerçek üstü ortam, bir şarkının salt melodiden geçmediğini de ortaya çıkarıyor kuşkusuz. İnsanlar "Transmedia storytelling" kavramının bir benzeri yaşanıyor artık konserlerde. Artık mesaj sadece enstrüman ve müzisyenler üzerinden gelmiyor, farklı unsurlar da işin içerisinde. Bahsettiğim bu çerçeve içerisinde, led'ler oldukça önemli bir yere sahip kuşkusuz. O atmosferin olmazsa, olmazı...
Ancak led ekran kullanımları son zamanlarda amacından sapmakta sanki, bir nevi led'ler için de, atom enerjisinin atom bombasına dönüşüm süreci yaşanıyor. Günümüz konserlerin bir çoğunda led'ler bir atmosfer unsurundan çok, daha çok seyirciyi konsere çekmenin bir unsuru olarak kullanılmakta. Al sana amacından uzaklaşan bir icat daha... Daha doğrusu uzaklaştırılan bir icat daha. Sahnenin iki yanına yerleştirilmiş kocaman led'ler ve bir alana tıkıştırılmış binlerce insan...
Oysa yukarıda da bahsettiğim gibi, konserler artık sadece konser değil, bir deneyim (yoğunlaş deneyim ekonomisi), bir ritüel, bir ihtişam... Sen böylesine büyüleyici bir alanı, devasa LED'ler ile daha çok kişiye sunduğunu düşünüyorsun. Kusura bakma "bok ediyorsun" aslında sen. O arkada kalan 'ucuz' insanların görmesi ya da deneyimlemesi için sağlamaya çalıştığın "şey" artık konser değil, ritüel değil, hele insanlık hiç değil!
O sahnenin yan taraflarına yerleştirilen Led'ler bir yandan konserin atmosferini yok ederken bir yandan ise konser alanlarındaki sınıfsal uçurumların daha da artmasına sebebiyet veriyor. Sınıfsal uçurumlar mı? Neredeyse alfabedeki tüm harflerin biletlerin ya da konser alanlarının sınıflandırılması için kullanılması sana bir şey ifade etmiyor mu? Amacından uzaklaşılarak kullanılan Led'ler sınıfsal çelişkileri konser alanlarında bile yüzümüze yüzümüze vuruyor. 70 liralık bilet alan bir kişinin, bir konseri deneyimleme şansı iğne kalınlığında müzisyenler, boğuk sesler ve bir ekrandan gelen sahneye dair görünen görüntülerden dahası değil artık
Birisi bana sahnedeki müzisyenlerin iğne kalınlığında gözükmesini açıklayabilir mi? Ama Led'ler olmasın cevap lütfen, zaten Led'ler yüzünden o müzisyenler iğne kalınlığında ya! Ve yine Led'ler sayesinde 150 Liralık sahne önü biletleri 500- 600 Lira civarında ya!
Sınıfsal eşitsizlik hiç bu kadar görünür kılınmamıştı. Sanki birileri "senin ancak ve ancak hak ettiğin yer bu alandan ibaret" diyor. Burada yaşamalısın, burada tüketmelisin diyor... İnsanın belki de özü olan tınıları burada dinlemelisin. Özümüzden hangi ara bu kadar uzaklaştık be arkadaş? Müziğimizden hangi ara bu kadar uzaklaştırıldık?
Konser çıkışında birisi şöyle diyordu, ne de haklı diyordu: "Artık konsere de gidilmez"
RHCP konseri sonrasında yaşananlar halen taze olsa gerek, bir çok kişi organizasyondan ciddi anlamda şikayetçi. Konsere gidenler tepkilerinde kesinlikle haklılar, organizasyon tam anlamıyla sınıfta kaldı. Bu organizasyon ibretlik bir case olarak öğrencilere pek alâ aktarılabilir. Ancak konser sırasında benim canımı sıkan başka bir nokta oldu ki; organizasyon probleminden çok daha önce gelen, çok daha gerçek olan şey: LED ekranlar. Organizasyonel hatalar düzeltilebilir ancak led ekranların meşrulaşması ve o meşrulaşmanın getirdiği sosyal dönüşümler değiştirilmez, değişilmez.
Ancak led ekran kullanımları son zamanlarda amacından sapmakta sanki, bir nevi led'ler için de, atom enerjisinin atom bombasına dönüşüm süreci yaşanıyor. Günümüz konserlerin bir çoğunda led'ler bir atmosfer unsurundan çok, daha çok seyirciyi konsere çekmenin bir unsuru olarak kullanılmakta. Al sana amacından uzaklaşan bir icat daha... Daha doğrusu uzaklaştırılan bir icat daha. Sahnenin iki yanına yerleştirilmiş kocaman led'ler ve bir alana tıkıştırılmış binlerce insan...
Oysa yukarıda da bahsettiğim gibi, konserler artık sadece konser değil, bir deneyim (yoğunlaş deneyim ekonomisi), bir ritüel, bir ihtişam... Sen böylesine büyüleyici bir alanı, devasa LED'ler ile daha çok kişiye sunduğunu düşünüyorsun. Kusura bakma "bok ediyorsun" aslında sen. O arkada kalan 'ucuz' insanların görmesi ya da deneyimlemesi için sağlamaya çalıştığın "şey" artık konser değil, ritüel değil, hele insanlık hiç değil!
O sahnenin yan taraflarına yerleştirilen Led'ler bir yandan konserin atmosferini yok ederken bir yandan ise konser alanlarındaki sınıfsal uçurumların daha da artmasına sebebiyet veriyor. Sınıfsal uçurumlar mı? Neredeyse alfabedeki tüm harflerin biletlerin ya da konser alanlarının sınıflandırılması için kullanılması sana bir şey ifade etmiyor mu? Amacından uzaklaşılarak kullanılan Led'ler sınıfsal çelişkileri konser alanlarında bile yüzümüze yüzümüze vuruyor. 70 liralık bilet alan bir kişinin, bir konseri deneyimleme şansı iğne kalınlığında müzisyenler, boğuk sesler ve bir ekrandan gelen sahneye dair görünen görüntülerden dahası değil artık
Birisi bana sahnedeki müzisyenlerin iğne kalınlığında gözükmesini açıklayabilir mi? Ama Led'ler olmasın cevap lütfen, zaten Led'ler yüzünden o müzisyenler iğne kalınlığında ya! Ve yine Led'ler sayesinde 150 Liralık sahne önü biletleri 500- 600 Lira civarında ya!
Sınıfsal eşitsizlik hiç bu kadar görünür kılınmamıştı. Sanki birileri "senin ancak ve ancak hak ettiğin yer bu alandan ibaret" diyor. Burada yaşamalısın, burada tüketmelisin diyor... İnsanın belki de özü olan tınıları burada dinlemelisin. Özümüzden hangi ara bu kadar uzaklaştık be arkadaş? Müziğimizden hangi ara bu kadar uzaklaştırıldık?
Konser çıkışında birisi şöyle diyordu, ne de haklı diyordu: "Artık konsere de gidilmez"
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










.jpg)














