‘Special Affections’ın ardından
bir süre ortalarda görünmeyen Kanada çıkışlı John O’Regan, ‘Free Dimensional’
ile 80’lerin synth-pop sularında yüzüyor. Müzisyenin The D’urbervilles
günlerinin izini süren debutun takipçisi ‘Free Dimensional’da bizi karşılayan
adeta bir Y jenerasyon Philip Oakey diyebiliriz. Karanlık atmosferi ve O’Regan’ın
Ian Curtis’i andıran vokalleriyle ‘Everything Speaks’ sakin bir şekilde albümün
açılışını yaparken, partiyi başlatanlar Diamond Rings’in egosunu okşadığı ‘I’m
Just Me’, ‘I Know What I’m Made Of’ ve ‘Stand My Ground’ gibi narsist kayıtlar.
Az önce saydıklarımızın yanı sıra yeni single ‘Runaway Love’ ve ‘Hand Over My
Heart’ gibi 80’lerin synth-popuna fazlasıyla öykünen parçalar da yine albümün
temposunu yüksek tutan çalışmalardan. Dolayısıyla ne O’Regan’dan, ne de
prodüktör koltuğunda oturan Damian Taylor’dan duymaya alışık olmadığımız kadar
mutlu ve kendiyle barışık bir albüm ‘Free Dimensional’. Post-punk kökenlerini bıraktığı
yerde unutmaması durumunda müzisyenin ‘multidimensional’ bir üçüncü albüm
kotarma potansiyeli de epey yüksek.
(Bu yazı, XOXO The Mag Aralık'12 sayısında yayımlanmıştır.)
2005 tarihli ‘Another Day On
Earth’ü saymazsak kariyerinin neredeyse son yirmi yılını tamamıyla ambient kompozisyonlara
ayıran Brian Eno, yeni albümle geleneği bozmuyor. Albümle kronolojik olarak
numaralandırılan aynı ada sahip dört kaydın yer aldığı ‘Lux’de, Eno’nun geleneği
yücelten özgünlükte bir tavır sergilediğini söylemek ise bir hayli güç. Ambient,
müzisyenin de dediği üzere background music olması açısından dinleyici
tarafından rahatlıkla duymazdan gelinebilme riskine sahip bir tür. Fakat söz
konusu ‘Music For Airports’ ve ‘Apollo’ gibi kullanılan enstrümanlar bazında elektronik
kökenli olan, minimalist kompozisyonlarıylayüksek etki gücüne sahip albümler olduğunda bu durum etkileyici bir müzikal
şölene dönüşerek değişebiliyor. Referans noktası yine Eno’nun ta kendisi
olmasına rağmen ‘Lux’ için iyimser yorumlarda bulunabilmek biraz zor. Zira
müzisyenin önceki albümlerinde sıkça rastladığımız elektronik enstrümanların
yerini alan piyano ve keman tınıları dahi ‘Lux’ü tekdüzelikten kurtarıp
dinleyiciyi içine çekmeyi başaramıyor. Eno gibi yaratıcılığın sınırlarını
zorlayan bir ismin dinleyicinin ruhani algılarını harekete geçirebilmesi adına sert
nota vuruşlarını takip eden uzun soluklu ara sükunetlerden fazlasına ihtiyacı
olmalı.
(Bu yazı, XOXO The Mag Aralık'12 sayısında yayımlanmıştır.)
Bir ilâç çıkmış. Yutarsam yalnız iyi şeyleri hatırlayacağım. Özgeçmiş yazarken belki işime yarar diye o ilâcı edinmeyi düşündümse de çok geçmeden caydım. Geçmişe karışmış iyi şeyin iyiliği kalır mı ki? / İLHAN MİMAROĞLU - Geldim Gördüm Geçtim Gittim, Syf: 239
Bir yıl öncesine gittiğimizde çok fazla kanatlanmadan, Franz Kafka'nın Prag'dan ayrılamaması gibi yine belli isimlerin/grupların etrafından hiç ayrılamadığımızı anladık. O isimlerin üzerinden tekrar geçmek isteriz.
Geçen sene bu listeyi Hakan Orman'a ithaf etmiştik. Bu sene ikincisini oluşturduğumuz listeye, bu sene kaybettiğimiz İlhan Mimaroğlu'nun ismini veriyoruz. Ne iyi insanlar, ne iyi müzisyenler... İyi ki var olmuşlar oksijen tüketmekten başka bir şey yapmadığımız dünyamızda...
Listedeki sıralamanın hiçbir kriteri ve önemi yok. Ayrıca sanatsal faaliyetlerin, düşüncelerin neyini, neden sıralayalım? Öyle bir filtreleme yok. Müzik yapıyoruz, müzik dinliyoruz, müzik yazıyoruz...
Herkesin 1.sırada olduğu;
İlhan MİMAROĞLU Listesi (A YÜZÜ) :
1) ARS LONGA - Dinle: Soundcloud // Ars Longa'nın geri dönmesi bence yılın en özel olaylarından biriydi. Bu geri dönüşün şerefine Ars Longa'yı listenin özel konuğu yapıyoruz.
1) YORA - Dinle: Soundcloud // "Gün Sözleri" albümü Türkiye'de olması gerektiği gibi, devamı da gelmesi gereken bir albümdür. Yora, 2012'de en çok dinlediğimiz yerli gruplardan biridir. Işık Lekesi'ni üzerimizde bıraktığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
1) MUTRİB: Dinle: Soundcloud // Bu ülkedeki müzisyenlerin en büyük problemi kendileri olamamalarıdır. Mutrib bu düşüncedeki müzisyenlere karşı gerçek düşüncenin ispatıdır. Müziğin amacının gerçekten içinden gelen o kutsal müziği yapmak olduğunu anlayamayanlara güzel bir cevaptır.
1) BUBİTUZAK: Dinle: Myspace // Çilekeş'in Histeri Çalışmaları evrimi nereye varacak diye merak ediyorduk. O evrim kendi içinde moleküllere mi ayrıldı, bu da evrimin bir parçası mı henüz anlayamadık. Zira, Bubituzak diye bir şey var. Kulaç ile albüme giden yolun sinyalini çakmışlardı. Çok beğendik, çok sevdik.
1) DRAMA: Dinle: Soundcloud // Müzik yolunda bu sene çok çalıştılar, çok koşturdular. Kayıtlar , konserler vs. Bir bilgi almadık ama 2013'de daha büyük atılımlar bekliyoruz. Geçen senede bu listedeydiler. Yine bu listede olmaları gerektiğine kanaat getirdik. Onlar şikayet edene kadar burada kalacaklarını teyit ederiz.
1) CHANGE OF PLANS: Dinle: Soundcloud // Change of Plans'in de çok özel bir grup olduğuna dair derin hissiyatlarımız var. Önümüzdeki sene bu hissiyatlarımızı daha derin bir şekilde işleyeceğiz.
1) ON YOUR HORIZON: Dinle: Soundcloud // Yeni EP haberiyle 2012'yi güzelleştirmişlerdi. Listenin olmazsa olmazı.
İlhan MİMAROĞLU Listesi (B YÜZÜ) :
1) KORHAN FUTACI VE KARA ORKESTRA: Bir Baba Indie yazarları olarak bir araya gelsek, sabaha kadar konuşup, çıkmazlara gireceğimiz tek gruptur sanırım. O bizi heyecanlandıran duyguları ifade edememe sorunu yaşıyoruz. KFKO sadece bu sene bizim için tek kelimeyle değil, mayalar müsaade ettikçe dinleyeceğimiz ender gruplardandır.
1) CEYL'AN ERTEM: Blog'da çok bahsetmemiş olabiliriz ama uzun uzun dinlediğimiz, keyif aldığımız Ütopyalar Güzeldir'i bu listeye koymamak olmazdı.
1) KIRIKA: İçimizdeki o gavur rakı ağacının tek sebebi olduklarından dolayı kendilerini kutlama mahiyetinde listeye aldık. Teşekkürler Kırıka...
1) JEHAN BARBUR: Sarı albümü 2012'de dinlediğimiz en naif albümdü. Eskiden ve Bülent Ortaçgil şarkısı olan Dalyan Deltası çok ayrı ve güzel şeyler hissettirdi bize...
1) EDİZ HAFIZOĞLU: 2012'de en çok dikkatimizi çeken müzisyen oldu. Bu listede Ediz Hafızoğlu gibi müzisyenlere her zaman yer olacaktır.
1) FLÖRT: Anadolu Beat albümü ile bir çok şey anımsattı bizlere. Dijitalleşmenin yapaylaşmaya ittiği hayatlarımıza çok güzel göndermeler yaptılar. Kayıt türüyle, şarkı sözleriyle, klipleriyle onların gitmeye çalıştığı yoldaki çabalarının takdir edilmesi gerektiği kanısındayız. Güzel düşüncelere sahip bu adamları her zaman sevip, korumamız, yüceltmemiz lazım.
1) MOR VE ÖTESİ: 2012 tam biterken beklediğimiz güneşin hikayesini anlatan bir albüm ile karşımıza çıktılar. Mor ve Ötesi'ne ayrı bir yazıda değerlendirme yapmak istiyoruz. Buradaki yorum bir giriş mahiyetinde olsun. Çünkü; Mor ve Ötesi'nin şahsen benim hayatımda özel bir yeri vardır. Dünya Yalan Söylüyor albümündeki o kırılım garip bir şekilde yükseliş ve alçalış moduna sokmuştu. Büyük Düşler'de eskiye özlem vardı. Güneşi Beklerken'de ise Mor ve Ötesi bize "Bizimde eskiye dair özlemlerimiz var ama Güneşi Beklerken'i bir kez dinleyin" diyerek bize bence kendi kariyerlerinin en iyi albümlerini sundular. Daha detaylı analizi paylaşacağız; zira o özlenen Mor ve Ötesi bu listede olmalıydı. Öyle de oldu.
1) ASFALT DÜNYA: Her biri ayrı ayrı yetenekli adamlardan oluşan adamlardan oluşan Asfalt Dünya, ikinci albümleri Büyük Yollar ile bizlere 2012'ye dair hatırlanacak bir şeyler bıraktı. Devam eden yıllarda da sık sık hatırlayacağımız için bu listeye koymadan edemedik.
1) GENÇ OSMAN: Mavi Sakal'dan bildiğimiz, sevdiğimiz Genç Osman bize Gökyüzü Masmavi diye bir hatırlatmada bulunmak için geri döndü. Sahi kaosun içinde gökyüzünün rengini unutmuştuk. Bize bunu hatırlatan Genç Osman'ı da listeye dahil ediyoruz.
1) REPLİKAS: Replikas'ın bu listede olması tamamen kendi insiyatifimdir. Biz Burada Yok İken albümü yeni şarkılar bekleyen dinleyiciyi ters köşeye yatırdı. Neyse ki albüm güzel olunca kimsenin doğrudan bir itiraz olmadı. Bir Baba Indie olarak 2012'de en unutamayacağımız olay Replikas ile aramızda yaşanan diyalogdur. Özgürce yazı yazmanın kutsallığına inanırken, özgürlüğün "Profesyonel" çizgiler ile çizildiği ortamların varlığından haberdar olduk. Bir Baba Indie kendi halinde bir müzik blogudur. Ne daha fazlasıdır, ne de daha eksiği... Bir Baba Indie yazarları olarak inandığımız şeyleri yazmaya devam edeceğiz. Bu yüzden bu inandığımız değerler ile tüm kırgınlıklarımızdan sıyrılıp, objektif olarak baktığımızda, bu albümün bu listede olması gerektiğine karar verdik.
***
Son olarak geçen sene belirttiğimiz gibi bunlar sadece bizim her gün bir kere dinlediğimiz isimler... Bu listenin, özellikle A Yüzü'nün çok daha büyümesi, gelişmesi lazım. Burada bize düşen görevin bir benzeri sizlere de düşüyor. O yüzden bizim unuttuğumuz, göremediğimiz isimler varsa mutlaka paylaşınız. Bizim kapalı olan gözlerimizi açınız.
Hiçbir şeyi kurtaramayabiliriz, çözemeyebiliriz ama çok güzel müzikler dinleyebiliriz. Belki de yapabileceğimiz en iyi ve en doğru şey bu.
Koskoca bir yılı daha yedik. Bu yıl diğer yıllardan farklı olarak size tüm yıl boyunca Bir Baba Indie Mix adı altında aylık playlistler yayınlayarak, o ay fazlaca takıldığımız şarkıları toplayıp size düzenli bir şekilde sunmaya çalıştık. Ancak aşağıdaki albümler de bizi tüm yıl boyunca fazlaca esir aldı diyebiliriz.
2012'nin bana sunduğu özel ve güzel gruplardan bir tanesidir Trapped Mice. Yakın zamanda "2012'de neler dinledik?" adında yapacağımız özel dosyada da yer alacak gruplardan da bir tanesidir. Bizim "2012'de neler dinledik?" anlayışımız da bir garip...
Her neyse, konuyu dağıtmadan sizlere Trapped Mice'ın neden özel ve güzel grup olduğunu belirtmek istiyorum. T.M sokak müzisyenlerinin taşıdığı ruhu barındırıyor... Özgür, kendilerini sınırlara koymayan, müziğin sokak halini notalarına taşıyan bir grup. Solist detonelerine rağmen inatla bağrıyor, acısını ya da neyse derdini en içten haliyle bizlere sunuyor. Arkadaki çellist bazen nota kaçırıyor, ama sokağın samimiyetiyle ve gürültüsüyle durumu kotarıyor. Şarkı hüzünlü başlarken, sonralarında bir coşku yumağına dönüşebiliyor. Sokağın ritmini, huzurunu ve huzursuzluğuna Trapped Mice'ta çok 'rahat' hissedebilirsiniz.
Hayatladertleriolan bir grup Trapped Mice. Şarkılarında, notalarında, albüm kapaklarında ya da liriklerinde sokağın getirdiği samimiyetle hayatla olan dertlerini anlatmaktan çekinmiyorlar. Savaşa da, bombalara da, hayat koşuşturmacısına da yine sokağın dinamikleriyle cevap veriyorlar.
Trapped Mice'da garipbirkirlilik var. Şarkılarını dinlediğinizde net bir şekilde bu 'kirliliği' hissedebilirsiniz. Bu kirlilik bazen müzikal bir tercih sebebiyken bazense grubun yaptığı müzikten bağımsız, taşıdıkları o sokak ruhunun bir sonucu olarak çıkan kirlilik. Hani melodilere işlemiş, bir alışkanlık haline gelmiş bir kirlilik. Neutral Milk Hotel'den bu kirliliğe aşina olabilirsiniz, ancak Trapped Mice, Neutral Milk Hotel'a göre daha aydınlık. Hatta Balkan esintili, yer yer Gypsy kokan bir anlayışa sahip. Buğusu var. The Devil Wandered In bir rakı sofrasına çok rahat eşlik edebilecek niteliksel özelliklere sahip.
Trapped Mice'ın bir diğer önemli ve güzel özelliği ise, bu aralar dinlediğim çoğu grup için de söylemekten grubun çekinmediğim çoğul enstrümantal yapısı. Çello, Obua gibi enstrümanlarla yaptıkları güzel notaları zenginleştirmişler. Bu bahsetmeye çalıştırdığım kirliliği daha da görünür kılıyor. The Devil Wandered In, The Quiet Place gibi şarkılar bu çoğul enstrüman yapısıyla bazen daha daenerjikbir hale gelebiliyor. The Quiet Place softcore başlayan bir şarkı, biranda Post rock sularında gezinebiliyor. Güzel yaklaşımlar bunlar...
Trapped Mice 2012'de müziğin en kirli haliydi kuşkusuz ve bir o kadar da benim notalarımdı- önce Lost in the Trees tabii-.
Ocak 2012'den bu yana düzenli bir şekilde paylaşmaya gayret ettiğimiz Bir Baba Indie Mix serisinin 12., bu yılın son mix'ini paylaşmanın haklı gururunu yaşıyoruz. Çünkü 3 seneye yakın bir süredir yazdığımız blogun belki de en uzun ömürlü, en istikrarlı 'şeyi' BBI Mix oldu.
Sizlerden gelen olumlu tepkiler doğrultusunda bugüne kadar devamlılık sağlamaya gayret ettiğimiz, dünyanın en basit, en saf ama en güzel duygu ifade etme yöntemlerinden olan "şarkı paylaşma" hadisesi ile birlikte, 1 yıldır sevdiğimiz şarkıları da sizlerle paylaşıyoruz. Umarız aynı çalışkanlıkla da devam ederiz.
Herkese keyifli, müzik dolu mutlu bir yıl dileriz!
01. Lost In The Trees - Red 02. Trapped Mice - The Devil Wandered In 03. Sarah Jaffe - Clementine 04. The Head and The Heart - Down in the Walley 05. The Swell Season - The Verb 06. Sleep Party People - I'm Not Human At All 07. Johnny Marr - The Messenger 08. Song Sparrow Research - Sound of Summer 09. Our Last Hope Lost Hope - Godsstation * Fotoğraf, her zaman ki gibi Gizem Satıroğlu'ndan. Kıps. ;)
Nedense metronom çoğu zaman şarkılarda dikkatimi çeken ilk yapısal öğe oluyor. Metronom ne kadar yavaşsa, bir şarkıyı beğenme şansım da o kadar artıyor. Ne kadar yavaş, o kadar 'iyi'... Adagio çoğu zaman candır, canandır.
Ancak bu düsturu bozan şarkılar ya da albümler de olmuyor değil. Nasıl mı ? Metronomun hızlı olduğu, ancak inatla dramatik yapının korunduğu şarkılar. Kimler mi? The Smiths ya da The Cure ilk aşamada aklıma gelen gruplardan. Bu iki grup metronomu hızlandırsa bile, farklı yapısal unsurlarla şarkıların dramatik yönünü korurlar. En azından bu tarzda yapmış oldukları çok sayıda çalışma vardır.
Kuşkusuz böylesine bir işe girişmek çoğu zaman uzun ve zorlu bir yolculuğu da yanında getirir. En nihayetinde, zıtlıklar üzerine kurulu bir anlayışta müzik yapmaya çalışıyorsunuz. Bu durum ciddi bir birikim ya da müzikal yeteneğin varlığını da zorunlu kılar çoğu zaman. Zaten örnek olarak verdiğim gruplar da, bu işin ne denli zor olduğunu ya da nasıl bir müzikal yetenek gerektirdiğini gösteren gruplar olsa gerek.
Her neyse, bunca laf salatasını, böylesine zor bir işe bürünen bir başka grup için yaptım. Adı "I Might Be Wrong" grubun. Grubun en büyük handikapı da adından kaynaklanıyor olsa gerek. Grubun adı epeyce beğenilen bir Radiohead şarkısına da eşlik ediyor. Dolayısıyla grup hakkında olumlu ya da olumsuz verilere ulaşmak oldukça zor. Böylesine güzel notalar, grubun ismi sebebiyle atlanıyor olsa gerek.
Grup hakkında konuşacak olursak, son zamanlarda hem metronomu böylesine delice kullanan hem de şarkılarında dramatik yönünden hiç taviz vermeyen bir gruba rastlamadım desem yeridir. Grup metronoma yüklenmekten hiç çekinmese de, yine de şarkıların dramatik yönünü korumayı başarıyor. Bu bazen şarkıların melodisiyle, bazen bir klavye dokunuşuyla bazense solistin kendine has soğuk ses tınısıyla ortaya çıkıyor. Solistten dem vurmuşken, solist adına birkaç söz de etmek istiyorum. Vokal özel bir ses tonuna sahip değil, hatta oldukça da sıradan bir solist. Ancak melodilere bir o kadar da uyumlu. Bu uyum ister istemez, grubun dramatik yönünü de güçlendiriyor. Gruba doğru bir 'ivme' kazandırıyor.
Özellikle 2009 çıkışlı son albümleri olan "Circle The Yes" ile kendilerini aşan gruba gereken önemi vermeniz gerek diye düşünüyorum. En nihayetinde bir düşünce benimkisi, abartmasanız da olur.
2008 yılından beri düzenli bir şekilde ülkemizi her yıl ziyaret eden David Brown ve ekibi bu yıl da pas geçmiyor! Kış günlerinin vazgeçilmez gruplarından olan Brazzaville9 Şubat Cumartesi gecesi Salon İKSV sahnesinde bizlerle birlikte olacak.
Uluslararası Af Örgütü (UAÖ), örgütün ifade özgürlüğü üzerine düzenlemiş olduğu kampanyaların sesini daha iyi duyurabilmek adına "Artists for Amnesty" (Sanatçılar Af Örgütü için) adında yeni bir girişimde bulundu. Girişim kapsamında http://www.artistsforamnesty.org internet sitesini açan ve bu site üzerinden aralarında Melissa Auf Der Maur, Metric, Nelly Furtado ve Grimes gibi müzisyenlerin de bulunduğu isimlerin parçalarını ücretsiz paylaşan UAÖ'nün ziyaretçilerinden tek isteği, e-mail adresleri.
İndirmek istediğiniz parçayı seçtikten sonra e-mail adresinizi giriyorsunuz ve parçayı ücretsiz indirebileceğiniz link adresinize gönderiliyor. Tabii her şeyin bir bedeli var! Bu işlemi gerçekleştirdikten sonra UAÖ newsletter'larına abone olmuş oluyorsunuz. Kendi dünyamızdan çıkıp dünyada dönen sosyal eşitsizliklerin ve sansürün bilincine varmamız adına müzikseverler için biçilmiş kaftan, heyecan verici bir proje olmuş Artists for Amnesty. (Beni en çok heyecanlandıran gelişmenin daha önce hiç duymadığım Melissa Auf Der Maur b-side'ı "Willing Enabler"a kulak vermek olduğunu da ekleyeyim.) Kulak vermeli.
Bu bir konser yazısı olabilir mi bilmiyorum. Yazının sonunda belki buna karar verebilirim. Dün 02:00'de eve girdiğimde Pavurya'yı söyleyerek uykuya daldım. Sabah 06:45'de yine Pavurya söyleyerek uyandım. Hala yazıyı yazarken Pavurya dinliyorum; zira Pavurya albümü çıktığından bu yana Aç Aslan, Ayin, Niye?, Duvar ve önceki albümden Abrakadabra, Geleneksel Mahşer Günü, Sien, Zor İşler, Ağlayamam Ben; son olarak DANdadaDAN'dan Kara Araba, Cenaze, Aydınlıklar'da kafamdaki playlistte repeat mod halinde çalmaya devam ediyorlar.
Ediz Hafızoğlu: "Oğlum bizim şarkılar çok güzel lan" (Ayin'i çaldıktan sonra...)
Ediz Hafızoğlu'nun bu mütevazi yorumuna daha sonra geleceğim. Ondan önce şunu belirtelim; dün konsere hava muhalefeti nedeniyle gelemeyen çok kişi oldu. Buna rağmen o kar, soğuk ve insanın yüzünü kavuran rüzgara rağmen Ghetto'ya varabilen şanslı insanlardandım. Oraya ulaşmanın getirdiği başarmışlık ve kapıdaki konser afişiyle buluşma hissi tarifsizdi.
Kara Orkestra'nın bir kişi eksik başlayacağını içeri girdiğimizde anladık. Sahnede Özün Usta'ya ait perküsyonlar yoktu. Onun yokluğunda şarkılar nasıl olacak diye kafamda Özün Usta'yı mikser üzerinde Mute tuşuna basarak susturdum. Bir türlü kafamda "olabilir aslında" diyemedim. Ta ki konserdeki o kusursuz performansta Özün Usta yok ama buna rağmen çok güzel diyebilene kadar.
Konser Pavurya ile başladı. En son One Love'da izlemiştim. Oradaki bir takım zihinsel problemlerden dolayı konserin tadını çıkartamamıştık. Bu zihinsel problemlere ek olarak ses düzeninin kalitesizliği o gerçek performanstan KFKO'yu uzaklaştırmıştı. Pavurya ile konsere başlarken ses düzeni ve ortadan kaldırılan bu zihinsel problemler ile seyirciye buluşmaya hazır hale getirilmiş o kutsal buluşma anını yaşamaya başladık. Konserde herkesin zaman zaman kendinden geçtiğine, sarhoşluğu dibine kadar yaşadığına tanık olduk.
Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı'nda şöyle bir cümle kuruyor;
"Bir insan sadece sarhoşken iyi yazabiliyorsa, sarhoş dolaşsın. "Karaciğerime kötü geliyor" derse, "Karaciğeriniz neymiş ki?" derim. "Ömrü sizinkiyle sınırlı, ölü bir şey; oysa yazabileceğiniz şiirler yaşayacak, herhangi bir şeyle sınırlı olmaksızın."
Dün Ediz Hafızoğlu ve Görkem Karabudak sahnede rakı içerken çok keyifliydiler. Ediz Hafızoğlu'nun rakıya düşkünlüğünü biliyoruz. Şimdi bu keyfiyetini düşününce aklıma Fernando Pessoa'nın cümleleri geldi. Evet bu sağlık durumunu tehdit edecek boyutu ve bu adamlara ya da başka her hangi bir insana zarar verecek boyuta bir gün getirecek olması beni korkutsa bile Fernando Pessoa'ya bu düşüncelerden dolayı hak vermekten kendimi alıkoyamıyorum. Ediz Hafızoğlu ile ilgili daha önce düşüncelerimi çoğu kez paylaşmışımdır. Dün Ayin başta olmak üzere diğer şarkılardaki performansı ile resmen hepimize eve dönüş yolunda "Yok böyle bir adam. Ne diyeceğimi bilmiyorum. Daha ne kadar iyi çalabilir." gibi bir sürü cümle kurdurttu. Bu dünya da öylesine varolmadığımızı ispatlayan şeyler bunlar. Fernando Pessoa, Vincent Van Gogh, John Fante, Johann Sebastian Bach, Edward Hopper, King Crimson, Franz Kafka, KFKO...!
Aç Aslan gecede en çok beklenen şarkılardan biriydi. Muhtemelen konserden önce herkes "Aklım Burada Kalıyor" sözlerine eşlik etmek için kendini hazırlamıştır. Biz kapanış şarkısı olarak çalınabileceğini düşünmüştük ama öyle olmadı. Şarkıyı normal halinden farklı çaldılar. Bu biraz sürpriz oldu. İnsanlar genellikle alıştıklarının dışında bir şeyle karşılaştığında orta noktada karar veremezler. Hep kesinlik ve iki düşünce arasında tam zıtlık vardır. Bir taraf süper, mükemmel derken diğer taraf kötü, berbat diyerek kestirip atar. Aç Aslan'ın bu hali belki riskti ama bu risk inanın oradaki hiç kimsenin umurunda değildi. Olsaydı bile herkesin ortak reaksiyonu şu olurdu. "Aç Aslan olağanüstü olmuş!"
Konserde neredeyse her şarkıda bol bol doğaçlama yaptılar. Doğaçlama yapabilmek sadece müzikal kabiliyetlerle olabilecek bir iş değildir. Özellikle böyle duygularla, başka boyutlarda müzik yapıyorsanız hislerinizi ve ruh halinizi o söz konusu müzikle bir araya getirerek, senkronize bir şekilde, ruhani bir zirvede buluşturmanız ve insanlar üzerinde sarhoş bulutlar gibi dolaştırmanız gerekir. Örneğin Barlas Tan Özemek şarkıdan kopsa ve durumu toparlamak için xyz gamından bir solo atsa, efekt pedallarıyla noise yaratarak doğaçlamaya yapsa bile kurtaramazdı. O anlarda tüm grup üyeleri yapması gereken tek şeyi yapıp, sadece o buluta erişmeyi amaçladılar; ve bunu her defasında kusursuz bir şekilde başardılar. Bunun en güzel örneğini Sien'i çalarken gösterdiler. Sien normalden herhalde 3-4 dakika daha uzun sürdü. Korhan Futacı elinde mikrofonu ile içindeki Vincent Van Gogh'a seslendi "Anlat bize sen anlat" dedi. Vincent Van Gogh'un ruhu bu çağrıya kayıtsız kalmadı ve Korhan Futacı'nın bedenine girdi. Bize "Sien" ile ilgili sürü şey anlatı. Tek kelimeyle şarkının zaten kendine has ahengi ile kendimizden geçmişken "absent göllerinde uçan balıklarla yüzen" insan kafasına eriştik. Zira diğer şarkılarda aynı etkiyi Barlas Tan Özemek (Abrakadabra), Gökhan Şahinkaya (Aç Aslan), Görkem Karabudak (Duvar) ve tabi Ediz Hafızoğlu'da (Ayin ve Merdiven) fazlasıyla hissettirdi.
Konser gerçekten benim adıma tarifsizdi. Daha önce Bir Baba Indie'de neden KFKO için özel bir yazı yazamıyoruz diye konuştuk. Albüm çıktı, konserlere gittik. Ne yazabiliriz diye aramızda fikir alış verişi yaptık. Adamlar çok iyi demekten başka bir şey gelmedi aklımıza. Çok iyi diye blog yazısı mı olur? Olmaz diyerek hep erteledik. Bu gün hazır iki cümleyi bir araya getirebilmişken bir kaç şey yazabildim; nihayet! Yine de yazı uzun diyenler olur diye özet geçeyim.
"Adamlar çok iyiden bile iyi!"
Ortadan kırık zamanda, kurumayan darağacında bana son isteğimi sorarlarsa bir kere daha KFKO dinlemeyi ya da grupla sahnede bir köşede, herhangi bir enstrüman çalarak bir nota ile eşlik etmeyi isterdim.
Ediz Hafızoğlu'nun başta yazdığım sözleriyle fazla mütevazı olduğunu belirtip, konser ile ilgili tek eleştirimi bu şekilde yaparak yazıyı sonlandıralım.
Öbür Dünyanın Krallarına...!
İtiraf değerinde Not: Kapıdaki konser afişini ben çaldım. Affınıza sığınıyorum.
Bülent Ortaçgil, bu karlı kış gecesinde Türkiye'nin en 'iç ısıtıcı' sese sahip 3 kadın vokaliyle aynı sahneyi paylaşacak.
Birsen Tezer, Jehan Barbur ve Ceyl’an Ertem ile birlikte Ortaçgil'icanlı canlı izlemek istiyorum diyorsanız biraz geç kaldınız. Çünkü garajistanbul'da gerçekleşecek konserin tüm biletleri tükenmiş durumda Ancak tam 21.30'da muzikicinefes.com'da yayınlanacak konseri evinizden, elinizde bir fincan kahve ya da bir kadeh şarap eşliğinde de takip edebilirsiniz.
Sanki yeni bir janr yarattı bu grup. Hatta grubu indie olarak sınıflandırmaktan dahi korkuyorum. Farklı bir müzik yaptıkları kesin. Hani mevcut müzik sınıflandırmaları içerisinde kendilerine yer bulmaları da oldukça zor. Acaba gece yatarken "biz nasıl bir canavar yarattık" diyorlar mıdır kendilerine? Bu müzik bir canavar olmasa da, insanda farklı dürtüleri ortaya çıkaran, bunca zaman nasıl olur da böyle bir müzik hayata geçirilmez denilecek tarzda bir çalışma. "Orkestral folk rock" diyorlar ama değil, kesinlikle değil.Yok öyle yağma, bu kadar kolay değil Lost in the Trees'i bir sınıfa sokmaya girişmek, gerek de yok hani.
Folk demek yetmez, indie demek hiç yetmez, senfonik demek de yetmez... Valla nereden tutsam elimde kalıyor, net bir ayrıma girmek sanırım bu notalar için yapılan en büyük insafsızlıklardan biri olsa gerek. Ancak etkileşimlere bakacak olursak, grupta 50-60 soundtrack'lerinden etkilenmeler kendini ciddi bir şekilde gösteriyor. Sonrasında belki de tüm şarkıların temelini oluşturan klasik müzik etkisi de bir o kadar önemli bir yerde duruyor. Ve tüm bunların inanılmaz harmonisi. Gerçekten yıllar sonra bile hatırlanacak, eşsiz bir müzik yapıyor Lost in the Trees...
Atmosferik desem mi acaba diye düşünüyorum. Bilemiyorumvalla. Şu post'u yazarken gerçekten zorlanıyorum, hani yaptıkları müzik hoşuma gitmese "yapacağınız işe de, size de ...." diyebilirdim ama demiyorum, diyemiyorum çünkü örnek olmaya çalışıyorum. Yaşadığım 'dramı' anlatmaya çalışmak istiyorum. şu an da bu grubun "The dead bird is beatiful" adlı şarkısını dinliyorum ve şarkıdaki kadın back vokal bildiğiniz "dramatik soprano" atıyor ama bu şarkı aynı zamanda safkan bir folk şarkısı. Eee ne olacak demeyin? Buyrun siz de dinleyiniz efendim, sizin de devreleriniz yansın.
Grubu tanımlamaya kalkarken, bu grup hakkında bir takım bilgileri vermeyi unuttuk. Bu grup North Carolina civarlarından çıkma ve 7 kişiden oluşmakta. Solistlerini Blackbud dinleyenler oldukça sevebilir, Blackbud'ın vokalini sevenler Jeff Buckley'i de seviyorlardı. Oldukça iyi bir vokale sahip grup, şarkıların dramatik yapısını oldukça iyi doldurmakta. Grubun orkestral yapısına bakacak olursak ilk aşamada benim bulabildiğim enstrümanlar ; Fransız Kornosu, Çello, Viyolin, Obua, Keman ve Tuba bulunmakta. Ancak albümleri dinlediğinizde, grubun kullandığı enstrümanlarının daha da fazla olduğunu göreceksiniz. Grubunmisyonubu.
Ön çıkan şarkılar diye bir ayrıma girmeyeceğim, böylesine bir orkestrasyon müziğinde şu şarkılar güzel demek, yapılmış en büyük haksızlıklardan biri olsa gerek. Her şarkıda ayrı ayrı, ince ince işlenmiş detaylar var. Bunları keşfetmek inanın büyük bir zevk ve bu zevkten sizleri eksik koymak istemem. Bu detayları sizlerin de zevkle keşfedeceğini düşünüyorum.
Başlıkta "bir çocuğun ağıdı" diye yazdım. Bu notaların bu kadar etkili olmasını sağlayan bir ölüm. Bir bedenin bu dünyayı terk etmesi. Acı bir hikaye var bu güzel grubun bizlere anlattığı. Grubun solisti belki de her şeyi olan Ari Picker'in güzel annesi 2008 yılında intihar ederek hayatına son veriyor. Sonrasında Ari Picker tarafından bu notalar ortaya çıkıyor. Bu şarkılar her dinlemede farklı anlamları ortaya çıkarıyor.
Bir oğulun annesi için yarattığı bu ağıdı dinlemeniz dileğiyle...
Ari Picker:
"I wanted to give my mother a space to become all the things I think she deserved to be and wanted to be, and all the beautiful things in her that didn't quite shine while she was alive. "
Korhan Futacı ve Kara Orkestra'dan yeni bir klip geldi. İlk kliplerini Ben Sana Vurgunum'a çeken grup, ikinci klibini Aç Aslan'a çekti.
Albümün ikinci parçası olan Aç Aslan, bana göre albümdeki en dikkat çekici parçalardan biridir. Birinci klip Ben Sana Vurgunum biraz stratejik bir seçimdi bana göre. Birinci klibin Pavurya olması gerektiğini düşünüyordum. Zira birinci klip ne olursa olsun, Aç Aslan normal şartlarda da ikinci klip olurdu.
Korhan Futacı ve Kara Orkestra benim için Türkiye'nin en iyi grubudur. Hatta uzun zaman diliminde tek başına zirvede tutacağım tek gruptur. Bunun değişeceğini sanmıyorum. Bu klipte eleştirilecek şeyler var elbette. Bu klipte neden sadece Korhan Futacı var? Diğerleri nerede? Ediz Hafızoğlu? Barlas Tan Özemek? Özün Usta? Gökhan Şahinkaya? Görkem Karabudak? Bunu bilmiyorum. Sadece bir kaç tahmin yürütebilirim. Bağlı oldukları yapımcılar böyle istemiş olabilir. Klip sektöründe bir çok kriter göz önünde tutulur. Mesela bas gitaristler kliplerde çok fazla yer almazlar. 3 dakikalık bir şarkıda 30 saniye görürseniz sevinmelisiniz. Mesela Aç Aslan'da Gökhan Şahinkaya'nın performansı bence şarkıdaki en etkili performastır. Hatta genel albümde de Gökhan Şahinkaya'nın gizli kahraman olduğunu düşünüyorum.
Neyse uzatmayalım konuyu. Bu klipte sadece Korhan Futacı'nın olması sektör kriterleri gereği olabilir; zira şunu da unutmamak lazım. Gruptaki herkes birden fazla projeyle, birden fazla isimle çalışmalarına devam ediyor. Ediz Hafızoğlu'nu aynı gün içerisinde iki farklı grupla konsere çıktığına yakın zaman içerisinde tanık oldum. Hepsi çok yoğunlar. O uygun zaman olmadığı için klip böyle olmuş olabilir. Grubun bu olaylara genel bakış açısında da zaten inceden bir eleştirileri ve talepleri olduğunu da biliyoruz. Öyleyse ne yapacağız? Gökhan Şahinkaya'nın o müthiş performansı için konserlere bol bol gideceğiz.
Hazır konu açılmışken bir konser haberi ekleyelim. 20 Aralık - Perşembe günü Korhan Futacı ve Kara Orkestra Ghetto'da olacak.