9 Mayıs 2011 Pazartesi

Müzik Grupları İçin Sosyal Medya


Dredg'in son albümündeki tüm gelişmeleri neredeyse Twitter'dan takip ettik. Müzik gruplarının kişisel siteleri artık demode olmak üzere. Google'dan x grubu aratırken bile "X Myspace" diye aratıyoruz. O kadar uçsuz bucaksız bir alan ki; grupların tüm hareketlerini an be an takip edilebilir duruma getirilebiliyor. Kişisel olarak bu takip çok sıkıcı ve kötü olsa da Müzik Grupları için tam tersi etki yaratabilir. Mesela "Gevende" Blog adresinden tüm yaşadıklarını bir dönem aktarmıştı. (Gevende'nin Blog'una Işınlan)

Bir kaç gün öncede "Vera" nın Myspace'inde kameranın mümkün olduğunca aktif kullanıldığına şahit oldum. Beste oluşum aşamaları, festivale yolculukları, geyik muhabbetleri vs. Kamera adeta grubun bir elemanı gibi olmuş. (Vera Myspace'e Işınlan)

Tabi her işin bir prosedürü var. Sosyal Medya'da kendi içinde artık bir sektör desek yalan olmaz. Sosyal Medya'yı aktif kullanacağız diye bin beş yüz seksen iki tane link oluşturmak bir grup için bilgileri güncel tutumak adına tehlike olabilir. 

Sosyal Medya'yı oluşturan siteler arasındaki eşleştirmeler ise can kurtaran gibi adeta. Twitter'da yazıyorsun, her yere düşüyor. Ala!

Öyle bir giriş yazısı kıvamında Müzik Grupları için Sosyal Medya yazımız olsun istedim. Bir Baba Indie'nin bu konuda yazacak çok şeyi olabilir.

Sosyal kalın!

HAFTANIN ŞARKISI | Ours - Black

2 hafta önce Vecihi bir gruptan, bir adamdan bahsetmişti şuralarda... İşte o grubu, o adamı yaklaşık 1 aydır dinliyoruz.

Fazla dozunu kaçırmadan albüm albüm dinleyerek, hazmetmek lazım dedik öncelikle. İlk 3 albüm ve sonrasında solist Jimmy Gnecco'nun solo albümüne kadar uzandık sindire sindire... Anlıyorduk ki her albüm ayrı ayrı tatlar içerip, ayrı ayrı hitler çıkarıyordu. Ancak bu 1 ay içerisinde ''takılıp kalınan şarkılar'' sıralamasında açık ara şampiyonluğu bağıra bağıra göğüsleyen 2008 çıkışlı Mercy (Dancing For The Death Of An Imaginary Enemy) albümünden Black oldu.

En azından ben sevdim, siz de sevebilirsiniz gibi gibi...

[Kestik...]






8 Mayıs 2011 Pazar

16. Roxy Müzik Günleri

Help! The Captain Threw Up | Experimental-Post Rock
Roxy Müzik Günleri 16. yaşında. Her sene amatör grupların başvuruda bulunup, aralarından 10 tanesinin seçici jüri tarafından değerlendirilip Roxy'de sahne alması sağlanıyor. Final gecesinin ardından da ödül töreni yapılıyor. Bildiğimiz bir yarışma ve prosedürleri. 

Roxy'i diğerlerinden ayıran önemli özelliği istikrarıdır. Diğerleriyle kıyasladığımızda Müzik alemine daha kalıcı gruplar ve isimler bırakmasıdır. Nekropsi, Dorian, Hayko Cepkin, Aylin Aslım vs.

Roxy Müzik Günlerinde dikkatimizi iki senedir çeken bir şeyler var. Finallere genellikle işte albüm ve pazarlama sürecinde tabir-i caizse gideri olan grupları veya isimleri taşırlar. Geçen sene On Your Horizon'u gördüğümüzde "vay be Roxy bu olguyu yıkıyor" diye iç geçirdik. Akabininde On Your Horizon 3. olarak bitirdi. Indie kültürü adına oldukça sevindirici bir haberdi bu; Zira On Your Horizon'da bu başarısının ardından kendini bir çok etkinlikte gösterdi. Özünü koruyarak ve ilerleyerek. 

Bir Baba Indie olarak bu sene ki Finalistlere baktığımızda yine bir Experimental-Post Rock grubunu finalde gördük. Oldukça sevindik. Peyote'den takip ettiğimiz, ismini sürekli duyduğumuz Help! The Captain Threw Up bu seneki finalistlerden biri. Bir Baba Indie olarak sevdiğimiz, dinlediğimiz Help! The Captain Threw Up'ı finallerde desteklemeyi borç biliriz. 13. Mayıs akşamında ilk üçte isminin Roxy'de yankılanacağına inanıyoruz. 

Bir Baba Indie | Indie Blog



 

6 Mayıs 2011 Cuma

Beirut'tan yeni albüm geliyor!

Geçtiğimiz aylarda Arcade Fire, The National, Twin Sister gibi gruplarla turlayan Beirut, yeni albümünün çıkış zamanıyla ilgili de bir şeyler söylemeyi ihmal etmedi.

Tarihi tam belli olmamakla birlikte bu yaz çıkacağı açıklanan yeni albümün haricinde Zack Condon, tabiki yine boş durmuyor ve Bombay Beach isminde çekilen belgesel tadındaki bir filme de katkıda bulunuyor(muş).

http://bombaybeachfilm.com


Bombay Beach // Trailer from Alma Har'el on Vimeo.

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Grizzly Bear - Bir mektup var!

Bir "kişiden" mektup geldi. Mektubun ilk kelimesi delilikti, sonra heyecanla okuduk. Çok beğendim mektubu. Ben bu deliliği, mektubu çok sevdim. Sizinle de paylaşmak istedim.

"Bu deliliği yapan sadece ben miyim acaba diye merak ettiğimden kaleme alındı aslında bu yazı. Deliliğin özü şudur: Youtube ve türevi herhangi bir video sitesini açmak, akla o anda gelen bir kelimeyi –mümkün mertebe İngilizcesi bilinecek- arama butonuna yazmak, karşına çıkacakları heyecanla beklemeye koyulmak. Yüzde 80 ihtimalle en abidiğinden tonlarca video bizi bekliyor olacak. Artık bize düşen aralarından 6. hisse ve Yaradana sığınıp şaheser müzisyenleri yakalamak.
Bilmiyorum kaçıncı denememde karşıma çıktı Grizzly Bear. Hatta karşıma çıkmalarına vesile olan sözcüğü bile hatırlamıyorum şimdi. Onlara dair ilk hatırladığım “Ready, Able” adlı sonradan, hayatımın 100 şarkısı listesinde ilk 10’da yer edecek şarkının klibi. İlk izlediğimde tam olarak ne gördüğüme anlam verememiş, sonrasında defalarca izleme gereği hissetmiştim. Şarkının arkasında yürüyen, o insanın içini bir tekinsizlikle dolduran melodi yaratıcı bir görsellikle birleşince aksini yapmak imkânsızdı sanırım.
Arkasından gelen onca tesadüfle, her arayışta karşıma çıkan farklı bir şarkısıyla “Tanrım bu grubu dinlemek kaderim mi?” sorusunu bana sordurttu sevgili Grizzly Bear. Önce “A Take Away Show” serisinde Beirut’un sevimli solisti Zach’ın bir bar kapısında çakırkeyf söylediği Knife’la yeniden karşıma çıktılar, aradım taradım şarkının aslını aynı programda kendilerinden dinledim. Sanırım her şey o gün başladı. O utangaç gülümsemeler, biz burada yol ortasında şarkı söyleyerek nasıl bir dingillik yapıyoruz Tanrım bakışları, grupla aramdaki o duygusal bağın en güçlü ilmeği oldu. Sonrasında bilmem hangi deneysel sebeple “Slow Life”a ulaştım. (Dadafon’un Slow Day’ini keşfetmem de bu zamana rastladığına göre anahtar kelime slow’muş demek) Aynı gün içerisinde bulabildiğim tüm şarkıları bilgisayarımdaydı ve ben muhtemelen çok az insanın bildiği şahane bir grup keşfetmiştim. Evet, ne dediğinizi duyar gibiyim. Evet, iyi müzisyen bulmak sanıldığı kadar kolay değil. Evet, iyi müziğe ulaşmak için gidilecek en garip yol bu.

Neyse biz gruba dönelim…
İşe herkes gibi başlamış bir Indie grubu var karşımızda. Aslında yaptıkları müziğe “indie” deyip kenara çekilmek pek uygun düşmez. (Neo folk, hatta experimental folk post rock gibi afili adları da önerebiliriz.) Broklyn menşeli grubumuz iki yakın arkadaşın (Edward Droste-Christopher Bear) evde yaptıkları kayıtları piyasaya sunmaya karar vermeleriyle kuruluyor. Sonrasında grup Chris Taylor ve Daniel Rossen’ı da yanlarına alarak hâlihazırdaki durumunu alıyor. Toplamda 3 albümleri mevcut. Horn of Plenty, Yellow House ve Vecatimest. Ben işe “Vecatimest”ten başlamanız taraftarıyım.
Ayrıca grubun gitaristi Daniel Rossen’in gruba katılmadan önce temellerini attığı projesi Department of Eagles göz atılması gereken önemli bir diğer grup. Onu nasıl keşfettiğim de ayrıca ilginçtir ya neyse onu da sonra anlatırım.

Bilahare göz atılması gereken röportaj (İngilizcesi iyi olan bize de çevirsin bi zahmet): http://www.prefixmag.com/features/grizzly-bear/not-your-average-neo-folk-band/12450/
En önce izlenilmesi gereken klip: http://www.youtube.com/watch?v=Jjy2P0MSVlo

OST için seyredilmesi gereken filmler (konuyu bilmiyorum Grizzly Bear’ı görünce yapıştırıverdim):
Jack Goes Boatin: http://www.imdb.com/title/tt1278379/ (bir tutam GB),
Blue Valentine: http://www.imdb.com/title/tt1120985/ (Bak bunda bolca var)

29 Nisan 2011 Cuma

Peter Bardens gibi Ölmek

Hayatı ikiye bölüp, manevi huzur-maddi esaret kıyaslamaları içerisinde sürüklenip gidiyorum. Hatta bir çok kişide bu yönde gidiyor. Kafamız oldukça karışık. İki dünya arasındaki bu uçurumda dalgalanmak kadar acı veren bir hissiyat yok. Sabah trafiğinde robot misali etrafı gözlemleyen insanları görmek keyifli değil. 

Bazen gözüm reklam tabelalarına takılıyor. Şaşırıyorum. Ne kadar çok reklam var. Hayatımın bir dönemini bankacı olarak geçirdiğimden çeşitli "Pazarlama" tekniklerini görüyorum. Sonra tüketmek, tüketmek, tüketmek. Her şeyi tüketmemizi istiyorlar. Her şeyi tüketirken kendimizi de tüketmemizi emrediyorlar. İnsanlar farkında değiller. Benliklerini, hayatlarını anlamlandıran bir kaç ufak şeyin başka birileri tarafından çalındıklarının farkında değiller. 

Hep bir med-cezir içinde tıpkı aynı durumda olan binlerce insan gibi beklentilerim ve hayatın sürüklediği noktaları düşünüyorum. Aynı iş yerindeki yan masamda oturan 45 yaşındaki kadınla, hemen arkamdaki 21 yaşındaki kızın hayat ve beklentileri üzerine derin düşünceler dalıyorum. Az ötede duran diğer 23 yaşındaki başka bir kızın kendine "hedef" olarak belirlediği "ünvan" zırvalığı ve davranışlarına gülüyorum. Bu saydığım insanların tüm gün düşündükleri şeyler ise daha komik. Mesela hadım etme yasasının haber bültenlerine düşmesiyle Ereksiyon mu? o ne? sorularını biraz utanarak, biraz yüksek sesle aralarında konuşması kadar garip bir şey olamaz. "Ha ha ha Direksiyon hani E ile başlıyor" Hmm ne acaba? çok şaşırdım şimdi bak. Nasıl da merak ettim. Sonra başka bir haber daha düşer gazetelere, "Gülben Ergen boşanıyor" "Allah allah ya nasıl olur.", "Ee tabi o kadar dansçı kız falan..." ve bir başka haber, bir başka haber, başka, haber,h,b,r,e.... 

Herkesin bir dünyası var elbette. Çokta umurumda değiller ama beni düşündüren tek şey Peter Bardens. Camel'in klavyecisi. Rahmetli Bardens. Üstad Bardens. 70'ler diyince aklıma gelen ilk isim Bardens. Never Let Go'daki ses tonu hep aklıma olan Bardens. 

Mezarlıklar, mezar taşları, soğuk, buz gibi mezar taşları. Şu yukarıdaki resme bakınca, tüm mezarlık, ölüm, cennet, cehennem algılarım değişiyor. Kendimle yüzleşmeye çalışıyorum. Alış-veriş merkezlerinde, güzel bir "x coffee" de yaşlanarak, çocuğum için sadece "Baba", yeğenlerim için sadece "Amca", iş arkadaşları (iş arkadaşı kadar saçma bir tanımlama yok ya neyse) için "Mehmet Sinan Bey", Annem için "Oğul", Sevgilim için "Aşk" falan... Ne kadar rutin bir tanımlama ve yaşlanma gidişatı.

Bu rutin anlayışı kırmak için ise gerçekten bizi biz yapan bu manevi huzur maddelerini diğer hayatın önüne geçirmek gerekiyor. Müzik ise müzik, resim ise resim, x ise x... Bize bu Dünya'yı tüketmek ne kazandırır gerçekten bilmiyorum. Algılamakta zorluk çekiyorum. Narsist Kişilik Bozukluklarında artışlar muhtemelen çoğalmıştır. Çünkü; sistem bunu istiyor. Bizi Peter Bardens değil Ali Ağaoğlu olmaya zorluyor. Üsküdar-Çamlıca'daki Çakaldağı mezarlığına giderseniz Ağaoğlu Aile Kabristanına mutlaka bakın. Ağaoğlu MyTower'ın Cennet/Cehennem kombinasyonu. 

Geçen haftaki doğum günümden aklımda kalan tek şey, yakın çevremin ve arkadaşlarımın hep müziğe vurgu yaparak doğum günümü kutlamalarıydı. Ayrıca aldığım 3 adet hediyenin 2 si müzik ile ilgiliydi. İnsanlar gözünde şirketteki ünvan ve pozisyonumu unutarak (-mutluluk verici) müzisyen olma gayretindeki Mehmet Sinan Güvenç'e vurgu yapmaları gerçekten en büyük hediyeydi. 

Peter Bardens öldü. Syd Barett öldü. Andrew Latimer için endişeliyim; zira David Gilmour ve Robert Fripp içinde; ve diğer tüm müzisyenler içinde. Fakat daha geniş düşününce üzülmek yerine Never Let Go dinliyorum. O gittiği yerde mutlu oluyor. Mezar taşına kazınmış notalar bile onun ruhunu dimdik ayakta tutuyor. Her aklıma gelişinde Syd için "mükemmel adam" tanımlamaları yapıyorum. Düşünüyorum, düşündürüyorlar. 

Çok fazla karmaşıklaştırmadan noktalamak istiyorum. İkiye bölünmüş hayatlar içerisinde Muhteşem Yüzyıl izleyip ölmek yerine, en kötü ihtimalle La Minör başlangıçlı bir besteyle ölmek daha keyifli olabilir. En azından bir sonraki kuşaklar adına, hatırlanmak maksadıyla. 

Nokta.

28 Nisan 2011 Perşembe

Ours ya da Jimmy Gnecco


Son zamanlarda en çok dinlediğim grupların başında Ours geliyor. Yol, ev, araba, bilgisayar, metrobüs vs. artık müzik dinlemek için nereyi bulursam, dinlediğim tek grup Ours oldu. Bu arada unutmadan yazmak istediğim nokta şudur ki; Ours'un toplamda 3 albümünün olması ve benim sadece 2001 çıkışlı ilk albümlerini dinleyerek manyaklaşmam.
Diğer 2 albümünü dinledikten sonra nasıl bir durumda olacağımı şimdilik kestiremiyorum, her neyse post'un konusu benim psikolojik durumum değil.

Ours'u bir kaç cümleyle tarif etmek gerekirse; herhalde dinlediğim en iyi erkek vokallerinden biri olan Jimmy Gnecco adlı adamın solisti olduğu grup diye tanımlayabilirim. Hatta biraz daha iddialı olacak olursam, Jimmy Gnecco için dinlediğim en iyi erkek vokali bile diyebilirim.

Bu adamı hangi kelimeyle anlatacağımı ya da nasıl cümlelere dökeceğimi bilmiyorum. Bir insanın sesi birbirinden tamamen zıt tonlarda bile bu kadar güzel çıkamaz. Tam bir 'kedi canını senin' hadisesi.

Ours'u Jimmy Gnecco'dan bağımsız olarak değerlendirecek olursak, melankolik bir hardrock grubu diyebiliriz. Hard Rock tarzını icra etseler bile farklı denizlerde yüzebiliyorlar. Progresif, Folk, Ambient gibi farklı tarzları bol bol icra edebiliyorlar ancak icra edebilmelerinin de ana sebebi Jimmy Gnecco. Gerçekten vokal performansı ile, çok sıradan grupları gözünüzde efsane mertebesine ulaştırabilir.

Bir post yazarken ilk defa bu kadar zorlandım, belki de yazdığım en kötü şeylerden bir tanesidir. Ne Ours'u anlatabildim ne de Jimmy Gnecco denen adamın mükemmel sesini.. Kesinlikle dinlemeniz gereken gruplardan biri Ours. Jimmy Gnecco için ise diyecek söz yok, çok farklı çok hanis, munis bir şey.

Post'u bitirirken kafama takılan tek bir soru var. Böyle bir ses bu zamana kadar nasıl popüler olamamış?



Şarkının orijinali için tıkla!

23 Nisan 2011 Cumartesi

Tristame - 2. Baskı

Şu an dinlemeye başladığım bir proje Tristâme. 4. şarkılarını dinlerken, ben bu projeyi bloga yazmalıyım arkadaşım diyerek kendimi buldum.

Ne olduklarına ve olmadıklarına dair çok fazla bilgim yok ancak dinlemeye başladığım andan bu yana, samimi bir müzikle karşı karşıya kaldığımı söylemek yanlış olmaz sanırım. Kimlere benzer diyenlere bir cevap vermekte şu an için zorlanıyorum. Bazı şarkılar Doves'un ilk albümdeki soundunu hatırlatırken, bazı şarkılarda ise Riverside'ın baladlarının bol olduğu zamanları- Second life syndrome ve ilk albümü hatırlattı. Ancak bu benzerlikler asla birer etkileşim değil. Tristâme, kesinlikle kendine has bir sound'u olan bir proje. Bunu beşinci şarkıyı dinlerken, net bir şekilde söylemek grubun nasıl bir müzik yaptığına dair güzel bir işaret olsa gerek. Belki de bu yüzden başlangıçta dediğim o samimiyet sizi çekiyor.

Albüm'ün müzikal altyapısı yeterince dolgun. Çello, viyola ve hatta akordeon gibi enstrümanlarla donatılmış albüm. Bu müzikal çeşitlilik her şarkının kompozisyonlarındaki kusursuzluğu da getirmiş.(6. şarkıyı dinliyorum şu an) Başka bir deyişle, Enstrüman bolluğu boşlukta kalmamış, her enstrüman şarkılara çok güzel yedirilmiş ve şarkılar tek bir enstrüman'ın boyundurluğu altında ezilmemiş ki bu durum benim müzik tanımıma çok uyan bir durum. Şarkıda bir enstrüman, diğer enstrümanları ezmemeli. Bu açıdan baktığımda, Tristâme asla ve asla bu yola girmemiş iyi de yapmışlar. Güzel bir harmoni var.

Eğer bir müzikte solist varsa, yapılan müzikte ilk baktığım şey solistin sesi ve ses rengidir. Bazen bu durumu abartıp, şarkının melodisi ne kadar güzel olursa olsun, sırf solistin sesini beğenmediğim için o müziği asla ve asla dinlemem. Benim için sözlü müzikte,solistin varlığı önemli noktalardan biridir. Her neyse bu durumu Tristâme ile bağlayacak olursam, bu projenin solistinin sesi yani RAMI beyin su gibi bir sesi var. Evet, hiç abartım yok. Rami'nin sesi son yıllarda duyduğum en güzel seslerden biri. Sanki su gibi sesi var adamın. Akıyor hacı. Şarkılarda asla kendini kasmıyor ve sanki muhabbet eder gibi sesini kullanıyor. Bu da müziğin samimiyetini artıran ayrı bir faktör olsa gerek .

Her neyse toplayayım birazcık, Tristâme son zamanlarda dinlediğim en güzel gruplardan bir tanesi. Müzik sizi yormuyor ve daha ilk dinleyişte ruhani bir şeylerle sizi içine alıyor ve sizi içerisinde sürüklüyor. Kesinlikle dinlemelisiniz.

Without You adlı şarkı içinse.. Allah belanı vermesin Rami..

http://www.myspace.com/tristame

22 Nisan 2011 Cuma

HAFTANIN ŞARKISI | Eisley - Mr. Moon

Haftanın Şarkısı'' demişiz ama 8 haftadır aynı şarkı da takılıp kalmışız. Aslında beklenilenin aksine oldukça da verimli bir zaman dilimiydi bu keşfedilen yeni gruplar açısından. Ancak ''klişe blogger bahaneleri'' burada da devreye girdi ve ''standart, gündelik koşturmacalar'' sebebiyle, gerekli olan zaman dilimi o tazecik şarkılardan birini seçip, koymak için ayrılamadı maalesef.


Mevzuya dönecek olursak...

Seçmeye niyetlenilen bir çok şarkı arasından, bu ay içerisinde ''Çok klişe yea!'' diye bahsettiğimiz, (bence) gayet de underrated bir grup olan Eisley'de karar kılındı.

Bir grubu tanıma aşamasındayken, dinlenilen albümde kafada ayrı bir yere oturtulan muhakkak 3-5 şarkı olur. (Zaten olmuyorsa at çöpe o albümü) İşte onların arasından -hiç adetim olmasa da- repeat'e ve mp3 playera atılan ilk şarkı, sizin yeni takıntınız olacak ''o şarkı''dır. Aslında çoğu zaman şaşkınlıklara boğuluyorum ''Hiç durmadan nasıl bulunabiliyor o takıntı şarkılar?'' O yıllarca dinlenebileceğine inandığın parça ardına, aynısından bir tane daha, bir tane daha, bir tane daha...

İşte hayata da kısaca bunların ''birleşim kümesi'' de diyebiliriz sanırım.

20 Nisan 2011 Çarşamba

Rock'n Coke'ta sona doğru yaklaşırken...

Biliyorsunuz ki, Rock'n Coke bu sene kendi sitesi üzerinden ''çadır kuracak'' 10.000 kişi sonrasında tüm gruplarını açıklayacağını duyurmuştu. Şu an ise tüm grupların açıklanabilmesi için beklenilen 1000 kişilik bir çadır alanı gözüküyor.

Bununla birlikte Pozitif ekibinden Rock'n Coke 2011 ile ilgili yeni isimler gelmeye de devam ediyor.

Son eklenen gruplarla birlikte şöyle ki;

ANA SAHNE
Limb Bizkit
Motörhead
Travis
Moby
Skunk Anansie
2 Many DJ's
The Kooks
Athena

ALTERNATİF SAHNE
Beach House
Tunng
Gaslamp Killer
FM Belfast
Thivery Corporation

SONAR SAHNE
Mogwai
The Black Lips
Electrelane
The Qemists
Chapel Club
Esben And The Witch

Bunların dışında ismi geçen Friendly Fires, Curry & Coco, İlhan Erşahin İstanbul Sessions'a da ayrı parantez açmak isterim.
http://www.rockncoke.com

Death Cab for Cutie'den bir single daha geldi!

Çıkacak olan yeni albümlerinden ilk single'larını geçtiğimiz Mart ayı sonunda dinleyicileriyle paylaşan Death Cab for Cutie, yeni albümden bir single daha yayımladı.

"Some Boys" ismindeki bu parçayla birlikte, yeni albüm Codes and Keys'in 31 Mayıs tarihinde resmi olarak yayımlanacağını bir kez daha hatırlatalım!

12 Nisan 2011 Salı

VİDEO | 123 - Laughter

Geçtiğimiz Ocak ayında, Arve albümünden ilk kliplerini The Grass'a çeken 123, ikinci klibini ise Laughter'a çekti.

Zaten güzel bir huzur havası mevcut olan bu şarkıya oldukça yakışıklı da bir klip çok iyi de oldu, çok güzel iyi oldu. Tamam mı?

çok iyi de oldu çok güzel iyi oldu tamam mı

çok iyi de oldu çok güzel iyi oldu tamam mı


Bu arada geçtiğimiz ay içerisinde kayıtları Bodrum'da yapılan Lara albümünü duymak için de sabırsızlanıyoruz!


123 - Laughter from onuryayla on Vimeo.

Arctic Monkeys'ten yeni bir single daha...

Geçtiğimiz Mart ayı içerisinde çıkartacakları yeni albümlerinden yayımladıkları ilk single Brick by Brick ile ortamı yavaştan ısıtan Arctic Monkeys, 6 Haziran tarihinde yayımlayacakları dördüncü albümleri Suck It and See'den yeni bir single'ı daha bizlerle paylaştı.


Ancak Don't Sit Down 'Cause I've Moved Your Chair ismindeki bu yeni single, aynı ilk parçada olduğu gibi pek ümit verici gözükmedi. Geride kalan bu iki parçaya bakacak olursak, yeni albümün geneli için çıtayı biraz düşük tutmakta fayda var gibi...

Arctic Monkeys dediğimiz zaman, beklentileri ister istemez yükselten de yine kendileri olduğundan hiç kusura bakmayacaklar artık!


Edit: Video ve albüm kapağı eklenmiştir.

7 Nisan 2011 Perşembe

Dredg: Upon Returning


Dredg yeni bir fotoğraf ve yeni bir şarkı daha paylaştı. 

UPON RETURNING

3 Mayıs'a ne kaldı ki? 

Linke tıklayınca Play tuşuna basıyorsun. Sonra çalıyor. Bu teknolojiden korkulur. Annee..........

Blackbud - 2. Baskı



Blog ilk açıldığı zamanlar, birbabaindie'nin buralara geleceği aklımızda yoktu. Çoğu yazdığımız postlar arada kaynadı. Bu sebeple arada kaynayan postları 2. baskı bölümümüzde tekrar yayınlamaya karar verdik.

2. Baskı Ön sözü: Çok toymuşuz o zamanlar, bu nasıl post'tur.

"Tanım: Hakan Tamar’ın insanlara dinlemesi için inatla ve ısrarla önerdiği grup.

Her ne kadar Hakan Tamar sayesinde öğrenmemiş olmasam da, karşınızda son zamanların en güzel indie gruplarından bir tanesi durmakta. Grubumuz İngiliz olmakla beraber, 3 kişiden oluşmaktadır. Müziklerini dinlediğiniz zaman, “ben bu melodileri bir yerde duymuştum lan” ya da “bu kimin şarkısıydı, dur sen söyleme ben diyeceğim” derken bulabiliyorsunuz kendinizi. En azından benim için durum bundan ibaret. Grubun en büyük özelliği de bu, saygı duyduğumuz müzisyenlerin/grupların bol bol etkisinde bulunmaları. Ancak bu durum kötü bir hadise değil; Blackbud bunu size öyle bir harmanla sunuyor ki size eleştirmekten çok, müziğin güzel düşlerine kendinizi bırakmanıza sebep oluyor. En azından öyle hissettim.

Her neyse, Blackbud’ta bulunan etkilişimlere bakacak olursak, öncelikle ciddi bir Radiohead etkisi var diyebiliriz. Bu etkiler daha çok Ok Computer dönemlerine denk gelmekte. Özellikle gitar soundu, Ok Computer albümünden fırlamış gibi duruyor.
Solistin sesi de bazı şarkılarda ciddi bir şekilde Thom Yorke andırmakla beraber, bazı şarkılarda Jeff Buckley olarak karşımıza çıkabiliyor.

Yukarıda birazcık neleri andırdıklarından dem vurduk. Ancak Blackbud neleri andırdıklarından çok fazlasına sahip olan bir grup. İlk başta Blackbud’a tam olarak Indie grubu demememiz gerek çünkü gerek soundları olsun gerekse biçimsel yapıları olsun yeterince progresif bir yapı içerisinde. Hatta bazen “Alternatif Rock mı yapıyolar lan?” derken buldum kendimi. Gitarın sesini yüksek tutmaktan asla çekinmiyolar. Şarkılar içerisinde geçişler yeterince radikal ve progresif.

Şimdilik uykum geldi. Ancak Hakan Tamar'ın da dediği gibi dinlemelisiniz bu güzide grubu..."