27 Aralık 2013 Cuma

The Trouble With Templeton - "I Have Absolutely No Trouble With Templeton"

2013 bitmek üzere. Muhtemelen yazacağım son post olacak. Böylesine saçma sapan bir yıla insan hiç bir grubunu, notasını kurban vermek istemiyor ancak yine de yapacak pek bir şey yok. Zaten şu gündemde yazdığımız her cümle boşlukta yankılanacak olsa da, yine yapacak pek bir şey yok sanırım. Çoğunluk için kötü bir yıldı sanırım,en azından çevremdekiler iyi bir cümle kuramıyor 2013'e dair.

Laf salatası yapmadan, 2013'ü güzel bir keşifle sonlandırmak gerek diye düşünüyorum. The Trouble with Templeton adlı grubumu sizlerle paylaşacağım efendim. Uzun zamandır dinlediğim bir grup TTT. Balthazar'daki gibi herkes bilecek korkusu yaşamadığım için kimselerle paylaşmak da istemedim. Gerek de yok hani. Bazı grupları sindirdikten sonra, onları anladıktan sonra yazmak bazen daha anlamlı olabiliyor. Hazmetmem gerekti sadece.


TTT, Avustralya kökenli bir indie grubu. Daha doğrusu alternatif bir indie diyebilirim. Alternatif diyorum klişeleşen Indie kalıplarına kendini pek kaptırmayan bir grup TTT. Bu sınırları olabildiğince genişletmeye çalışan, kendi sound'larıyla bu sınırları aşan bir grup. Kendi sound'larını daha spesifik olarak punk ve alternatif rock karışımı olarak ele alabiliriz pekala. Bazı şarkılarda punk kendini hissettirirken bazı şarkılarda ise alternatif rock kullanımı daha ön plana çıkıyor. 

Ancak grubun genel anlamda şöyle bir güzel yanı var ki; sanki beni asıl çeken de bu olsa gerek. Misal Like a Kid adlı şarkıları karakteristik olarak  bir punk şarkısı. Riffler, şarkının genel kompozisyonu, vokalin kirli tonu tam anlamıyla o punk tavrı şarkıda size hissettiriyor ancak grup şarkının bu punk tavrı içerisinde öylesine güzel  melodi dokunuşları yapıyor ki; o şarkı bir anda punk bağlamından alternatif bir dünyaya kayış yapıyor, sonrasında o alternatif dünyadan bir anda tekrardan punk tavrına geriş dönüş yapıyorsunuz. Bu geçişler o kadar yerinde, o kadar güzel yedirilmiş ki şarkılara size sadece o anlık geçişlere kapılmak kalıyor.Birçok şarkıda bu duruma rastlayabilirsiniz. Gerçekten oldukça takdire şayen bir durum.

Kendi sound'larına bakacak olursak, enerjik bir grup olduğundan bahsedebilirim. Ancak bu enerjik hal elbette bir Franz Ferdinand tadında değil, daha çok kendine münhasır bir enerjiklik. Belki biraz Ramones tadı alabilirsiniz. Aman bu yorumumum "Ramones severler kaçırmasın" olarak algılanmasın. Andırıyor diyorum. Zaten grup kendine has oldukça güzel bir sound'a sahip, ancak Ramones hayranları TTT'de Ramones etkileşimlerini oldukça rahat hissedebileceklerdir. 

Şarkı bazında da şöyle bir TTT'ye bakınacak olursak;  Six months in a cast adlı şarkıları güzel metronom, iyi bir vokal denemesi ve her şeyden önce coldplay etkileşimli klavye desteğiyle  karşımıza çıkıyor. Grubun çıkış şarkısı ve bence Rookie adlı albümlerinin en güzel şarkısı. Şarkının sonundaki outro pasaji ise saygıyı hakettiren bir son. Üzüyor, üzdürüyor. 
You are new adlı şarkıları ise güzel bir ballad. Ancak albümün geneline yayılan metronom meselesi bu şarkıya da yansımış. Şarkı her ne kadar ballad olsa da metronom etkisini hissetmeniz olasıdır. Bu aradaki zıtlık ise grubun müzikal anlamdaki yeteneğini ortaya koyuyor hiç kuşkusuz. 
TTT bu kötü yılın güzelliklerinden birisiydi kuşkusuz. Biliyorum ki 2013'e dair güzel bir kelime sarf etmek oldukça zor ancak TTT debut albümleri olan Rookie ile güzel tanımlamasını kesinlikle hak ediyor.

Sözlerime ise yabancı bir blog'da grup hakkında kurulan son cümleyle bitirmek istiyorum:

"I have absolutely no Trouble with Templeton."

24 Aralık 2013 Salı

YENİ | Röyksopp - "Twenty Thirteen"


Norveçli elektronik müzik ikilisi Röyksopp, yıl içerisinde Running To The Sea ve Something In My Heart adlı parçalardan oluşan yeni single'ın ardından, 2014 yılında Robyn ile düzenleyeceği turne öncesinde yeni bir parça daha paylaşmayı ihmal etmedi.

The Irrepressibles'dan Jamie McDermott'un da eşlik ettiği yeni parça ise Twenty Thirteen...



Yalnız Something In My Heart'ı hala dinlemediyseniz ayrı bir dikkat lütfen!


20 Aralık 2013 Cuma

VİDEO | Metronomy - "I'm Aquarius"


99 yılı İngiltere çıkışlı olan Metronomy, 2011 yılında çıkardığı son albümü The English Riviera sonrasında Mart 2014'te çıkartacağı yeni albümü Love Letters'tan ilk single'ını paylaştı.

Fransız Édouard Salier direktörlüğünde çekilen ilk klip parçası ise I'm Aquarius oldu.



18 Aralık 2013 Çarşamba

YENİ | Marta - "Uzak Ülke"


Geçtiğimiz günlerde paylaşmış olduğumuz Yerli Mix'in ardından, bağımsız yerli müzik sahnesinden şimdi de Marta'dan haber getirdik sizlere.

2010 yılından kurulup, yoluna zaman içinde Eren Günsan, Atalay Akçadoğan ve Hakan Turan 3'lüsüyle devam eden Marta ekibi, ilk EP'sini 2012 Eylül’de Bulutlar Arasında adıyla kaydetti. Kurulduğu günden itibaren kendi şarkılarının üzerine yoğunlaşan grup, geçen bu süre içerisinde bir çok performans mekanında, bahar şenliklerinde ve festivallerde sahne alarak, 15 Aralık 2013 tarihiyle yayınladığı 2. EP albümü Uzak Ülke ile birlikte ise yeniden sahalara döndü.

Marta hakkında daha fazla bilgi edinip, albümü dinlemek için ise hemen aşağıya alıyoruz sizleri.

martamuzik.com/uzak-ulke
facebook.com/martaistanbul
twitter.com/martaistanbul
soundcloud.com/martaistanbul



16 Aralık 2013 Pazartesi

Yerli Mix I

Merhaba,

Bu sefer, nicedir aklımızda olan yerli gruplarımızdan oluşan bir playlist ile karşınızdayız.

"Yerli Mix" adını verdiğimiz yeni mix serimizin ilki ile son zamanlarda kulağımıza, dilimize takılmış olan Kadıköy'de, Beyoğlu'nda görmeye aşina olduğumuz yerli gruplarımızdan güzel bir seçki hazırladık sizlere. I dediğimize göre devamı da gelir herhalde.

Sevgiler.



Diğer mix'ler için: 8tracks.com/birbabaindie

* Bu sefer yok size playlist, tracklist. Merak iyidir.

12 Aralık 2013 Perşembe

Queens of the Stone Age'den 2013'ün en iyi 10 albümü


Yıl sonuna yaklaştık ya, yavaştan 2013'ün en iyi 10 albüm listeleri yayınlanmaya başlanır. Hani hangi birisine yetişeceğimizi bilmiyoruz ancak bu listelerin ilklerinden biri Quens of the Stone Age'den geldi. Koskoca grup kendi arasında nasıl bir iş bölümü yaptı da bu 10 albümü seçti ben de tam olarak anlayamadım ancak 10 albümlük bir liste yapmışlar. Kimler mi var? Aslında tahmin edebileceğimiz grup ve müzisyenleri listeye dahil etmişler ancak 10. sırada yer alan albüm bu gibi listelerin çoğunda yer almakta. Kurt Vile'ın albümü bu kadar mı iyi gerçekten? Yoksa bende mi bir sıkıntı var tam olarak çözemedim.
Neyse işte o liste klişesiyle sizi listeyle başbaşa bırakıyoruz;

İşte o liste

Arcade Fire – Reflektor
Arctic Monkeys – AM
Paul McCartney – New
Earthless – From The Ages
David Bowie – The Next Day
Nick Cave and the Bad Seeds – Push The Sky Away
Rise and Fall of Paramount Records 1917-1932
Savages – Silence Yourself
Phoenix - Bankrupt!
Kurt Vile -Waking On A Pretty Daze

11 Aralık 2013 Çarşamba

Balthazar - "Ayrı dünyaların insanları mutlu olabilir mi?"

Daha fazla saklamaya kıyamadım Balthazar'ı. Daha doğrusu grup, her geçen gün daha da bilinirleşmeye başlarken -ki bunun sebebi bence hiç kuşkusuz Karaköy'deki Baltazar adlı Burger & Steak House 'cıdır- ,  bu grubu da ilk biz duyuralım serzenişiyle bu satırları size yazıyorum. Zaten grubu, Belçika Sound'a değindiğimiz şu post'umuzda belirtip, birkaç ay önceki mixtape'imize de koymuştuk.

Balthazar son zamanlarda çevremdeki kişiler tarafından oldukça yoğun bir şekilde paylaşılmakta ve bilinir hale gelmekte. Bu benim için şu anlamlara gelebilir;

1- Bu grup bir anda popüler bir hal alabilir bu topraklarda.
2- Gerçekten iyi bir iş çıkarıyorlar.

1. ve 2. madde her ne kadar içerik olarak birbirine yakın olsa da, benim için Balthazar vasatın bayağı üstünde bir iş ortaya çıkaran bir gruptur. Hatta oldukça güzel bir ikinci albüm çıkardıkları için artık rüştünü ispat etmiş bir grup bile diyebilirim. Balthazar için hafif easy listening, hafif folk ve hafif de indie etkisi altında bir müzik icra ediyor diyebiliriz ama bu nitelendirmeler hiç kuşkusuz biraz üstün körü yapılmış yorumlamalar olacaktır. Grubun ikinci albümünden yola çıkarak grup hakkında bir tanımlama yapacak olursam, grubun Rats adlı albümü için şunları diyebilirim. Rats her şeyden önce çok kültürlü bir albüm. Albümde  farklı grupların ya da müzisyenlerin etkisinden bahsedebiliriz. Misal bir şarkıda Beirut etkisini buram buram hissedebilirken, bir anda kendinizi The XX etkisi altında da bulabilirsiniz. Bu iyi mi? Bence oldukça iyi. Tutarsızlığı oldukça güzel bir tutarlılıkta -reçete de diyebiliriz- ve folk etkisiyle soframıza sunmuşlar. Ayrı dünyaların insanlarını bir Türk filminde buluşturmuş gibi de düşünebiliriz. Filiz Akın ve Kartal Tibet'in dram yaşamadan mutlu olması gibi... Daldan dala atlayan, yerinde duramayan, bir adım sonrasında ne olacağını bazen kestiremediğiniz güzel bir iş "Rats". (10 Aralık 2013)

(Post'u yazmaya bir gün ara vermiştim)

(11 Aralık 2013)
Misal bugün arkadaşıma Balthazar'ı dinlettiğimde, arkadaşım grubun müziğinde Dire Straits etkisi de var dedi. Haklı mı bilemiyorum ama gerçekten Rats farklı  etkileşimlere açık bir albüm olarak nitelendirebiliriz. Misal Any Suggestion adlı şarkıları tam anlamıyla bir Beirut şarkısıdır. O yaylılar ya da vokalin performansı şarkıyı tam anlamıyla bir Beirut havasına sokmaktadır. Do Not Claim Anymore tam anlamıyla easy listening ve pop sound'u arasında kalmış bir şarkı.

Balthazar kesinlikle gelecek vaat eden bir grup. Hatta kendilerini çoktan ispat etmiş bir grup bile diyebiliriz. Farklı janr'ları çok güzel bir reçeteyle önümüze sunuyorlar. Yakın zamanda buralarda da popülerleşmeye başlarlar diye tahmin ediyorum. Bakalım, kısfmet!

 

5 Aralık 2013 Perşembe

Salon'da 2014'ün İlk Çeyreği!

Salon'da 2014'ün ilk çeyreği hiç kuşkusuz kalplerimize şifa olacak nitelikte. Açıklanan tüm performanslar sanki bu zamana kadar Salon'un 'suskunluğunu' anlatacak nitelikte. Kimler var? Wye Oak var, Sleep Party People var, Yuck var, Thee Silver Mt. Zion Memorial Orchestra var. 2014'te çok şey var Salon'da. Açıkçası ben bile bu kadarını beklemiyordum, sorular beklemediğim yerden çıktı diyebilirim. 

2014 güzel olacak sanki.



4 Aralık 2013 Çarşamba

Bir Baba Indie Mix: "Kasım 2013"


Havalar iyice serinledi. İçinizi ısıtacak şarkılarla sizlerlesfdfshgdjlkşk...

Birbirinden değişik 10 parçadan oluşan "Kasım 2013 Mix" çıktı!

Israrla dinleyiniz.

Sevgiler,



Diğer mix'ler için: 8tracks.com/birbabaindie


Playlist:

01. Loch Lomond - Your Eyes
02. Piano Magic - Your Ghost
03. Andy Burrows - Because I Know That I Can
04. Dark Captain - Submarines
05. Typhoon - CPR / Claws Pt. 2
06. Folly & The Hunter - Our Stories End
07. Midlake - It's Going Down
08. Lost In The Trees - Rites
09. Girls - My Ma
10. Half Moon Run - Full Circle

1 Aralık 2013 Pazar

Dangers of The Sea: "The Courage of Others" Midlake'i

Midlake'i ikinci albümde keşif edenlerdenseniz, muhtemelen son albüm size biraz garip gelebilir. Hatta biraz şaşırtıcı dahi bulabilirsiniz. Hatta "The Courage of Others" Midlake'cisi gibi bir sınıflandırmaya dahi gidebiliriz. Nedir COO Midlake'cisi? Daha melankolik bir Midlake, belki de daha karanlık bir Midlake. Hiç kuşkusuz ki; biz Midlake'i COO zamanlarında keşfettiğimiz için grubun ilk ve son albümü, bize biraz garip gelmekteydi. Hatta bu durumu Kejura'ya Pitchfork üzerinden anlattığımda o da bayağı bir garipsemişti. O diyalog da şöyleydi: "Lan Midlake'in COO albümüne Pitchfork 3,6 vermiş, son albüme (Antiphon) ise 6,0 vermiş. Bu işte bir gariplik var sanki."


Neyse; eğer siz de bizim gibi COO fanıysanız, sizlere çok güzel bir armağanımız var. O da Dangers of the Sea adlı Danimarka ellerinden gelme gruptur. COO 'nun tüm karakteristik özelliklerine sahip olan grup, özellikle müzikal olarak COO'dan uzaklaşan Midlake fanları için de ilaç gibi gelecektir. Dangers of  the Sea'yı sanki Midlake'in COO'dan sonra çıkarmış olduğu 3. albüm gibi de dinleyebilirsiniz. Hatta Midlake solist olarak Dangers of the Sea'nin solist'ini alsa, ne de güzel olurmuş. O derece Midlake sound'una uyan bir solist profili çizmekte.  Zaten grup da açık yüreklilikle Midlake etkisinde bir müzik icra ettiğini belirtiyor. Nesi farklı demeyeceğim, nesi benziyor COO'ya benziyor da Dangers of the Sea bize bu kadar güzel gelmekte diyeceğim.  COO'nun melankolik ve karanlık yanı bu grubun debut albümünün her tarafına işlemiş. COO karanlık, umutsuz bir albümdü. Aynı karakteristik özellikler Dangers of the Sea'de de mevcut. Özellikle Sheer Desperation bu reçetenin güzel bir ürünü olarak karşımıza çıkıyor. Albümün bir diğer hazinesi olan Light da bu reçete ile ortaya çıkmış bir diğer şarkı. Nasıl COO'da klavyeler yaratılan atmosferin önemli bir unsuruysa, Dangers of the Sea'de de klavyeler şarkıların atmosferik yanını tamamlayan önemli bir unsur. Yan flüt yine o atmosferin önemli bir parçası. Gerçekten ustalarının yolunda, belki de onların birkaç adım ötesinde bir iş yapmış Danger of the Sea debut albümde.



Bir grubun ilk albümde böylesine bir sound'a erişmesi kuşkusuz gerçekten kayda değer bir gelişme- ki her ne kadar grup Midlake etkisinde bir müzik ortaya çıkarıyor olsa bile-. İlk albümde hayranı oldukları bir grubun çıtasına çıkabilen bir grubun, bundan sonra neler yapabileceği beni heyecanlandıran önemli nokta. Gerçekten Dangers of the Sea bulundurmuş olduğu potansiyel ile gelecek adına bizlere önemli ipuçları sunuyor. En azından COO Midlake'ini devam  ettirebilecek bir grup olarak bayrağı en önde taşıyor. Önemli olan nokta da bu olsa gerek biraz.

29 Kasım 2013 Cuma

[Back to the Future 3] Umut Sarıkaya - Anarşist, Punk, Tırt

Bir aralar yazmaya giriştiğimiz ancak uykumuzun gelmesi sebebiyle o gece yazmaktan vazgeçtiğimiz Roll dergisine verilmiş, efsanevi bir Umut Sarıkaya röportajı vardı. Sonrasında derginin ilgili sayısını kaybettiğimiz için bu röportajı Back to the Future serimize istediğimiz gibi gönül rahatlığıyla ekleyememiştik bir türlü. Neyse ki; imdadımıza ekşi sözlük'ten şu entry yetişti de, en azından röportajın bir kısmını daha bu post'a ekleyebildik.


Tarihin tozlu sayfalarında 3 yıl  boyunca draft olarak kalan o röportajın bir kısmı;

R.E.M. - Losing My Religion
Umut Sarıkaya: İngilizce bilmeden, herkes bu şarkının sözlerini baştan sona sallardı. ''Ooo lay, zpigır, zpigır denyu...'' (gülüyor) Ekim'de konsere geldiklerinde, seyirciler arasında sözlerini bildiğini göstermeye çalışanlar olacak. Onlar daha çok bağıracak.

En sevdiğin Ahmet Kaya şarkısı ne?
''Ay karanlık'' galiba. ''Düşüncelerini değil ama müziğini severim'' Bazıları böyle diyor. Tersanedeki patronum ülkücüydü. Çok seviyordu Ahmet Kaya'yı. Dinlerken küfür ediyordu. Şerefsiz diyordu.(gülüyor)

Baba Zula - Pırasa
Baba Zula mı? Ben de bundan korkuyordum. (gülüyor)

Bir barda bir adam sahnedeki Baba Zula'a yanaşıp şöyle diyor: ''Biz sana niye saygı duyuyoruz ki lan? Manalı gibi, değil gibi, anlamsız şarkılar...'' Neden çizdin bu karikatürü?
Sinir olduğum için çizdim ama eskiden ''Tabutta Rövaşata''nın müziklerini çok severdim. Yıllarca dinledim ve bir noktada galiba tam da Pırasa'yı dinlerken ''Ya, acaba biz kandırılıyor muyuz?'' dedim içimden.
-------------------------------------------------------------------------
(Aşağıdaki bölüm Ekşi Sözlük'ten eklenen kısımdır)

Pink Floyd'u beyaz ve uslu mu buluyorsun?
Türkiye ile pek alakalı bir müzik yaptıklarını sanmıyorum. Buradaki solcular can derdinde, oradakiler özgürlüklerini genişletmek derdinde. İki ortam birbirinden çok farklı... Ben böyle zalim genellemeler yapabilirim, siz bakmayın bana (Gülüyor)

Pink Floyd dinlemek Türkiye'li solculara fazla sirayet etmedi mi sence?
Şehirli solcularda belki bir hayranlık vardır, ama köy kökenlilerde yoktur. Babam bilmez mesela. Pink Floyd'u sonradan Ege kasabasına yerleşecek tipte şehirli solcular dinler ancak.

Sonuçta kafası karışık bir Pink Floyd portesi çizmiş oldun. Halbuki gayet net bir şekilde "Eğitime ihtiyacımız yok" diyorlar. 
(Gülüyor) Vardır bir kafa karışıklığı, sonuçta insanoğlu. Syd Barrett yandı asıl, ona yazık oldu.

27 Kasım 2013 Çarşamba

GÜNÜN ETKİNLİĞİ | Emily Wells Babylon'da!


4 yaşında keman çalarak müzik hayatına başlayan Emily WellsIndie Folk janrını Elektronica ile birleştirip doğurduğu Folktronica tarzındaki müziğini, 27 Kasım Çarşamba gecesi, Garanti Caz Yeşili kapsamında Babylon Istanbul sahnesinde sergileyecek.

2008 yılında yayınladığı The Symphonies: Dreams Memories & Parties albümüyle tarzı seven, sevmeyen bir çok kişiden büyük beğeni toplayan, 2012 yılında yayınladığı Mama ile de bu kitlesini sağlamlaştıran Teksaslı Wells, canlı olarak kaydettiği ses döngülerini, akustik ses ve vokallerle birleştirip, sevenleriyle paylaşmaya geliyor.

Etkinlik günü kapıda bilet fiyatı:
Tam: 45 TL
İndirimli: 30 TL


24 Kasım 2013 Pazar

YENİ | The Free Licks - "Exit Plan"

photo by Berk Tarakçıoğlu 
The Free Licks, 2010 yılında Ekin Kışlalı ve bas gitarist Cem Konuk’un kurduğu bir Indie/Alternatif Rock grubu.

Davulcu Veli Erişim Meral ve hemen arkasından kayıtlar sırasında Arda Algül’ün de klavyede yerini almasıyla bugünkü kadrosuna ulaşan The Free Licks, 70’lerden günümüze Rock müziğin geçirdiği çeşitli varyasyonların “en” lerinden ilham alarak, içlerine işlemiş ve kodlanmış birikimlerini “Exit Plan” adını verdikleri, sade ve güçlü parçalardan oluşan EP’lerini 3 Aralık'ta müzikseverlerle paylaşmaya hazırlanıyor.

EP’nin ilk video klibi, çıkış parçası olan “Exit Plan” için Okşan Mete tarafından yönetildi ve hem dijital platformlarda hem de müzik kanallarında yerini almaya başladı.

Folk'un Disko'yla imtihanı / John Grant Babylon Konseri (21.11.2013)


John Grant, ilk solo albümü Queen of Denmark sonrası, 2011 yılı Salon İKSV konserinde klavye ve piyano üzerine şekillendirdiği müziğin aksine, folk rock ve elektronik seslerden oluşan daha güçlü bir sound ile sahnede 6 kişilik bir ekiple karşımızdaydı.

Hafta içi olması sebebiyle 22.00'a doğru başlayan konserde hınca hınç olmasa da yoğunluğunu yabancıların oluştuduğu hatrı sayılır bir kitle vardı. You Don't Have to ve Vietnam adlı iki "derin" parçayla başlayan konser Marz ve It Doesn't Matter gibi hissiyatlı parçalarla iyiden iyiye insanı içine çekmeyi başarıyordu.

Bir kere şunda bir anlaşalım. John Grant'in tüm hissiyatını dinleyenlerine aktarması için kimseye ihtiyacı yok! Piyanosu başında, o etkileyici sesiyle şarkılarını söylemesi bile gayet yeterli. Ancak gitar, bas, davul, klavye ve synth katkılı müziğini oluşturan 6 kişilik ekibi ile de göz dolduran bir performans sergilediği de aşikar.


Konser sırasında Marz, Where Dreams Go to Die, GMF, Sigourney Weaver, It Doesn't Matter gibi parçalarla Indie Folk sularında yüzerken Pale Gren Ghosts ve Sensitive New Age Guy gibi şarkılarda ise böbreklerimize kadar işleyen bas ve disko topu yansımalı ışık sistemiyle de kendimizi bir anda dans pistinde buluyorduk. Grant'in gerçekten hisli bir sesi var. Ancak elektronik seslerden oluşan, bol synth'li parçalarda da kendisini elektronik müzik yapan bir grubun frontman'i olarak da rahatça görebiliyorduk. Bunda da şüphesiz son albümü Pale Green Ghosts'u İzlandalı elektro-pop grubu Gus Gus'tan Biggi Veira ile yapmalarının payı da çok büyük. Aslında tüm bu elektronik hareketlerin bir arada toplandığı bir yan proje grubu oluşsa tadından yenmeyebilir. Ne dersin John?

Bu arada; sahnede yine piyano ve klavye eşliğinde seslendirdiği Caramel'e de ayrı bir paragraf açmak istiyorum. Sadece ayrı bir paragraf bile kafi...

You Don't Have to
Vietnam
Marz
It Doesn't Matter
Pale Green Ghosts
Black Belt
Sigourney Weaver
Where Dreams Go to Die
GMF
Glacier
Queen of Denmark

//

Sensitive New Age Guy

Chicken Bones
Honeybear
Carame


20 Kasım 2013 Çarşamba

Bazıları Keşke Hiç Ölmese...

Babylon ve Pozitif'in kurucuları arasında yer alan Mehmet Uluğ bugün hayatını kaybetti.


Bugün müzik üzerine gerçekten konuşma imkanımız varsa, bir şeyleri tartışabiliyorsak, Birbabaindie ya da diğer oluşumlar varsa,  bugünler biraz da Mehmet Uluğ, Hakan Orman gibilerin emekleriyle var olmuştur.

Elbette insanların ölmesini istemiyoruz, ancak bazıları keşke hiç ölmese...

Yolun açık olsun Mehmet. Her şey gönlünce olsun...

VİDEO | Franz Ferdinand - "Bullet"


İskoç Indie Rock'ının yüz aklarından Franz Ferdinand, bu yıl yayımladığı Right Thoughts, Right Words, Right Action albümünden yeni bir video daha paylaştı.

"Bullet" adlı parçaya gelen video klip için hemen aşağıya baş vuruyoruz.


18 Kasım 2013 Pazartesi

Çünkü özünde Midlake var: "Antiphon"

Midlake denince akan sular durur. Her şeyi bir anda geri plana atabilirim. İlk dinlediğimde- üçüncü albümlerine denk gelir- nefes dahi aldırmamıştı grup bana. O derece Midlake'e vurulmuştum. Sonrasında memleketimize geldiler. Güzel bir konserle bizleri Midlake'e daha da aşık ettiler. Sonrasında ise 4. albüm için bizleri bekletmeye koyuldular.


4 albüm geliyor dendiğinde ise "kim bilir bizleri yine nasıl hüzünlere sokacaklar?" diyerekten kafamda deli sorular oluştu. Sonrasında bir gün öylesine bir haber geldi ki; üzülmek ne kelime, resmen kederlendim. Grubun solisti Midlake'den ayrılmıştı.

----Flashback----
Zamanında, ergenlik zamanlarımda çok sevdiğim bir grup vardı. Adı Shamrain'di bu grubun. Bilenler "To Leave" adlı aşırı depresif şarkılarıyla bilir bu grubu. Valla aşırı depresiftir. Şu an bu grup, karşıma "To Leave" ile çıksa muhtemelen bu gruba dayanamam. Ben hayatımda damarı bu kadar abartan başka bir grup bilmiyorum. Neyse Goodbye to all that adlı, aynı Midlake gibi tüm şarkıları güzel olan albümlerden birine imza attıktan sonra grubun solisti, Shamrain'den ayrıldı. Sonrasında grup yeni albüme koyuldu ama olmadı. Grup solistsiz gerçekten ruhunu kaybetti. Bambaşka bir hal aldı. Biz fanilere üzülmekten başka bir şey düşmedi.
-----------------------------------------------------

Solist gruptan ayrıldıktan sonra yine kafada deli sorular belirmeye başladı. Grubun yeni albümü nasıldı? Solist gidince yeni solist kim olacaktı? Tarz değişecek miydi? vs.

Derken grup albümle aynı adı taşıyan Antiphon adlı şarkıyı bizlerle paylaştı. Heyecanla dinlemeye koyuldum. İlk dinlediğimde "Eyvah!" Midlake'i de kaybettik galiba diye düşüncelere daldım. Hatta kendi aramızda da bayağı bir kötüledik grubu ve Antiphon adlı şarkılarını. Neyse çıkmadık candan umut  kesilmez diyerek albümü  albümü beklemeye koyulduk.

İyi ki de beklemeye koyulmuşum. Single albümü pek yansıtmıyormuş. Öncelikle tüm önyargılarımdan sıyrılarak şunu açıkça diyebilirim ki şu albümü başka bir grup yapsa, bayağı taş gibi albüm diyebilirdim ancak bu albümü yapan grup Midlake olunca ve dahası grup The Courage of Others gibi şahane bir albüm yaptıktan sonra, böylesine iyi bir albüm bile biraz kekremsi kalabiliyor.


Ama albüm hakkındaki kritiğimi diğer albümlerden bağımsız olarak yapmaya çalışacağım çünkü Antiphon'u gerçekten sevdim. Midlake bence oldukça iyi bir albüme imza atmış. Neden güzel peki? Grup böylesine dijital bir dünyada analog kalmayı becerebilmiş çünkü. Neredeyse her şarkı buram buram 70'ler kokuyor. Önceden Midlake'de Jethro Tull'ın majör etkisinden bahsederken, şimdi ise Camel etkisinden ve dahası genel anlamda 70'ler atmosferinin etkisinden bahsetmek mümkün. Her şeyiyle, her notasıyla tam anlamıyla 70'ler buram buram kokuyor albümde. Melodiler, düzenlemeler, solistin vokal performansı, hammond'lar ve hatta davul tonu bile "Ben 70'lerden günümüze geldim" arkadaş der nitelikte. Midlake bu anlamda gerçekten inanılmaz bir işi başarmış. Böylesine bir sound'u dijitalin dibine kadar battığımız bir zamanda ortaya çıkarılması gerçekten ustalık gerektiren bir müzisyenlik yeteneği olsa gerek. Provider, Ages ya da Corruption tamanen bu sulardan beslenen şarkılardan.

Albümde sadece 70'ler mi var peki? Kesinlikle hayır. Midlake de var. Bildiğimiz Midlake. Grup Midlake'in özünü elinden geldiğince korumaya çalışmış. Midlake melankolisini ellerinden geldiğince şarkılarına yedirmeye çalışmış. "It's going down" her şeyiyle ben Midlake şarkısıyım arkadaş der nitelikte. Tüm Midlake karekteristiklerini barındıran bir şarkı. The Old and The Young da yine benzer niteliklere sahip bir diğer şarkı. Vale ise 70'ler etkisiyle yapılan bir şarkı değil de, 70'lerde Midlake olsa nasıl olurdu sorusuna cevaben yapılmış bir şarkı sanki. Bence oldukça güzel, oldukça iyi bir şarkı. Garip ancak bir o kadar güzel bir deneme olmuş.

Bu kadar cümleyi nasıl toparlayacağımı bilemiyorum ancak Midlake büyük bir kan kaybını, güzel bir 70'ler stratejisiyle çözmüş. Hem tarzlarından pek uzaklaşmamışlari hem de ikinci albümlerine yakın ve benzer bir tarzda sound'a erişmişler.

Güzel olmuş mu? Oldukça güzel ancak eski Midlake'e alışanlar için Antiphon biraz handikaplı bir albüm olabilir. Fakat  zamanla bu engelin de aşılacağını düşünüyorum. Çünkü özünde Midlake var.

17 Kasım 2013 Pazar

Bu hafta John Grant dinleyeceğiz!


90'ların sonu 2000'lerin başından itibaren The Czars grubuna ses veren John Grant, 2010 yılında Midlake elemanlarıyla beraber kaydedip, ilk solo albümü olarak yayınladığı Queen of Denmark ile kariyerine tek olarak devam etmeye başladı. 16 parçadan oluşan, gayet iyi bir debut albümle solo kariyerini başlatan Grant, 2013 yılında yayınladığı son albümü Pale Green Ghosts ile birlikte de Folk camiasındaki yerini iyice belirginleştirip, "ben de buradayım" dedi.

Gözümüzü yollara koyan, dibine kadar dinginlik veren sesiyle insanı Indie Folk sularına fırlatıp atan John Grant, 21 Kasım Perşembe gecesi Babylon İstanbul sahnesinde yer alacak. Dünyanın en şık "motherfucker" diyen insanlarından olan John'u tabii ki biz de bu mutlu gününde yalnız bırakmayacağız. (bkz: GMF)

facebook.com/events/JohnGrant
biletix.com/etkinlik/JohnGrant

Bu arada; Midlake vokalinin gruptan ayrılması ve kankaları John Grant'in yayınladığı son albümüyle birlikte şu soruyu da kendi aramızda oldukça tartışır olduk.

"John Grant, Midlake'e vokal olarak geçse, aşırı güzel olmaz mıydı?"


Konser öncesi dinlencesine de aşağıdan ulaşabilirsiniz.


Adrasan'dan Kayıtlar Var: H!TCTU - Eskiz


Bağımsız müzik yapan yerli gruplarımızdan Help! The Captain Threw Up ve Eskiz, Antalya Adrasan koyu yakınlarında sadece güneş enerjisi ile gerçekleştirdikleri performanslarını ve yaşantılarını kayıt altına alıp, geçtiğimiz günlerde paylaştılar.

Keyifle izliyoruz...



facebook.com/eskiz
soundcloud.com/eskizistanbul


facebook.com/helpctu
soundcloud.com/helpthecaptainthrewup

14 Kasım 2013 Perşembe

YENİ | Nihil Piraye - "Matmazel"


2011'den beri "ses çıkaran" bir grup Nihil Piraye ve geçtiğimiz günlerde yepyeni bir de EP paylaştı bizlerle: "Matmazel"

4 parçadan oluşan, mini bir albüm bu Matmazel. Özellikle bizim gibi melankoli aşığısanız Düşlerine Dokundum ve Güneş Şarkısı'na da ekstra dikkat kesiliniz.

Nihil Piraye'yi canlı dinlemek istiyorsanız eğer aşağıdaki tarihleri de not ediniz;

20 KASIM / PEYOTE (Beyoğlu)
facebook.com/events/peyote

27 KASIM / WOODSTOCK (Kadıköy)

facebook.com/NihilPiraye
twitter.com/nihilpiraye
soundcloud.com/nihilpiraye


10 Kasım 2013 Pazar

4 Kadın / Warpaint Babylon Konseri (9 Kasım 2013)


Kış konserleri sonunda başladı. Değmeyin artık keyfime. Açılışı Moddi ile yapmıştık, sonrasında ise Warpaint ile geldi. 'Maskülen' olduğu varsayılan bir müzik dünyasında 4 kadın neler yapabilir sorusuna, 4 kadın Warpaint ile cevap verdi.  Hatta çok da güzel bir cevap bulduk. 4 kadın tüm önyargıları dün gece teker teker kırdı.

Warpaint resmen "Rock maskülen bir dünya değil ve kadınlar ise bu maskülen olduğu varsayılan dünyada, maskülen nitelikler edinen müzisyenler değil." dedi bizlere. Bu müziği cinsiyetleştirenlere bir tokat oldular sanki. Önce Jenny, sonra Theresa ve diğerleri...

Warpaint her şeyden önce sahneye inanılmaz hâkim bir grup. Her eleman enstrümanlarını sahnede çalmıyor, tam tersine o enstrümanı yaşıyor gibi. Özellikle Jenny Lee (Bass Gitarist) sahnede tam anlamıyla kendinden geçiyor. Müziğin ritmine kapıldı sanki bedeni. Sahnede müzik ve kendisi vardı. Gözlerimi ondan alamadığımı itiraf edebilirim. Diğer elemanların da benzer şekilde sahneyi yeterince iyi kullandıklarını belirtmek gerekir. Konserde gerçekten çok iyi bir performans izledik. 

Warpaint  dün geceki setlist'te bilinen çoğu şarkısını çaldı ancak öyle birkaç şarkıyı es geçti ki; hani gerçekten benim gibi Warpaint hayranlarını şaşkın bıraktı. Arkadaş; "Shadows" ve "Ashes to Ashes" bir konserin setlist'inde nasıl olmaz. Biri bunu tane tane anlatsın. Hani konserin tek falsosunun bu iki şarkının atlanması olduğunu belirtmem gerek. 


Peki neler çaldılar? 


Muhtemelen "Love Is To Die" ve "No Way Out"  setlist'e eklemeleri sebebiyle, "Shadows" ve "Ashes to Ashes"i çalmadılar. Hatta hafiften yeni albüm hakkında da bizlere birkaç ipucu verdiler ancak yine de bir daha kim bilir nerede canlı canlı izleyeceğiz diyebileceğim bir gruptan, en azından Ashes to Ashes cover'ı dinleseydik ne de güzel olurdu demek isterim. Bu kadar zırlamadan sonra, grubun özellikle yeni albümden 2 şarkı çalmasını şöyle de yorumlayabiliriz; Warpaint yeni albümde bayağı bir tarz değişikliğine gidecek gibi.  Jenny'nin yeni albümde biraz elektronik takılacağız söylemi "No Way Out" da resmen gün yüzüne çıkmış oldu. Gümbür gümbür bass hissettiğimiz bir şarkıydı No Way Out. Muhtemelen albüm kaydı daha da elektronik temelli olacaktır.

Bilinen şarkılarını bazen güzel jam'lerle uzattılar. Özellikle Elephants'ın sonundaki jam bayağı güzeldi. Elephants gibi saykodelik bir şarkıyı böylesine güzel bir jam'le süslemeleri gerçekten takdire şayen bir hareketti. Ayrıca Elephants'ı diğer performanslarına göre daha yavaş çaldılar. Böylelikle bir kez daha kalbimi kazanmış oldular. Yine Billie Holiday de grubun sahnede devleştiği şarkılardan bir diğeri oldu. Albümden daha güzel çaldıklarını belirtmem gerekir. 

Kuşkusuz ki dün gece Babylon'da 4 kadının müzikle kendinden geçişine şahit olduk. Bize bu anlara şahitlik etmek düştü. Birbirinden "güzel" bu 4 kadının sahnedeki performansının hiç bitmemesi dileğiyle.

PS: Son zamanlarda sürekli olarak kullandığım bir cümle var: "Jenny, I am in trouble." Bu dize The National'ın son albümünde yer alan "This is The Last Time" adlı şarkıda geçmektedir. Nedense çok içselleştirdim bu dizeyi. Sürekli bu dizeleri mırıldanırken buluyorum kendimi. Özellikle Jenny'e takıldım. Hayali bir karakter işte... Warpaint bass gitaristi Jenny Lee Lindberg'in de adının Jenny çıkması benim için güzel bir rastlantıya sebebiyet verdi. Kim bilir sahnede Jenny'e bu sebeple kapıldım. Hayalimin sahnede düşe gelmesiydi belki de...


7 Kasım 2013 Perşembe

Sofar Sounds: "Kızlı Erkekli Akustik Ev Konserleri"

Aylar önce bir arkadaş ortamında, kendi aramızda muhabbetini çevirdiğimiz "akustik ev konseri" olayı İstanbul'da da gerçek oluyor. Sofar Sounds yani açılımlı haliyle Songs From A Room adıyla gerçekleşecek etkinler ilk olarak Londra'da start almış ve hemen akabinde Barcelona, Berlin, Los Angeles, New York, Sao Paolo, Sydney gibi çeşitli şehirlere yayılmış.

Organizasyon kendi internet sitesi üzerinden, etkinliğin hangi ülkenin hangi şehrinde olacağını ancak 1-2 gün öncesinde duyuruyor ve konserlere ilk rezervasyon yapanlara öncelikli olarak mail atıyor. Böylece son ana kadar nerede, kimi izleyeceğinizi bilemiyorsunuz. Tek bildiğiniz halı üzerinde, ister parmak arası ister ponpon terliklerinizle ev rahatlığında farklı bir bir konser deneyimi yaşayacağınız...

Konserlerin ücretsiz olacağı etkinliklerde yemek yenmiyor, durmadan ayağa kalkı gezinilmiyor, telefonla konuşulmuyor... Ayrıca konser kayda alınıp, Sofar'ın resmi youtube hesabından paylaşılıp daha çok kişiye ulaştırılıyor.

Aralık ayında başlayacak olan Sofar Sounds İstanbul için evinizi paylaşmak ya da bir farklı bir evde çalmak isterseniz de sofaristanbul@gmail.com adresine mail atabilirsiniz.

facebook.com/sofaristanbul
twitter.com/SofarIstanbul
sofarsounds.com

4 Kasım 2013 Pazartesi

Warpaint 9 Kasım'da Babylon'da!


2010 yılında çıkardıkları The Fool albümlerinden beridir hayatımızda güzelce yer etmiş olan Warpaint, 9 Kasım Cumartesi gecesi ülke topraklarında ilk kez sahne alacak. Red Hot Chili Peppers’ın eski gitaristi John Frusciante'nin desteklediği ve Wristcutters: A Love Story filmiyle de gönlümüze işlenmiş olan oyuncu Shannyn Sossamon’un da bir dönem içinde yer aldığı grup, ilk olarak albüm öncesi aynı yıl yayınladıkları Exquisite Corpse adlı EP'leri ile dikkatleri çekmişti.

Bu Cumartesi günü Babylon sahnesinde izleyeceğimiz 4 hanımdan oluşan Warpaint ayrıca ikinci albümlerini de Ocak ayı itibariyle çıkartmaya hazırlanıyor.

Warpaint konserinin kapı bilet satış fiyatı:
Tam: 45TL - Öğrenci: 35TL

Konser öncesi aşağıdaki playlisti iyi çalışırsanız, belki siz de şirinleri görebilirsiniz...

Bir Baba Indie ile kazanacaksınız!








3 Kasım 2013 Pazar

Bir Baba Indie Mix: "Ekim 2013"

Sonbahar ile birlikte, yürek burkan, iç sıkan Ekim playlistimiz ile dozu iyice artırıp, yola devam ediyoruz.

Eminiz ki; 10 parçanın 10'unun da ayrı ayrı talibi olacak. Gerisi kısfmet artık...

40 dakikalık yolculuk başlasın mı?



Diğer mix'ler için: 8tracks.com/birbabaindie 

Playlist:

01. Earlimart - Interloper
02. Autumn Owls - Patterns
03. Piers Faccini - Black Rose
04. John Grant - Where Dreams Go To Die
05. Shady Bard - Trials
06. Felicity Groom - Under Oath
07. Balthazar - The Oldest Of Sisters
08. The Trouble With Templeton - Six Months In A Cast
09. Whistle Peak - Sailor
10. JBM - Ferry

"Özgünlüğü, amuda kalkmak sanıyorlar!"


Her biten kitaptan sonra bir yenisine başlamak, yeni bir başlangıca atılmak gibi. Biten kitapların hüznünü değil, yenilerinin heyecanını duyan biriyseniz hele. Tomris Uyar'ımın Günce'sinden sonra, Ece Ayhan'ın Aynalı Denemeler'ine başladım. Sivil bir şair olarak adlandırılan Ece Ayhan'ın. Ona ait okuduğum ilk kitap. Henüz kendisini çok da iyi tanımıyorum aslında. Ama kimi cümleleriyle, bana kapısından kafamı daha da içeri sokma isteği uyandırdı. Diyordu ki: "Özgünlüğü, amuda kalkmak sanıyorlar. Oysa olduğu gibi, alçakgönüllü davranmak asıl özgünlük." Bu iki cümle aslında herkesin de bildiği iki cümle. Herkesin bilmesine rağmen herkesin uygulayamadığı, gerçekleştiremediği iki cümle.

Hayatımızın her anında özgünlük diye nitelendirdiğimiz şey var aslında. Biz bir şeylerin çok fazla etkisi altında kalmadığımız müddetçe de bizimle. Ama kimi insanlar bu kavramı hayatlarının hangi köşesine koyacaklarını bilmiyorlar. Ya da nasıl kullanacaklarından bihaberler. Ben Ece Ayhan'ın bu iki cümlesini müziğe iliştirerek düşüneyim dedim. Aklıma pek çok isim geldi tabii. Ama özgünlük kelimesinin olduğu bu cümleleri bir defa daha okurken aklıma direk "Once" filminde Glen ve Marketa'nın piyano başındaki halleri geldi. Sonrasında da filmin tüm soundtrackleri sırasıyla çaldı kafamın içinde. Gözüm kapalı bir şekilde, birkaç dakika boyunca filmi izledim zihnimde.

Özgünlük, böyle bir şeydi belki de dedim. Onların samimiyeti, hissettirdikleri özgünlüğün ta kendisiydi dedim. Müziğin içinde kaybolarak bizi de içlerine almaları, sıradanlığın içindeki duygusallık ve derinlikti onların özgünlüğü dedim. Ve sonra yine dedim ki, müzik ve edebiyat aslında ne kadar iç içe. Edebiyat ve müziğin de bir aşkı var. Ve biz bu aşk sayesinde hislerimizi derinleştirebiliyoruz. İhtiyacımız olan en önemli aşk da belki de bu dedim. Pek çok albümün içine girerek bu aşka tanık oluyoruz. Mesela, Sharon Van Etten'in Tramp albümü. Albümün içine Serpents ile girdim şaşırılmayacağı gibi. Ama en az onun kadar kapıldım diğerlerine. Özellikle, Zach Condon sesini bu güzel kadının sesine yakıştırdıysanız "We Are Fine" ile, daha bir samimi geliyor albüm size. "In Line"ı ilk dinleyişimde yaptığım yolculuğun arka fonuna çok uydurmuştum kendisini. "Serpents" her çaldığında hayatımın belirli bir dönemi canlanır zihnimde mesela.

Tüm bunlar hep samimiyet işte. Bu samimiyet hep müziğin tınısıyla hayat buluyor. Samimiyeti daha canlı kılmak için kulaklarımızın bu tınılara ihtiyacı var. Bu türden insani kavramlarımız var olduğu sürece onları canlı kılmak adına melodiler ve sözcükler de bizimle var olmalı, var olacak da.

 

1 Kasım 2013 Cuma

VIDEO | MERİVA - Hepberaberyalnız


Bir Baba Indie olarak yakından takip ettiğimiz yerli gruplardan Meriva ilk albümü ile aynı ismi taşıyan Hepberaberyalnız şarkılarına klip çekti. 

Klibin tamamında abartılı görsellerin olmaması, olabildiğince sade tutularak yalnızlık vurgusunu yakalamaları güzel olmuş. Hakikatten bir şeyi fazla koysalar işin rengi değişirmiş. Bu yüzden klip - şarkı uyumu tam olmuş diyebilirim. Kıyafetinden, mekan seçimine kadar... 

Klibin prodüktörlüğünü It Is Red üstlenmiş. It Is Red ile Meriva'nın buluşması çok iyi olmuş. It Is Red'in geçmiş çalışmalarına bakınca aslında klibin kalitesinin nereden geldiğini çok iyi anlayabiliyoruz. It Is Red daha önce Bir Zamanlar Anadolu'da, Kaybedenler Kulübü, Bizim Büyük Çaresizliğimiz ve Duman ile güzel çalışmalar yapmıştı. It Is Red'i buradan inceleyebilirsiniz.

Klibin yönetmen koltuğunda ise Bora Bekiroğlu oturuyor. It Is Red ekibinden olmasının yanısıra Can Bonomo, Avam Garde Trio ve Odylle ile çalışan bir müzisyen. Yönetmen koltuğunda müzisyenin ruh halini anlayan, hatta sıcağı sıcağına yaşayan birinin olması çok önemli bir şey. Müzisyenin ne anlattığını onun dilinden anlayıp, aynı dille cevap verebilecek kişi olması önemli bir ayrıntı.


Ayrıca klipte oyuncu olarak yer alan Hazal Kazancı'yı da Dream TV'den biliyoruz.

Klip ile ilgili diğer detayları grupla hiç konuşmadık ama buradan görünen kısmıyla üzerinde titizlikle çalışılıp, tüm detayları incelenmiş olduğu kanısına kapıldım. Gözle görülen klibin ve duyulan şarkının elbetteki en büyük emeği Meriva'ya ait ama arka plandaki isimlerin seçimi ve ortaya çıkan sonucuna bakılırsa bu buluşmalar ile Meriva, doğru seçimlerle yoluna devam ediyor.

Daha önceki yazılarımızda da belirtmiştik ve sık sık dile getiriyoruz. Meriva iyi bir grup ve kendi yaşam alanlarını korudukları sürece kiminle çalıştıkları bir yana dursun hep varlığını sürdürecektir. Yani şunu demek istiyorum; mesela bu klibi başka bir ekip çekseydi de aynı ruhu yakaladığı sürece farklı bir iş çıksa bile iyi bir iş ortaya çıkardı. Bazen ne kadar iyi şoför olursanız olun, sürdüğünüz arabanın performansına göre sizin şoförlüğünüzün kalitesi artar.

Meriva'nın Hepberaberyalnız albümü 3 Kasım'dan itibaren Babajim etiketiyle hayatımızda yerini alacak. Bizde daha önce konserlerde severek dinlediğimiz grubu evimize, arabamıza taşıyacağız. Tabi ki konserlerini ihmal etmeden. Albümün tanıtım konseri ise, 5 Kasım Salı gecesi Babylon sahnesinde gerçekleşecek.

Bu arada klipteki diğer emeği geçen isimleri de paylaşalım.

Görüntü Yönetmeni | Murat Tuncel
Sanat Yönetmeni | Afra Akgüneş
Kurgu & Renk | Umut Karaduman
Makyöz | Nuri Şekerci
Kuaför | Melis İlkkılıç

* * * 


Şarkının sözlerini de yazalım tam olsun diyerek;

Bir silah ateşlendi tam beynime
Kurşunum sunuldu gümüşten bir tepside
Komada vücudum yıkık bir hastanede
Bölünmüş tüm ruhum bin parçaya

Bir nefes uzakta

Sana bu söz
Bu sefer son 
Alkışlarınla
Sebebi çok 
Önemi yok
Hiç utanmadan
Yürümek zor 
O kadar yol
Gel yavaş yavaş
Burada hepberaberyalnız(ız)

Kilometrelerce asfalt önümde
Kavruluyor ayaklarım en sağ şeritte
Güneşten korkmasanda sıcaklığı üstünde
Yok olmuş tüm gölgen tam altında

Bir nefes uzakta

Sana bu söz
Bu sefer son 
Alkışlarınla
Sebebi çok 
Önemi yok
Hiç utanmadan
Yürümek zor 
O kadar yol
Gel yavaş yavaş
Burada hepberaberyalnız(ız)

Bir nefes uzakta

Sana bu söz
Bu sefer son 
Alkışlarınla
Sebebi çok 
Önemi yok
Utanmadan 
Yürümek zor 
O kadar yol
Gel yavaş yavaş
Burada hepberaber...


Meriva | Facebook 
Meriva | Twitter
Meriva | Offical Page 


28 Ekim 2013 Pazartesi

İmajlar, Notalar ve Huzursuzluk.

Bir film izleyince elbette hayatım değişmedi. Ancak öyle sahneler oldu ki, o sahnede öyle şarkılar çalındı ki, huzursuzluğum oldu o sahneler, belki de şarkılar. Bugüne dair korkuttu beni, düne dair...

İnsan hayatı kolay değişmez elbette, ancak huzursuz olabilirsiniz. Sıkıntılı olabilirsiniz. Sıkıntı verebilirsiniz ve bir şarkı ve bir takım görüntüler size huzursuzluk verebilir. 


Geçenlerde bir film izledim. Hayır, hayır hayatım değişmedi. Hayatım belli bir rutinde gidiyor nedense. Ancak huzursuz oldum. Şarkıdan da, o sahneden de... Şarkıyı biliyordum üstelik, dinlediğim bir şarkıydı. Ancak o sahneyle hayatımda farklı bir yere oturdu sanki şarkı. Huzursuzluk verdi o şarkı bana. Görüntülerle şarkılar birleşince,  tüm müzik ve imaj tanımlamalarım ortadan kalktı. Yapılar söküldü. Artık müzik de yoktu, sahneler de yoktu.

Şarkı: Wye Oak - Civilian
Film: Safety Not Guaranteed.
Sahne: Bir adamın elinde içkisiyle ağlayarak go-kart yapması.

En son bu hissi Dandelion adlı filmde hissetmiştim. Bir ölümden önce Cat Power'dan I Found A Reason cover'ı. Oluyor böyle, öyle sahneler öyle notalarla vals halinde oluyor ki o vals'in güzelliği, o vals'in hüznünü kıskanıyorsunuz, o vals'deki gerilimden ağlıyorsunuz belki de. 

Müzik biraz da öyle değil mi sahi? Sevdiğimiz şarkılar çoğu zaman mutluluklarımız ve hüzünlerimizle dolu. Hep anlarla örülü, filmlerdeki gibi. Bir film başlıyor ve zamanla notalar eşlik ediyor filme. Bir hikaye başlıyor ve bir takım şarkılar dinlemeye başlıyorsunuz. Artık hikayeniz hikaye olmaktan çıkıyor, şarkınız da şarkı olmaktan. Şarkılarla yaşamaya başlıyorsunuz.

İşte bu sebeple, filmlerde çalınan bazı şarkıları çok seviyorum. Notalar ve imajlar görkemli bir mükemmellikte birleşiyorlar. O anı kıskanıyorum.

Bir bütünün ayrılmaz parçaları gibi. Şarkı olmazsa artık film de olmayacak belki, notalar ortadan kalkarsa artık hikaye de olmayacak. Hikayeler (imiz) şarkılarla çoğu zaman.  Orpheus bir an tereddüt etse, arkasına baksa sevdiğini kaybedecek. Hikayeler ve müzik bu tereddütsüzlüğün hali gibi biraz da. İkisi de birbirine aşık. Tereddütleri yok. Orpheus ve Eurydice.



27 Ekim 2013 Pazar

IndieCity 2 bu sene de Peyote'de!


Geçen sene ilki düzenlenen IndieCity'nin 2.'si bu sene yine Peyote sahnesinde gerçekleşecek.

2 Kasım günü The Away Days, Men With A Plan, Da Poet ve Milankundura gibi gruplar başta olmak üzere aynı gecede toplam 12 performans izleme fırsatı yakalanacak. Partapart Records'un düzenlediği gece de canlı performansların yanısıra DJ Set'lerde yine alt kattajş yerini alacak.

Facebook Event

25 Ekim 2013 Cuma

DİNLE | Arcade Fire'ın yeni albümü Reflektor!


Arcade Fire minik minik paylaşıp, insanı meraklara gark eden yeni albümü Reflektor'ın tamamını kendi sitesi üzerinden stream etti.

Resmi olarak yayımlanmasına 1 hafta kalmış olan albümün tamamını hemen aşağıdan dinlemeye başlıyoruz!



VİDEO | Arctic Monkeys - "One For The Road"


2013'ün en çok konuşulan gruplarından biri olan Arctic Monkeys son albümleri AM'den ikinci video klip çalışmasını paylaştı.

"Siyah beyaz, köyüm" konseptli klip ise albümün 3. parçası "One For The Road"a gelmiş bulunuyor.


21 Ekim 2013 Pazartesi

YENİ | Arcade Fire'dan Tadımlık: "Afterlife"

Arcade Fire yeni çıkaracağı stüdyo albümü  Reflektor'den, Afterlife  adlı şarkının 50 saniyelik tadımlığını paylaştı. 

Arcade Fire'dan yeni albüm öncesi tadımlık.

İşte o tadımlık şarkı.


Bu blog post'u Pub 111 dersi öğrencileriyle birlikte girilmiştir.

3 yıl Sonra U2'dan Yeni Şarkı: "Ordinary Love"

9 yıl aradan sonra hayata dönen A Perfect Circle'dan sonra, şimdi de U2'da 3 yıl aradan sonra aramıza yeni bir şarkıyla döndü. Ordinary Love adı verilen şarkı, Nelson Mandela'nın hayatını konu alan Mandela: Long Walk to Freedom adlı film için ortaya çıkarılan bir şarkı olmuş ancak U2'nun önümüzdeki albümünde bu şarkının yer alacağını gruptakiler bildirmişler.  Ee, tam da U2'dan beklenecek bir hareket olurdu bu


Ordinary Love'u halen tam olarak dinleyemiyoruz ancak filmin trailer'ı ile tadımlık halini dinlemek isteyenleri aşağıya alalım.


Belçika'da Neler Oluyor?

Bu aralar Belçika'dan hayal dahi edemeyeceğim gruplar çıkıyor. Hani hepsi mi iyi olur? Oluyor işte. Bir grup buluyorum farz-ı misal, sonrasında bu grubun orjini neredenmiş diye bakıyorum, pat diye Belçika çıkıyor karşıma. Hangi birini yazacağımı şaşırdım. Biz blogger'ların da bir sabır noktası var!



Bu kadar güzel grup Belçika'dan çıkınca, bu güzelim grupları kategorileştirerek anlatmak da farz haline geldi. Şimdi bu güzel grupların bence en benzer yanlarından biri, başka bir deyişle kesişim kümelerinden biri melodik halleri. Tüm gruplarda öncelik melodiye verilmiş. Şöyle anlatayım, hani Anadolu rock deyince aklımıza üç aşağı beş yukarı benzer bir melodik hal geliyor ya, bu gruplarda da benzer bir hal var. Kendilerine has bir melodik yanları var. Aeon Spoke, Thirteen Senses sevenler, fav'a atsınlar.

Kesişim kümesinin bir diğer elemanı ise solist performansları üzerinden ortaya çıkıyor. Solistlerin performansları da kesinlikle naiflik üzerinden şekillenen bir yapıda. Bağırmadan çağırmadan da insanları etkileyebilecekleri inanan bir grup güzel insan. Bence çok da iyi yapıyorlar.

Kesişim kümesini anlattıktan sonra grupların farklılaştığı tek ve önemli noktaya yoğunlaşalım; bu da grupların folk ve alternatif rock tarzlarında müzik icra etmeleri. Sadece alternatif rock üzerine konuşacak olursam, yukarıda bahsettiğim gibi Aeon Spoke ve Thirteen Senses kıvamındaki bir alternatif rock halinden bahsediyorum. Dahası değil.

Gruplara teker teker bakacak olursak; (Belki bu grupları ilerde yazarız, belki bu grupları önceden de yazmışızdır)

The Me in You: Son zamanlarda hayatımı alt üst eden bir grup. İnanılmaz bir hüzün ama kırmadan dökmeden. Naif bir solist, güzel klavye alt yapıları ve uzun yolculukların melodileri. Bu gruba kesinlikle ilerleyen zamanlarda kritik olarak yer verilecek.

Marble Sounds: Blog'un gediklileri Marble Sounds'u çok yakından bileceklerdir. The Me in You naifliğinde ancak biraz daha post rock sularına da yakın bir müzik. Naif solist yine iş başında.

Amatorski: Diğer gruplara kıyasla metronom biraz daha alıp başına gitse de, Amatorski de melodik yanıyla benzerlerinden ayrılan. Her melodisiyle bizleri can evimizden vuran bir grup. Yine klavyeler, delay'lere banmış gitarlar, güzel yaylılar...

Puggy: Yine Belçika'nın verimli topraklarından hayatımıza giren bir grup. Güzel melodiler yine ön planda ancak Puggy diğerlerine nazaran bayağı kendine münhasır, biraz daha pop bir grup. Ancak kesişim kümesindeki melodileri güzel bir harmanla dünyamıza soktuğunu açıkça belirtmem gerekmekte.

Balthazar: Folk tarafında da güzel şeyler oluyor dedik. Geçen aylarda The Bony King of Nowhere adlı bir diğer Belçikalı folk temsilcisini sofralarınıza sunmuştuk. Balthazar , TBKN kalibresindeki bir diğer grup. Yine benzer tınılar, benzer hareketler ve benzer samimiyet. Yine naif vokaller ve yine güzel melodiler.

The Bony King of Nowhere: Bu abiyi anlatmaya gerek yok sanırım. Sizi direk şu post'a ışınlatıyoruz. Kritik.  


Dediğimiz kadar varmış değil mi? Kesinlikle var. Yeni yetme Belçikalı indie gruplar gümbür gümbür gelmekte ve biz buradayız demekte. Bizlere yolları açık olsun demekten başka bir şey düşmüyor sanırım.
















20 Ekim 2013 Pazar

Pearl Jam - "Lightning Bolt"

Bir TEN değil ama....
Pearl Jam, 2009 çıkışlı Backspacer albümü sonrasında, bu hafta 15.10.2013 tarihinde yayınladığı "Lightning Bolt" albümüyle piyasaya tekrardan hızlı bir geri dönüş yaptı. Albüm gayet tempolu, "sert" şarkılardan; hissiyatı bol, vurucu şarkılara uzanan bir Pearl Jam albümü olarak diskografideki yerini alıyor.

Albümde dikkat çeken parçalardan bir çırpıda bahsedecek olursak; 

Getaway, gayet güzel bir açılış parçası. Albümün içerisine resmen fırlatıyor insanı.

Mind Your Manners, Getaway sonrasına yakışan, albümün "sert" kısmını tanımlayan bir parça. Yalnız 15. saniyeyle birlikte giren melodi bana inanılmaz Motörhead'den Ace of Spades'i anımsatıyor. Hatta sadece anımsatmıyor, yıllar sonra açıp açıp dinletiyor da. :) (Cover yapan bar gruplarına duyurulur!)

Sirens, Eddie Vedder abimize çok yakışan, hisli parçalardan biri olarak PJ tarihimizdeki yerini "albümün en kral şarkısı" şeklinde iyice sağlamlaştırdı. 10!

Pendulum, Pearl Jam tarzının biraz dışında, hafif hafif psychedelic'e de göz kırpan değişik bir parça olmuş. Dinlenesi.

Swallowed Whole, Country ve Alternatif Rock arası gidip gidip gelen, albümün yine kendine has şarkılarından... 

Let The Records Play ise blues ezgili, dikkat çekici bir PJ şarkısı daha. 

Yellow Moon ise albümün en vurucu parçalarından biri. Sakin sakin ilerleyen gitar tınıları üzerine itinayla serpilmiş Eddie Vedder vokalleri ve elektro gitar soloları... Nefis. 

Kişisel olarak ilk üçüm;
1- Sirens
2- Getaway
3- Yellow Moon


Baktığımızda bir Jeremy, bir Black yok belki albümde, bir Ten değil tabii ancak genel anlamda gayet güzel bir albüm çıkarmış Pearl Jam diyebiliriz.

7.8 / 10 ;)



18 Ekim 2013 Cuma

VIDEO | Atoms For Peace - "Before Your Very Eyes"


"Supergroup" Atom For Peace'ten yeni bir video geldi!

Albümün bizce en iyilerinden olan "Before Your Very Eyes" adlı parçaya gelen video klibi hemen aşağıdan rahatça tüketebilirsiniz.


15 Ekim 2013 Salı

9 Yıl Aradan Sonra A Perfect Circle'dan Yeni Şarkı: "By And Down"

Dile kolay 9 yıl oldu. 9 yıl boyunca The Noose ve diğerlerini loop'a almaktan başka bir şey yapamaz olduk. 9 yıl sonra eski bir sevgilinin tekrar hayatınıza girmesi gibi sanki A Perfect Circle'dan yeni melodiler duymak.


Ve evet, işte o gün, o önemli gün bugün. Karşınızda tam da A Perfect Circle'dan beklediğimiz, The Noose ve Orestes sularında gezinen o şarkı. A Perfect Circle bıraktığı yerden devam ediyor ve karşınızda "By and Down"....


13 Ekim 2013 Pazar

Felicity Groom - Tüm Şarkıların Güzel Olduğu Albümler

İlk albümden çıtayı böylesine yükseltiyorsunuz ya, işte o zaman beni benden alıyorsunuz. Her ne kadar sonraki albümler genelde debut'un tadına ulaşmasa da ilk albümdeki enerji, yılların birikimi ve amatör tat gerçekten kayda değer edinimler olarak biz müzik severlere kar olarak kalıyor.


İlk albümden ortada çıta mıta koymayan bir diğer grup ise "Felicity Groom".  Avustralya'nın bağrından kopan bu güzide grup, gerçekten ilk albümden bizlere inanılmaz olgunlukta, inanılmaz müzikaliteye sahip bir albüm sunuyor.  Her ayrıntının ince ince düşünüldüğü, gerektiğinde deneylerden kaçınılmayan, solistin yürek burkucu vokali ile bizleri üzmekten çekinmediği tam da kışın ben geliyorum dediği zamanlarda hayatımıza giren aşmış güzellikte bir grup Felicity Groom. Aslında grup ilk dinlendiğinde, aynı topraklardan hayatımıza giren Howling Bells'i epeyce andırıyormuş gibi gelse de son tahlilde Felicity Groom, bence Howling Bells'e kıyasla biraz daha damar bir ekipten oluşmakta, başka bir deyişle "siz nasıl diyorsunuz?" melodik bir tat vermekte. Aslına bakarsanız Howling Bells'in son albümü ve Felicity Groom'un debut albümü kafa kafaya yarışan iki güzide albüm olarak değerlendirilebilir. Howling Bells; "Baby Blue", "Don't run" ya da "The Loudest Engine" ile bizleri can evinden vurmaya çalışırken, Felicity Groom neredeyse albümdeki tüm şarkılarla bunu hayata geçirmekte. Bu açıdan bakıldığında Felicity Groom  "Gossamer" ile daha karakteristik bir albüm ortaya çıkarmış desek pek de garip kaçmaz.

Albümün ve grubun detaylarına yoğunlaşacak olursak; daha önce de belirttiğim gibi solist için ayrı bir parantez açmam gerekir. Gerçekten oldukça karakteristik bir sese sahip olsa da abla- ki kendisinin sahne adı da Felicity Groom olarak geçmekte, asıl isminin ne olduğu tam olarak bilinmemekte. Cat Power gibi düşünebilirsiniz.- biraz Juanita Stein'i andırmakta ancak sesinin "Gossamer" e çok iyi yakıştığını belirtmem gerekir. Kederli, hüzünbaz bir kadın vokal arıyorsanız, muhtemelen Felicity Groom sizlere bir vokal olarak çok geniş bir gül bahçesi vaad edecektir.

Debut  olmasına rağmen çok olgun bir albümle karşı karşıya kaldığımızdan dem vurmuştum. Bunu da biraz açmak isterim izninizle. Grup müzikal olgunluğunu kullanmış oldukları geniş enstrüman yelpazesiyle sağlamakta. Grup, kullanmış olduğu farklı enstrümanları, resmen şarkıların ayrılmaz yapısal bir unsuru haline getirebilmiş. Özellikle bu durum grubun genel müzik yapısı olan; 'alternatif rock'a kayan indie' yaklaşımını zengişleştiren bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Grubun ilk albümde bu yeteneğe erişmesi ise paha biçilemez. Şimdi teker teker saymak istemem ama neredeyde her şarkıda bu tavır ve tutum var. Özellikle  albümdeki favorilerim arasında yer alan  "Under Oath" ya da "Building a House" ya da " You come along" gibi şarkılar, bu multi enstrümantalist yapının güzide örneklerinden sadece birkaçı olsa gerek.

Gerek vokalin inanılmaz sesi, gerek bestelerin melodik yanı, gerekse düzenlemelerde kullanılan enstrümanların şarkılara oldukça naif ve bir o kadar da yerinde katkısı, bu debut albümü benzerlerinden ayırıyor. Felicity Groom debut albümleriyle biz müzik severlerin ocağına incir ağacı dikerek, bütün kışı bizle geçirmeye ne dersiniz diye soruyor. Bize de bu çağrıya"evet" demek düşüyor.