Gönül İşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gönül İşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2014 Pazar

Bu Sevmek Midir?


Onu ilk okumaya başladığımdan beri biliyorum ki Sabahattin Ali okumak çok daha başka bir hissiyat. Onun, aşka bakışındaki içtenliği, gerçekçiliği, yoğunluğu bu kavrama olan inancı yükseltebilecek gibi geliyor her defasında. Cümlelerini her okuduğumda, kendi içine ayna tutabildiğini görüyorum. Ve daha çok okumak istiyorum onun içini. Öyle büyük, öyle güzel bir kalbe sahip bir adam varmış yani diye soruyorum kendime her defasında ve şaşırıyorum. Evet, sadece okuyarak kuruyorum bu cümleleri. Ve inanıyorum.

Bir şarkının peşinden günlerce belki haftalarca gitmeyi sevenler vardır. Ben de onlardanım galiba. Şarkılar sadece kulakların duyduğu tınılar değildir bazen. O tınının büyüsü o kadar basit değildir. Dinlerken pek çok şeyi getirir akla. Belki okunulan kitabın sadece bir cümlesini, belki geçmişte söylenmiş ve pek çok anlamı olan bir cümleyi, belki de sadece düşünceleri… Konuşmak için her zaman bir diğerine ihtiyacımız yoktur, kafamızın içindeki bizle o kadar çok konuşuruz ya hani çoğu zaman. İşte o zamanlar ettiğimiz bir cümledir belki de akla gelen; varolmamızın esası olan, cümlelerimiz…

“The Power of Love”ı Anneke’nin sesinden dinlediğim günden beri, dinleyip bir kenara kaldıramadım. Tınılarla cümleleri birleştirdim her zaman. Şarkıyı durmaksızın dinlemek, bana hep cümleleri durmaksızın okumak gibi geldi. Şarkıların da bir ruhu vardı ve bir ruhu olan şarkıyı nasıl daha gerçek hale getiririm sorusunun cevabı buydu benim için. Birleştirmek bir şeyleri, cümleleri düşünmek… Düşündüm ve son zamanlarda yolum hep Sabahattin Ali’nin cümlelerine çıktı.
“Peki ama, bu sevmek midir be adaşım, bir kadını öpmek, onu istemek sevmek midir?”
“Siz, birisine itaat eden ve birisine emredenler; siz birisinden korkan ve birisini tehdit edenler… Siz sevemezsiniz. “
Tınıları, asıl olarak karısına yazdığı mektuplarını okurken birleştirdim. Şarkıda “Love is danger, love is pleasure, love is pure the only treasure.” cümlelerini duydukça Sabahattin’in Aliye’sine duyduğu aşkı hissetmeye çalıştım içimde. Onun aşkı benim yüzümü güldürdü. Yavaş yavaş ve tekrar tekrar okudum cümleleri. Bir solukta okunup, harcanamayacak kadar değerli olduğunu gördüm.
“ Mamafih, neşe insanın içinde bulunduktan sonra, hayat onu ne kadar meydana çıkmaktan men etse, ne kadar boğmaya çalışsa yine ilk fırsatta kendini gösterir.”“…sonra muhakkak sevilmek ister, bunun için de başkalarını sever. Düşün, dünyada yalnızlık kadar feci şey var mıdır? Tabii yalnızlıktan kafa yalnızlığını kastediyorum, yoksa dünya bir sürü kuru kalabalıkla dolu…”
Şarkıda aşkın var olan saflığını anlatan cümleler kulağıma doldukça okudum.
“Dünyada hayatın bir tek manası varsa o da sevmektir. Hatta mukabele edilmesini bile beklemeden sadece sevmek. Başka bir insanı bahtiyar edebilmek, kendini bahtiyar edebilmekten daha güç fakat daha insancadır. Bugün böyle düşünenlere saf, hatta enayi derler. Fakat şeyleri etrafın ne dediğine bakmadan yapmalıyız. Hayatta en büyük vazife ve saadet olarak şunu almak lazımdır: bize yakın ve uzak bütün insanlara yardım etmek, bütün insanların iyiliğine çalışmak…"
Sonra durdum. Hemen tüketmemeliydim.

Çünkü, bi soluğa sığacak kadar basit değildi…



25 Ocak 2014 Cumartesi

Hangi Sun In The Arms Of Love?


...
JENNIFER: Hangi oyundan söz ediyorsun?
JAN: Seninle birlikte hiçbir zaman göremeyeceğim bir oyundan.- Peki ya müziğe ne dersin. Zaman bulduğumuzda, kompozisyonuyla insanda hayranlık uyandıran, önemli bir piyano konçertosunu dinleyebiliriz.
JENNIFER: Yani ciddi müzik?
...

Bu diyaloglar Ingeborg Bachmann'ın, Radyo Oyunları kitabından bir alıntı. Kitaptaki diyalog uzun süredir düşündüğüm ama tarif ederken, betimlerken kullandığım şeylerin bir özeti gibiydi. Müziğin değiştiğini, evrim geçirdiğini söyleyebilecek kadar iddialı şeyler söyleyip duruyorum. Müzik otoritesi, kriterler koyacak biri değilim, olmadım, olmayı da isteyeceğimi sanmıyorum. Sadece kendi minik evrenimde, minik tespit oyunlarım ile vakit geçiriyorum.

Müziğin değiştiğini ya da değişmeye meylettiğini iddia etmem elbette yeni şeylerdeki müziğin trafik akışlarını ve beste yapılarında bazı şeyleri fark etmem ile mümkün oldu. Jan ve Jennifer bana bu konuda yardımcı oldu. Ciddi müzik? Bir müziği dinlemenin ötesinde bir kompozisyon olarak incelenme meselesi vs. Müziği sadece dinleyen ama incelemeyen kişiler olarak eğer daha iyi müzikler dinlemek istiyorsak öncelikle bunu sorgulamamız ve sorgulamanın ardından tespitler ve öneriler oluşturmamız gerektiği kanaatindeyim. Yani iyi müzik için; daha doğrusu sanatın tartışılma meselesinin ötesinde bizim için iyi olan, bizim kendi içimizdeki benliğe doğrudan etkiler oluşturan müziğin benliğini masaya yatırmak gerektiği kanısındayım. Haklılığımı ya da haksızlığımın ispatı için örnek vermeden, kendi içimdeki müziğin benliği üzerine bir takım görüşler dile getiriyordum - ki bu da kafamdaki müziğin benliği ve evrimi üzerine cümleleri bir araya getiriyordu -

Müziğin artık değiştiğini ve tek bir enstrüman odaklı olmasından sıyrıldığını ya da sıyrılması gerektiğini düşünüyorum. Takip ettiğim müzisyenlerin ya da grupların da benzer kaygılar taşıdığına inanıyorum ve her yeni şarkılarında bu evrimi gerçekleştirdiğini gözlemliyorum. Müziğin enstrüman ya da solist odaklı olmasından ziyade bütün nesneleriyle ve mentalitesiyle, bir bütün olarak, senkronize bir şekilde hareket etmesi gerektiği kanısındayım. Ana enstrüman gerçeğini ortadan kaldırıp, sosyalist! bir müzik ortaya koymak gerektiği kanısındayım. Tüm enstrümanlardan eşit ölçüde verim almak ve bütün enstrümanların ve solistin maksimum enerjisiyle dışavurumunu sağlamak gerektiğine inanıyorum.

Bu görüşümü desteklemesi için 123'ün Sun In The Arms Of Love şarkısının 3 farklı versiyonu olması bana ciddi anlamda ışık tuttu. Şimdi sizinle bu şarkının üç farklı versiyonunu paylaşacağım.

1) Sun In The Arms Of Love (İlhan ERŞAHİN)



Şarkının, İlhan Erşahin katkılı bu versiyonunda baştan sona İlhan Erşahin'in baştan sona etkisini dinliyoruz. Saksafon şarkı boyunca kullanılabilecek her yerde, tüm etkisiyle kullanılmış ve şarkının oldukça önüne geçmiş vaziyette. Sanırım bunu 123 dahil kimse, İlhan Erşahin'e olan saygıdan ötürü garip karşılamayacaktır. Zira her ne kadar saksafonun bu mükemmel entegrasyonu kulağa hoş gelse de müziğin tüm enstrümanlarca bütünlüğüne yan -yeni- bir ses olarak katıldığı için bir negatif özellik oluşturuyor. Şarkının esas kısmını (sözlerini, rhodes'ları) dinliyorken bir anda dikkat dağıtıp, saksafonu dinlemeye yönlendiriyor. Her tekrarda ezberde kalan kısım saksafonun gireceği ve çıkacağı yerler; ve dolayısıyla melodisi oluyor. 

Tekrar söylemekte fayda var. Şarkının iyi ya da kötülüğünü eleştirmiyorum. Zira, haddime değil. Sadece kendi içimdeki müziğin benliği ve evrimine örnek teşkil etmesi açısından açıklama getirmeye, sorgulamalar yaratmaya çalışıyorum. Bu yüzden diğer versiyona geçmeden evvel bir an için bu versiyonu dinlerken saksafonu unutarak dinlemeyi denemenizi ve ortaya çıkan boşluğu deneyimlemenizi istiyorum. Bir yönlendirme yapmak istemiyorum ama saksafonun kattığı alışkanlıktan dolayı hissi olarak bir yalnızlık hissedeceğinizi düşünüyorum.

2) Sun In The Arms Of Love (Live at House Cafe)


Bu versiyonun diğer versiyona göre daha iyi olduğunu iddia ediyorum. Biraz daha canlı ve hareketli. Bir önceki versiyonda iddia ettiğim şeyin aslında grup tarafından çalınmış hali. Bu sefer saksafon yok. Şarkı tüm nesneleriyle, özellikleriyle daha fazla ön planda; ve canlı çalınıyor olmasından dolayı daha samimi ve kutsal bir buluşma örneği teşkil ediyor. 

Zira dikkatinizi çekmek istediğim bir nokta var. Burak Irmak ve Berke Can Özcan!

Bu şarkıda bu ikiliyi özellikle 02:40'dan sonra daha dikkatli dinlemenizi istiyorum. Saksafonun ortadan kaldırılmasıyla daha fazla özgürleştirilebilmiş ya da daha duyulabilir olmuş iki enstrümanın şarkıya ritimsel ve melodisel olarak nasıl etki ettiğini, kendini açığa çıkarttığını belirgin bir şekilde hissedebiliyorsunuz. 

Şöyle bir deneme örnekleme yapayım. Johann Sebastian Bach ile Vincent Van Gogh'un bir gün sandalla denize açıldığını düşünün. Sandalın büyük bir dalga tarafından devrildiğini ve ikisininde boğulmak üzere denizin dibine doğru çöktüğünü düşünün; ve bu iki büyük dehadan JS Bach'ın henüz The Art Of Fugue üzerine bir çalışma yapmadığını, Vincent Van Gogh'un ise Patates Yiyenler'i resmetmediğini düşünün. Yani, bu dünyaya bu önemli eserleri henüz bırakmadığını. Aslında ne kadar önemli bir kayıp olduğu konusunda yeteri farkındalığı yarattığımı düşünüyorum.

İşte şarkının bu versiyonunda denizde boğulmaktan son anda kurtulan bir Burak Irmak ve Berke Can Özcan dinliyorum. Nefes aldıklarını hissediyorum. Önceki versiyonunda saksafonun dominant renkleri altında kaybolan; masmavi bir gökyüzü çizen ressamın vazgeçtip üzerine kara bulutlar çizdiğini hissediyorum.

Belki bu versiyona karşı fazla duygusal yaklaşıyor olabilirim. İtiraz etmem! 

3) Sun In The Arms Of Love (Live at TRS)

Dilara Sakpınar, bu versiyonu Rock'n Coke'da çalmadan önce bir takım kaygılarını dile getirmişti. Şarkının eskisi kadar hareketli olmadığını, beğenilip-beğenilmeyeceğine yönelik endişeleri olduğunu dile getirmişti. Şarkıyı ilk canlı dinlediğimizde kaygısında haklı olduğunu düşünüp, özlemle eski versiyonunu hatırlamak istediğimi düşünmüştüm. 

O günden bugüne fikirlerimin değiştiğini düşünüyorum. Şarkının bu versiyonuna ilişkin başta oluşan negatif düşüncenin eskiye olan alışkanlıktan ve henüz bu haline dair hazırlıksız olduğumuza dair düşünceler oluştu kafamda. Daha detaylı ve JAN'ın diyalogta dediği gibi kompozisyon olarak şarkıyı incelemeye koyulduğumda bir çok şey fark ettim. Müziğin benliği ve evrimi üzerine ortaya koyduğumu savların hepsini bu şarkıyla anlatabileceğimi düşündüm. 

Şarkı bu haline gelmeden önce Burak Irmak gruptan ayrılmış, yerine Arda Erboz ve Seçil Kuran gelmişti. Onların dahil olmasıyla müzikal olarak grup biraz daha zenginleşmişti. Rock'n Coke değerlendirmesinde bu değişikliğin grup üzerine etkilerinden bahsetmiştim. Arşiv kısmından bu kısımları okuyabilirsiniz. 

Dikkat ettiyseniz diğer versiyonlardan bahsederken bas gitardan ve solistten hiç bahsetmedim. Hâlbuki her iki versiyonunda da şarkının en iyi işçileri ve ön plana çıkartan şeylerin bunların olduğu konusunda hiç şüphem yoktu. Bu versiyonda bunlardan bahsedebilirim. Kendimi daha özgür ve iyi hissediyorum. Feryin Kaya'nın bas partisyonlarını değiştirip, yeni bir şeyler denemesi dolayısıyla Berke Can Özcan'ı da yeni bir keşfe çıkartmış. Ritim daha da yavaşlayarak, davul partisyonlarını zenginleştirmiş. Bu iki etkileşimin Dilara Sakpınar'ı daha da rahatlarak solist olarak daha keyifli bir Sun In The Arms Of Love yorumu yapmasına sebep olmuş. 

Burak Irmak ve İlhan Erşahin'in dominantlığını ortadan kaldırarak yerine ortadaki sinerjiye aynı enerjiyle katılan Arda Erboz ve Seçil Kuran'ın doğru ve ön plana çıkmayan katılımları ve müziği zenginleştirmek adına Dilara Sakpınar'ın synthesizer katılımına ve yeni bir renklendirme ile şarkıyı boyutlandırmasına sebep olmuş. 

Derdimi doğru şekilde anlatabiliyor muyum bilmiyorum. Eksik ve yanlış bir şekilde ifade ediyorsum affınıza sığınıyor ve yardımınızı rica ediyorum. Şarkının son haliyle tüm enstrümanları ve düşünce yapısıyla bir bütünlük oluşturduğunu ve gerçekten bir müzik eseri ortaya konduğunu düşünüyorum. Bu enstrümanlardan biri daha fazla öne çıksaydı şarkının bütünlüğünün bozulacağını düşünüyorum. Solist bir yandan şarkısını mırıldanırken diğer enstrümanları dinlemeye gayret gösterin. Hepsinin kendi içinde ve dışındaki gelişen dünya ile ne kadar uyumlu olduklarını göreceksiniz. Şarkıyı en bütün halinden parçalayarak, atomlarına ayırarak dinlemeyi deneyin. Her bir yanından bir şeyler fışkırdığını ve bütünüyle bir önem taşıdığını anlayacaksınız. Burada bir vücut gibi hareket eden bir gruptan ve bir şarkıdan bahsediyorum. Havada dans eden kuşların ahengi, güneşin dağların arkasından doğup, minik bir göl üzerindeki ağaçların yansımasına etki etmesi gibi.

Tabiat içindeki denge nasıl birbiriyle senkronize ve uyumlu ise; birbirine can veriyorsa, müzikte öyledir. Öyle olmalıdır. Eğer güneş daha yakın olsaydı, ağaçların dalları gölün üzerini tamamen kapasaydı ya da kuşlar olmasaydı tabiatın güzelliğinden bahsedebilir miydik? 

İyi dinlemeler! 

- - - 
Kaynaklar falan...

Radyo Oyunları / Ingeborg Bachmann / Yapı Kredi Yayınları
123 - Sun In The Arms Of Love

29 Kasım 2013 Cuma

[Back to the Future 3] Umut Sarıkaya - Anarşist, Punk, Tırt

Bir aralar yazmaya giriştiğimiz ancak uykumuzun gelmesi sebebiyle o gece yazmaktan vazgeçtiğimiz Roll dergisine verilmiş, efsanevi bir Umut Sarıkaya röportajı vardı. Sonrasında derginin ilgili sayısını kaybettiğimiz için bu röportajı Back to the Future serimize istediğimiz gibi gönül rahatlığıyla ekleyememiştik bir türlü. Neyse ki; imdadımıza ekşi sözlük'ten şu entry yetişti de, en azından röportajın bir kısmını daha bu post'a ekleyebildik.


Tarihin tozlu sayfalarında 3 yıl  boyunca draft olarak kalan o röportajın bir kısmı;

R.E.M. - Losing My Religion
Umut Sarıkaya: İngilizce bilmeden, herkes bu şarkının sözlerini baştan sona sallardı. ''Ooo lay, zpigır, zpigır denyu...'' (gülüyor) Ekim'de konsere geldiklerinde, seyirciler arasında sözlerini bildiğini göstermeye çalışanlar olacak. Onlar daha çok bağıracak.

En sevdiğin Ahmet Kaya şarkısı ne?
''Ay karanlık'' galiba. ''Düşüncelerini değil ama müziğini severim'' Bazıları böyle diyor. Tersanedeki patronum ülkücüydü. Çok seviyordu Ahmet Kaya'yı. Dinlerken küfür ediyordu. Şerefsiz diyordu.(gülüyor)

Baba Zula - Pırasa
Baba Zula mı? Ben de bundan korkuyordum. (gülüyor)

Bir barda bir adam sahnedeki Baba Zula'a yanaşıp şöyle diyor: ''Biz sana niye saygı duyuyoruz ki lan? Manalı gibi, değil gibi, anlamsız şarkılar...'' Neden çizdin bu karikatürü?
Sinir olduğum için çizdim ama eskiden ''Tabutta Rövaşata''nın müziklerini çok severdim. Yıllarca dinledim ve bir noktada galiba tam da Pırasa'yı dinlerken ''Ya, acaba biz kandırılıyor muyuz?'' dedim içimden.
-------------------------------------------------------------------------
(Aşağıdaki bölüm Ekşi Sözlük'ten eklenen kısımdır)

Pink Floyd'u beyaz ve uslu mu buluyorsun?
Türkiye ile pek alakalı bir müzik yaptıklarını sanmıyorum. Buradaki solcular can derdinde, oradakiler özgürlüklerini genişletmek derdinde. İki ortam birbirinden çok farklı... Ben böyle zalim genellemeler yapabilirim, siz bakmayın bana (Gülüyor)

Pink Floyd dinlemek Türkiye'li solculara fazla sirayet etmedi mi sence?
Şehirli solcularda belki bir hayranlık vardır, ama köy kökenlilerde yoktur. Babam bilmez mesela. Pink Floyd'u sonradan Ege kasabasına yerleşecek tipte şehirli solcular dinler ancak.

Sonuçta kafası karışık bir Pink Floyd portesi çizmiş oldun. Halbuki gayet net bir şekilde "Eğitime ihtiyacımız yok" diyorlar. 
(Gülüyor) Vardır bir kafa karışıklığı, sonuçta insanoğlu. Syd Barrett yandı asıl, ona yazık oldu.

3 Kasım 2013 Pazar

"Özgünlüğü, amuda kalkmak sanıyorlar!"


Her biten kitaptan sonra bir yenisine başlamak, yeni bir başlangıca atılmak gibi. Biten kitapların hüznünü değil, yenilerinin heyecanını duyan biriyseniz hele. Tomris Uyar'ımın Günce'sinden sonra, Ece Ayhan'ın Aynalı Denemeler'ine başladım. Sivil bir şair olarak adlandırılan Ece Ayhan'ın. Ona ait okuduğum ilk kitap. Henüz kendisini çok da iyi tanımıyorum aslında. Ama kimi cümleleriyle, bana kapısından kafamı daha da içeri sokma isteği uyandırdı. Diyordu ki: "Özgünlüğü, amuda kalkmak sanıyorlar. Oysa olduğu gibi, alçakgönüllü davranmak asıl özgünlük." Bu iki cümle aslında herkesin de bildiği iki cümle. Herkesin bilmesine rağmen herkesin uygulayamadığı, gerçekleştiremediği iki cümle.

Hayatımızın her anında özgünlük diye nitelendirdiğimiz şey var aslında. Biz bir şeylerin çok fazla etkisi altında kalmadığımız müddetçe de bizimle. Ama kimi insanlar bu kavramı hayatlarının hangi köşesine koyacaklarını bilmiyorlar. Ya da nasıl kullanacaklarından bihaberler. Ben Ece Ayhan'ın bu iki cümlesini müziğe iliştirerek düşüneyim dedim. Aklıma pek çok isim geldi tabii. Ama özgünlük kelimesinin olduğu bu cümleleri bir defa daha okurken aklıma direk "Once" filminde Glen ve Marketa'nın piyano başındaki halleri geldi. Sonrasında da filmin tüm soundtrackleri sırasıyla çaldı kafamın içinde. Gözüm kapalı bir şekilde, birkaç dakika boyunca filmi izledim zihnimde.

Özgünlük, böyle bir şeydi belki de dedim. Onların samimiyeti, hissettirdikleri özgünlüğün ta kendisiydi dedim. Müziğin içinde kaybolarak bizi de içlerine almaları, sıradanlığın içindeki duygusallık ve derinlikti onların özgünlüğü dedim. Ve sonra yine dedim ki, müzik ve edebiyat aslında ne kadar iç içe. Edebiyat ve müziğin de bir aşkı var. Ve biz bu aşk sayesinde hislerimizi derinleştirebiliyoruz. İhtiyacımız olan en önemli aşk da belki de bu dedim. Pek çok albümün içine girerek bu aşka tanık oluyoruz. Mesela, Sharon Van Etten'in Tramp albümü. Albümün içine Serpents ile girdim şaşırılmayacağı gibi. Ama en az onun kadar kapıldım diğerlerine. Özellikle, Zach Condon sesini bu güzel kadının sesine yakıştırdıysanız "We Are Fine" ile, daha bir samimi geliyor albüm size. "In Line"ı ilk dinleyişimde yaptığım yolculuğun arka fonuna çok uydurmuştum kendisini. "Serpents" her çaldığında hayatımın belirli bir dönemi canlanır zihnimde mesela.

Tüm bunlar hep samimiyet işte. Bu samimiyet hep müziğin tınısıyla hayat buluyor. Samimiyeti daha canlı kılmak için kulaklarımızın bu tınılara ihtiyacı var. Bu türden insani kavramlarımız var olduğu sürece onları canlı kılmak adına melodiler ve sözcükler de bizimle var olmalı, var olacak da.

 

28 Ekim 2013 Pazartesi

İmajlar, Notalar ve Huzursuzluk.

Bir film izleyince elbette hayatım değişmedi. Ancak öyle sahneler oldu ki, o sahnede öyle şarkılar çalındı ki, huzursuzluğum oldu o sahneler, belki de şarkılar. Bugüne dair korkuttu beni, düne dair...

İnsan hayatı kolay değişmez elbette, ancak huzursuz olabilirsiniz. Sıkıntılı olabilirsiniz. Sıkıntı verebilirsiniz ve bir şarkı ve bir takım görüntüler size huzursuzluk verebilir. 


Geçenlerde bir film izledim. Hayır, hayır hayatım değişmedi. Hayatım belli bir rutinde gidiyor nedense. Ancak huzursuz oldum. Şarkıdan da, o sahneden de... Şarkıyı biliyordum üstelik, dinlediğim bir şarkıydı. Ancak o sahneyle hayatımda farklı bir yere oturdu sanki şarkı. Huzursuzluk verdi o şarkı bana. Görüntülerle şarkılar birleşince,  tüm müzik ve imaj tanımlamalarım ortadan kalktı. Yapılar söküldü. Artık müzik de yoktu, sahneler de yoktu.

Şarkı: Wye Oak - Civilian
Film: Safety Not Guaranteed.
Sahne: Bir adamın elinde içkisiyle ağlayarak go-kart yapması.

En son bu hissi Dandelion adlı filmde hissetmiştim. Bir ölümden önce Cat Power'dan I Found A Reason cover'ı. Oluyor böyle, öyle sahneler öyle notalarla vals halinde oluyor ki o vals'in güzelliği, o vals'in hüznünü kıskanıyorsunuz, o vals'deki gerilimden ağlıyorsunuz belki de. 

Müzik biraz da öyle değil mi sahi? Sevdiğimiz şarkılar çoğu zaman mutluluklarımız ve hüzünlerimizle dolu. Hep anlarla örülü, filmlerdeki gibi. Bir film başlıyor ve zamanla notalar eşlik ediyor filme. Bir hikaye başlıyor ve bir takım şarkılar dinlemeye başlıyorsunuz. Artık hikayeniz hikaye olmaktan çıkıyor, şarkınız da şarkı olmaktan. Şarkılarla yaşamaya başlıyorsunuz.

İşte bu sebeple, filmlerde çalınan bazı şarkıları çok seviyorum. Notalar ve imajlar görkemli bir mükemmellikte birleşiyorlar. O anı kıskanıyorum.

Bir bütünün ayrılmaz parçaları gibi. Şarkı olmazsa artık film de olmayacak belki, notalar ortadan kalkarsa artık hikaye de olmayacak. Hikayeler (imiz) şarkılarla çoğu zaman.  Orpheus bir an tereddüt etse, arkasına baksa sevdiğini kaybedecek. Hikayeler ve müzik bu tereddütsüzlüğün hali gibi biraz da. İkisi de birbirine aşık. Tereddütleri yok. Orpheus ve Eurydice.



3 Ağustos 2013 Cumartesi

Yeni müzik keşfedilecek, dinlenecek ve paylaşılacak site listesi!

Birkaç aydır çevrimiçi sitelerle hiç bilmediğimiz yüzlerce şarkı bulduk. Bu programları sizlerle de paylaşmak istedik. Haydi, siz de keşfedin, siz de tüketin!

1- Exfm

Son zamanlarda oldukça popüler hale gelen Spotify ve Deezer tarzı çevrimiçi müzik sitelerine alternatif olabilecek bir site. Tam da yeni şarkılar ve gruplar keşfetmek için birebir. Eğer bir gün Deezer'a da erişemezsek,  gideceğimiz adres belli. Nasıl bir memleketsin Türkiye, inan anlamıyorum seni.



2- Cant.io

Birazcık Spotify, birazcık 8tracks, birazcık Grooveshark. Hepsini bir araya getirdiğinde ortaya çıkan şey Cantio oluyor. Bence tek bir alanda uzmanlaşmaması sitenin ana handikapı.



3- Playlist.com

8tracks'in amcaoğlu, belki de kardeşidir. Yapmış olduğunuz playlist'leri çevrenizle paylaşıyorsunuz. Onların yapmış oldukları playlist'lere yoğunlaşıp, yeni şarkılar keşfediyorsunuz. 


4- Jango

Aslında epeyce bilinen bir kişisel internet radyosu şeysi. Sadece sevdiğiniz ve dinlemekten hoşlandığınız grupları belirtin. O sizin yerinize sevebileceğiniz ve sevdiğiniz şarkıları otomatik olarak playlist haline getirsin. Last.fm bu kadar bozmasaydı iyiydi. 



5- +Music

Bir Google Chrome uzantısı. Bu uzantıyla herhangi bir sitede tek tıklamayla ilgili şarkıyı dinlemeye başlayabilirsiniz. Diyelimki Facebook'ta bir fan page'te  geziniyorsunuz. Sanatçının adının yanında bir anda gizemli bir "play tuşu" beliriyor, bu tuşa tıklıyorsunuz ve o sanatçı hakkındaki şarkıyı dinlemeye başlıyorsunuz. Çogüzel.


6- Musicovery

Ruh halinize göre şarkı dinlemek ister misiniz? Öncelikle ruh halinizi (yani depresyonu) bu site içerisinde belirli başlıklar altında belirliyorsunuz, sonrasında site sizin o anki ruh halinize en uygun olabilecek şarkıları size sunuyor. 

7- Tunebirds

Twitter hesabınızla bu siteye kaydolarak, twitter'da takipçileriniz ile bu sitede yapmış olduğunuz playlist'lerinizi hemencecik paylaşabilirsiniz.


8- Tinysong

Bu siteye gidiyorsunuz, paylaşmak istediğiniz şarkının adını yazıp, search'e tıklıyorsunuz. Şarkınız bilimum sitede paylaşılmak için hazır ve nazır oluyor. Mutfak robotlarından sonra görüp görebileceğiniz en güzel şey. 



Şimdilik en çok kullandığımız çevrimiçi müzik tool'larını sizlerle paylaştık. Aklımıza daha fazlası gelirse, çekinmeyiz sizle paylaşırız. Sevgiyle kalın, güzel notalarla kalın. 


5 Haziran 2013 Çarşamba

Gezi Parkı'na Kütüphane Yapılıyor (Gizli Özne: Yitik Ülke)




1 yıl önce bir kitap yazmak için klavyenin başına geçtim. Kendi içimde anlatmak isteyip, biriktirdiğim şeyler vardı. 6-7 ay sonra yazıp bitirdim kitabımı. Sonra her heves edip bir şeyler yazan insanlar gibi kitabım için bir yayınevi aradım. Tanınmış yayınevlerinin bir kaçına e-posta gönderdim. Dönmediler. Bir tanesiyle görüştüm. Onunla da yeteri kadar samimi bir ortam yaratamadık. Derdim sadece şuydu. Kitabımı basın ama gelir elde etmek istemiyorum. Kitabımı Tema'ya bağış karşılığında satın diye ifade ettim. Malesef kimseyi bulamayınca kendim basıp, yayınlamaya karar verdim.

İşin hikâye kısmını geçiyorum. Söz konusu benim kitabım falan değil. O bir şekilde yolunu bulacaktır. Bu süreçte ben google'a girip şöyle bir şey yazıp arattım. "yayınevi kurmak" 

Karşıma ilk sırada ekşi sözlük geldi. Hiç düşünmeden girdim. Okumaya başladım. Sözlükteki girdilerden 2.sıradakinde şöyle yazıyordu. 



aklımdaki ilk fikirdir. bile bile lades demektir benim için bir yerde de... bu hafta çalışmalara başlıyorum, ama sonu ne olur bilemem dediğim bilinmezliktir, güzelliktir, hüzündür, çikolatadır, frezya kokusudur, aşktır, hepsidir ve her şeydi kitap. (07/04/2006)


sonra ise şu;

pek çok mesaj alıyorum bu düşümle ilgili. ne oldu, gerçekleştirebildiniz mi, yayınevi kurmak ve yürütmek nasıl bir şey, nedir ne değildir... elimden geldiğince tüm arkadaşları yanıtladım, yanıtlıyorum. benim düşümün somut hali şu oldu dostlar: http://www.yitikulkeyayinlari.com/ (08/04/2011)



neruda kullanıcı adıyla bu iki mesajları yazan adamı merak ettim. Paylaştığı internet adresine girdiğimde Tayyare isimli kitabı gördüm. Muhteşem bir kapağı vardı. Aşağılara doğru indikçe bir hazineyle karşılaştım. İsmilazımdeğil isimli kitabın içeriğini okuduğumda "tamam doğru yerdeyim!" dedim. O an heyecanım oldukça yüksekti. Hemen twitter adreslerine girip takip etmeye başladım. Saniyeler sonra geri bildirim geldi. Böyle güzel bir şey yapan adamın adının Kadir Aydemir olduğunu öğrendim. Twitter'da yazdığı her şey kitap olan bir adam Kadir Aydemir. Bu konuda oldukça samimi ve istekli. Twitter'da kitaplarla ilgili yazı yazan bloggerlardan kitap tanıtımı için destek isteyen mesajlar yazdı. Bu vesileyle mesaj attım kendisine. Bir Baba Indie'nin bir müzik blogu olduğunu; eğer müzik temalı kitapları olursa seve seve tanıtacağımızı söyledim. Müzik temalı kitapları olmadığını söyledi ve teşekkür etti. Bizde beklemeye geçtik.

...ve geldi çattı Gezi Parkı Direnişi!

Yetebildiğimiz kadar hem sosyal medyada, hem meydanda direnişe katıldık. İtiraf etmeliyim ki müzik dünyasında hiç sevmediğim, devamlı eleştirdiğim bir çok grubun, bir çok müzisyenin duruşlarını, yaptıklarını, yazdıklarını görünce kendimden utandım. Ne haldeymişiz, nasıl bir  zihin körlüğündeymişiz bunu anladım. Bu süreçte bir yandan gözlerimiz açılırken bir yandan da sosyal medyada yazılanları retweetleyip durduk. Medya susmuşken etrafta kim varsa, kim direnişe bir harf yazdıysa retweet ettik. Kendi hesabımdan yaptığım paylaşımlarda sanırım en çok Yitik Ülke ve Ediz Hafızoğlu'yla karşılaştım. Sürekli, canla başla direnişin istihbaratı gibiydiler.

Şu an kadar size Yitik Ülke ile tanışıklığımı yazdım. Şimdi ise Yitik Ülke'nin direnişi daha nitelikli kılan esas girişimini yazacağım. Gezi Parkı'na kütüphane kuruluyor. Yitik Ülke ve Kadir Aydemir bu girişme öncü olarak harekete geçtiler. Gezi Parkı'nda büyümeye devam eden anlamı çok büyük olan bir kütüphane yapıyorlar. Herkes evlerindeki kitapları getirip oraya koyuyor. Twitter'da saniyede bir gelen mesajları gördükçe inanılmaz duygulandım. Direnişi kirletmeye çalışan insanlara bundan daha iyi bir cevap olamazdı. Bu kütüphane girişimini okurken bir yandan da direnişi desteklemeyen ve direnişin altında sadece akp karşıtlığı olduğunu savunan, gerçeği görmeyen bir kaç kişinin yazdıklarını takip ettim. İçimden "keşke kendi ideolojilerine ait bir kaç kitap alıp kütüphaneye koysalar" dedim. Sonra düşündüğümü twitter'dan paylaştım. Direniş ilk günden bu yana herkese kapısını açtı. Siyaseti, ayrımcılığı, ırkçılığı, ötekileştirmeyi, cinsiyet ayrımcılığını vs. her neyse onu dışarı itti. Direniş, kapıdan içeri sadece iyi niyeti, hakkını arayan halkı aldı. Bir hafta öncesine kadar insanlara olan inançsızlığımın şaşkınlığı karşısında direnişin içinde varolmaya çalışırken bir yandan da insanların içindeki güzelliğe bakıyordum. Hâlâ bakmaya devam ediyorum. En büyük kaygım bu güzel insanların eskiye dönmesidir. 




Bir Baba Indie kendi halinde bir müzik blogudur. Yazacak çok şeyimiz var. Zira ilk yola çıkarken başka şeyler de yazdık. Bu konuda kendimize sınırlar çizip kendimizi hapsetmenin bir anlamı yok. Biz yine müziği yazmaya devam edeceğiz ama yeri geldiğinde güzel olan şeylere sayfamızı kapatmayacağız. Gezi Parkı'na Kütüphane projesini sonuna kadar destekliyoruz. Kütüphanenin büyümesi için gereken neyse yapacağız. Son olarak; yitik ülke yayınlarının müzik temalı kitabı yoksa biz yazarız belki; kim bilir! 

Tüm Direnişçilere, Yitik Ülke'ye, Kadir Aydemir'e ve projeyi destekleyen herkese Bir Baba Indie'den selam olsun. 


16 Mayıs 2013 Perşembe

Cover Meselesi

bir zamanlar Hoassaa vardı!
Türk müzisyenlerin bir kısmının gördüğü, bir kısmının görmediği, bir kısmınını ise görmemekte ısrar ettiği bir sorun üzerine rastgele bir şeyler yazmak istiyorum. Cover çalmak; yani bir şarkıyı yeniden yorumlamak. Bizim gruplarımızdaki anlamı ise aynısı çalmak, kopya etmek.

Anlık dinlenilen şarkı: Drama - Yakın

Az çok İstanbul'daki mekanlarda konser vermişliğim var. O yüzden işletmeciler ve mekanlar hakkında bir kaç şey söyleyebilirim. İşletmeciler canlı müzik çalınan bir mekana ciddi anlamda para harcıyorlar. Doğal olarak bunun karşılığını da almak istiyorlar. Dolayısıyla müşteri odaklı bir vizyon ile hareket ediyorlar. Müşteri ne isterse onu veriyorlar. Bizim konumuz dahilindeki müşteri, dinleyici olarak sıfat değiştiriyor. Para odaklı işletmecilere, eğleneceksem kafamdan aşağı köpük döksünler dinleyicileri eşlik edince işler bir anda boyut değiştiriyor. İşletmeci gelecek paranın kokusunu aldıktan sonra gözünü müzisyenlere çeviriyor. Müşterinin istediği/bildiği şeyi çalacak müzisyen arayışına giriyor. Sonra onları bulup sahneye çıkartıyor; tabi ki hafta içi. Tekrar müşteriye dönüyor işletmeci. Bakıyor ki müşteriler memnun ve kasa dolu hemen müzisyenlerimizi hafta sonuna terfi ettiriyor. Müzisyenlerimiz haftasonu sahne almanın keyfiyle çalmaya devam ediyor...

Bu süreç böyle devam ediyor. Süresini araştırıp hesaplamaya gerek var mı bilmiyorum. İsteyen varsa buyursun araştırsın. Mekan sahipleri ilk başta mecburiyetten girdikleri yolda para kazanmaya devam ettikçe bu düzenin bir parçası olarak kaldılar. Kendilerini kanıtlamak, kendi müziğini üreten insanlara destek vermek, dinleyici görünümlü eğlence/şehvet/seks/alkol düşkünü kesime direnmek gibi eylemlere girmiyorlar. Onların önceliği daima ceplerine giren para oldu. Mekan sahiplerine hayrat yaptırın, müzik okulları açın demiyoruz ama bir kez olsun kendi müziğini yapan insanlara destek olun. Para almadan sahneye çıkıp, kendi şarkılarını çalmak isteyen müzisyen sayısı oldukça fazladır.

Anlık dinlenilen şarkı: Fakap - 5516


İşletmecilerin kusurlu hareketlerinden belki de daha büyük sorun müzisyenlerdedir. Hatta en büyük ayıp onlardadır. Çünkü cover çalan kişiler (müzisyen yazmaya elim varmıyor) o ya da bu sebepten sistemin bir parçası olup hayatlarından memnun bir şekilde devam ediyorlar. Anlayamadığım ve gerildiğim nokta burası. Biraz önce Bağımsız Değişken'de Motto röportajını okudum. Grup üyelerinden Ozan Hatipoğlu diyor ki; 

Yaklaşık bir senedir konserlerde kendi şarkılarımızı çalıyoruz fakat birkaç ay önceye kadar genel olarak cover ağırlıklı bir repertarımız vardı. Ankara seyircisi de bizi hep cover çarkılarla tanıdı zaten o yüzden bu imajı değiştirmek biraz korkutucu oldu bizim için ama yersiz bir korkuymuş onu anladık. İnsanların sizin şarkınıza reaksiyon gösterdiğini, dans ettiğini, bağırarak söyledilerini görmek bambaşka bir şey. Elimizde olsa hiç cover çalmayız fakat sahnede doldurdumamız gereken bir saat var ve şu an için o kadar şansımız yok malesef... (Devamını buradan okuyabilirsiniz.)

Motto grubunu yargılamak, eleştirmek değil amacım. En son onlarla ilgili bir şey okuduğum için paylaşmak istedim. Ozan Hatipoğlu aslında tüm durumu özetleyen bir cevap veriyor. Neden cover ile yola çıktıklarını merak ettim. Sonra ise ne oldu da beste grubu olarak ve isim değiştirerek geri döndüler. İki mental düşünce arasında böyle bir geçiş yapmaları muazzam doğru bir karar. Bu geçiş aşamasında risk alıp, seyirci tepkisinden çekinmelerine rağmen direnerek (çok doğru yaparak) bestelerini insanlarla paylaşmışlar. Eğer Motto grubundan biri olsaydım gerçekten geçip giden zaman üzülürdüm. Zira buradaki en kritik cevap ise şudur; "Elimizde olsa hiç cover çalmayız fakat sahnede doldurdumamız gereken bir saat var ve şu an için o kadar şansımız yok malesef..." 

Mekanların para kazanmak uğruna, dinleyicilerle birlikte kör bir sistem haline getirdikleri düzenin baskısında kalan bir gruptur sadece Motto. Sahnedeki boş alanları başkalarına ait şarkılar ile doldurmak zorunda hissediyorlar kendilerini. Motto eğer o boşluğu hiçbir şey ifade etmeyen seslerle doldurmaya çalışsa yine o boşluğu doldurabilir ama mekan ve seyirci kaygılarından dolayı muhtemelen bunu tercih etmiyorlar. Umarım bu kararlarından bir an önce vazgeçerler. 

Burada mekan sahipleri ve dinleyicilere düşen en büyük görev müzisyenleri rahatlatmaktır. Kaygılarını yok etmektir. Mekan sahiplerinin ve dinleyicilerin tepkileri, alkışları ve kurduğu cümlelere göre şekillenen bir grup insandan bahsediyoruz. Tek kaygıları müzik yapmak olan insanların duygularıyla, hayalleriyle bu kadar oynamayın. Eğer bir grup kendi şarkılarıyla tanınmak istiyorsa ona müdahele etmek büyük bir zulümdür. Yapmayın etmeyin. Sahnedeki saati doldurmak nedir? Neyi şekillendirip sınırlandırıyorsunuz? Müzik, hatta sanat sınırları çizilebilecek bir şey değildir. Yemek mi yapıyoruz? Sanatın bir tutam, 3 çay bardağı gibi ölçü kalıpları yoktur. Sanatçının içinden, duygularıyla yükselip dışarı çıkan ve insanlarla paylaştığı kadar ölçüsü vardır. Bir insanın içinden gelerek sunduğu bir şeyi kimsenin yargılamaya hakkı yoktur. O ortaya çıkan şeyin bir bedeli de yoktur. İşletmecinin kâr amacı, müzisyenin hayalinden, duygularından daha büyük değildir. Hele ki sırf eğlenmek için peçeteye yazılmış kağıtta şarkı ismi yazıp gönderen karaktersiz dinleyicinin keyfinden hiç büyük değildir.

Anlık dinlenilen şarkı: Motto - Keşke


Neyse konudan uzaklaşmadan tekrar konuyu müzisyenlere getireceğim. Müzisyenlerin burada tamamen suçsuz olduğu iddia etmek başka bir körlüktür. Sahnede olmak, orada bir şeyler yapmak insanın egosunu müthiş bir şekilde egosunu şişirir. 50-60 kişiyle birlikte sahneye doğru bakmak mı yoksa 4-5 kişiyle 50-60 kişiye doğru bakmak mı? Bu işin büyülü kısmına kapılmayan yoktur. Sahne tozu meselesi de bununla alakalıdır. Evet gerçekten müzik yapmak mükemmel bir şey. Eğer ki insanlar sizin yaptığınız müziği seviyorsa, sizi destekliyorsa daha yüce bir his yoktur. İşte sırf bu his için ne olursa olsun diyerek kendini sahneye atmak isteyen insanlarda bu durumu buraya getirmiştir. Kendi içinden çıkan duygularla değil başka insanlara ait duyguları kullanarak orada olmakta bir acayiplik hissetmezler. Tek istediği o sahnede olmaktır. Sahneden indikten sonra insanlardan ağız dolusu övgü duymaktır. Erkekse bir kadının hayran bakışlarını görmek, kadınsa ağzından salyalar akıtan erkeklere yukarıdan bakmak için bile bunu yapabilir. Gerçekten böyle insanlar var. Emin olun bu insanlar işletmeciler ve dinleyicilerden daha büyük zarardır. Bütün müzisyenler birleşse "bizden buraya kadar, cover çalmıyoruz" dese işletmeciler ve dinleyiciler ne yapacak? Çıkıp kendileri mi çalacak? 

Müzisyenlerin bir kısmı ise tamamen kendine ve kendi ürettiği bestelere özgüvensizliği yüzünden cover çalıyor.  Yıllardır bununla ilgili bir sürü örnekle karşılaştım. "İki beste arasına cover koyalım. Bizim besteyi böylece dinletebiliriz" diyen de oldu, "Metallica çalıp tecrübe etmeden beste yapmak imkansız" diyen de... Hayretler içinde konuştum bu insanlarla. Eminim benimle aynı şeyleri düşünen bir çok insanda bu insanlardan en az biriyle, hayretler içinde konuşmuştur. 

Anlık dinlenilen şarkı: Yok Öyle Kararlı Şeyler - Evde Ekmek Yok

Bugün ciddi anlamda kendi yaptığı besteleri çalabileceği bir mekan bulmakta zorlanan insanların sayısı oldukça fazla. Buna izin verilen mekanlarında seçiciliği ya da popülarite yanlı olmaları inanılmaz can sıkıcı. Sırf bu yüzden albüm kaydına giren bir sürü grup biliyorum. Müzik artık bir endüstri. Bu endüstri içinde kendine yer bulmakta zorlanan bir çok insan var. Bu kadar hassas bir şeyler uğraşan insanların sakinliğinin, sabrının tükenmesi bir yerden sonra kaçınılmaz olacaktır. Zira Radiohead'in In Rainbows çıkışı, Çilekeş'in Histeri Çalışmaları dönüşümü, Bandcamp gerçeği, Müzik Hayvanı gibi bir çok örnek vardır. Bu patlama iyi şeylere, iyi gelişmelere işaret ediyor. Burada müzisyenlere düşen en büyük görev gerçek bir direniş göstermeleridir. Müzisyenler ısrarla kendi şarkılarını çalmadırlar. Dinleyiciler salyalarını akıtarak dinledikleri yerli ya da yabancı grupların şarkıları kadar iyi şarkılar dinlemek istiyorlarsa amatör gruplara sonuna kadar destek vermelidirler. İşletmeler ise ticari kaygılarını bir yana bırakmalıdırlar. Eğer dertleri paraysa inşaat sektörünun bu ara baya bir getirisi var. Ülkede yıkılmaya, değeri yitirilmeye müsait çok EMEK, çok AKM, çok HAYDARPAŞA, çok SULUKULE vb. yer var. Hazır devlette teşvik ediyorken oraya yönelsinler. (Bir Baba Indie Yatırım Danışmanlığı için tıklayın)

Anlık dinlenilen şarkı: Softa - Ler Lar


Oradan oraya atlayarak bir şeyler yazdım. Yazdıklarımda hakaret içerikli şeyler, doğrular ve yanlışlar vardır muhakkak. Tartışılsın, konuşulsun istiyorum. Müzisyenler, işletmeciler, dinleyiciler bu konuyu masaya yatırsın istiyorum. Buyurun gelin yorum kısmına bir cümle bir şey yazın. Gerçekten müzik yapmak isteyen insanların buna ihtiyacı var.

- Kendi bestelerini çalabilecekleri mekanlara,
- Sadece kendi bestelerini üretmeye,
- Başkalarına ait duygulardan uzak yaşamaya,
- Az ya da çok demeden değer görmeye

...

Bağımsız yorum(lar): 

Anlık dinlenilen şarkı: Halimden Konan Anlar - Bizim Zamanımız



Benzer konular:



7 Mart 2013 Perşembe

8 Mart Dünya Kadınlar Günü

Simone de Beauvoir

Yıl 1857. Amerika'daki kadın tekstil işçileri eşit ve adil bir çalışma hayatı istediği için ayaklandı. Grev ilan ettiler; emin adımlarla ve düşüncelerle. Tarihler boyunca sisteme karşı sesini çıkartanların sesini kesmekle görevli polisler, onlara bugünkünden hiçbir farkı olmayan bir yöntemle dur dedi. Herkes onların durduğunu zannetti; fakat onlar durmadı. Sonra fabrikada çıkan yangında o kadınlardan bir kısmı, iddiaya göre fabrika sahiplerinin kapıyı kilitlemesinden dolayı yanarak hayatını kaybetti.

Clara Zetkin

Yıl 1910. Clara Zetkin o gün yangında hayatını kaybeden kadınların anısına ve onların düşüncelerini destekleyip, devam ettirmek adına 8 Mart gününü Dünya Kadınlar Günü olarak anılmasını sağladı. 

Bu özel gün sanıldığı üzere kadınlara çiçek alma, minik sürprizler yapma günü değildir. Hele hele alışveriş çılgınlığı hiç değildir. Kadınların iş hayatında ve daha sonra genişletilerek tüm hayatlarında eşit bir şekilde yaşamak istedikleri için 1857'de başlayan direnişini anma günüdür.

Londra 1911  | arastiralim.com

Bir Baba Indie olarak haklarını ölmek pahasına savunan, "az kişiyiz biz ne yapabiliriz ki?" demeden, hiçbir gücün ve hegemonyanın altına ezilmeden dimdik duran kadınları saygıyla anıyoruz. Bugünün anlam ve önemini bilmeyen kadınları ise Simone de Beauvour'e havale ediyoruz.

"Kadın doğulmaz kadın olunur." (Simone de Beauvoir)

12 Şubat 2013 Salı

Dokunmak #2: Ceyl'an Ertem

Resim Ceylan Ertem'in twitter hesabından alınmıştır. goo.gl/UBoIu


Yeni bir dokunma hikayesi ile karşı karşıyayım. ka.RE konserlerinde şarkı aralarında bizi dinlemeye gelenlere bu dokunma olayını anlatmaya çalışıyoruz. İnsanlara dokunmanın mucizevi bir hissiyatı var. Sanatçıların ya da sanatçı olmaya çalışan bizlerin yapabileceği en iyi şey budur. Herkes o an dinlediği şarkıyı, sahnedeki kadını/adamı sevmek zorunda değil. Hele ki şarkılarınızda aşk meşk mevzusundan sıyrılıp, biraz sosyal meselelere değindiğiniz zaman karşınıza siyaset (şahsen çirkin buluyorum) yapmaya çalışan insanlar buluyorsunuz. Onlar sizinle her zaman tartışmaya hazırlar. Ama şu var ki; eğer siz yeteri kadar samimi, içten, söylediklerinizin temelinde "siyasi" bir mesaj olmayan cümleler kurabiliyorsanız işte o zaman insanlara dokunmuş oluyorsunuz. Tabi sadece sosyal meseleler değil dokunma mevzusu. İnsan ilişkilerindeki yapaylığı sorgulama, çocukluk anıları, hayaller, rüyalar... hepsi dahildir. Sizin kendinizi dinleyenlere açtığınız her konu bu dokunmanın kapsamındadır. Bunu son verdiğimiz konserde yaşadığımız için bunun hazzını derinlerde çok naif bir şekilde hissedebiliyorum.

İnsanlara dokunma meselesi sadece yaptığınız müzikle kalmamalı düşüncesini savunanlardanım. Bu yüzden bizim gruba blog sayfası açıp orada olabildiğince grubun gelişimine ilişkin şeyler paylaşıyoruz. Konserler, provalar, kayıtlar ve hayaller. Çünkü hayranlık duyduğunuz bir müzisyenin ya da grubun hangi aşamalardan geçtiğini takip etmek, onların öfkelerini, sevinçlerini, heyecanlarını, depresyonlarını, anılarını bilmek çok heyecan verici. Kişilerin özel hayatları değil anlatmaya çalıştığım şey. Tamamen o müzik dünyasına ulaşma hayali. Müzisyenler egolarıyla boğuşup kapalı kutu olmamalılar. O sınırı koyduğunuzda sadece 3-5 dakikalık bir şarkının boyutu kadar bilgi sahibi olup, sevdiğiniz müzisyene o kadar dokunabiliyorsunuz. 

İki paragraflık bir girizgahtan sonra esas konuya dönelim. Daha önce Bir Baba Indie sayfalarında Dokunmak başlıklı bir yazı yazmıştım. Öncelikle onu okumak isteyenler için link paylaşalım. 





Bu sabah işe gelirken telefondan twitter'a girdim. Ceylan Ertem'in son tweet'inden Ceylan Ertem'in bir blogu olduğunu öğrendim. Bu benim için heyecan vericiydi. Sevdiğim bir müzisyenin müzik hayatına ilişkin günlüklerini yazdığı bir blog sayfası vardı. Ceylan Ertem ona dokunmak isteyenlere, müziğini sadece dinleyerek değil, okuyarak paylaşma iznini vermişti. Tam da ka.RE'de bizim kurduğumuz hayal gibi... Sonra o uzun ve güzel yazıyı okumaya başladım. Her satırda sanki güzel bir kitap okuyormuş gibiydi. 

Ağaç yapraklarını mahalledeki çocuklara dağıtıyordum, onlar konser biletlerimdi. Sonra bunlar geliyor ben de karşılarına geçip şarkı, türkü söylüyordum çocuksu salak salak. Bence gelmezlerdi eğer halamların yaptığı dolmaları çalıp dağıtmasaydım. İyi azar işitirdim ama olsundu, bahçe çocuk kaynardı. 

Blogtaki şu cümleleri okumak bile Ceylan Ertem'e hayran olmaya yeterdi; ama devamında Ceylan Ertem, Edip Cansever'e dokunuyor. Tıpkı bizim ona dokunduğumuz gibi... O dokunuşun anısını, hikayesini bize anlatıyor. Ceylan Ertem'in müziklerindeki etkinin nerelerden geldiğini anlatıyor bize. Edip Cansever etkisinden şöyle bahsediyor. 


Ses ve sessizlik, gürültü dedikleri ve müzik, kulak ardı edilenler ve bağırtılar ilgimi çekerdi, çeker. “...yeredökülen bir un sessizliği mi” cümlesini ilk okuduğumda dakikalarca bu cümlenin büyüsüyle donakaldım. Ardından “…göğe bırakılmış balon sessizliği mi?” geldi. Başka bir şiirinde “…iki balığın sürtünüşünden çıkan bir sese dönüştü mutluluk, duyulan değil görülen bir sese” der. Bu satırların içimde yarattığı dönüşüm, devrim, evrim tarif edilemezdi. Bir anda sanki sesim kısıldı,boğazım düğümlendi, hep bildiğim orada olan ama kıpırdamayan kemikler, kaslar, damarlar hareket etti. “görülen ama duyulamayan ses”! Evet var! Notası yok, tarifi yok ama bildiğimiz,içimizden duyduğumuz sesler onlar, bize özel kalan nadide sesler. Ne güzel.

Yazının tamamı oldukça güzel ve duygusal. Yazının tamamını okumak(dokunmak) için;

http://ceylanertem.blogspot.com/2011/04/gunluk-nisan-2011.html 

Sizleri Ceylan Ertem'in bloguna yönlendirip, daha fazla uzatmak istemiyorum. Dinleyici ya da müzisyen olarak bizim Ceylan Ertem'lerin varlığına ihtiyacımız var. Onlar hep var olsunlar. Bizde hayatın içindeki yapay diyaloglardan kurtulup, azda olsa gerçek ve güzel insanlara yazdıklarıyla, söyledikleriyle, çaldıklarıyla dokunalım.


21 Kasım 2012 Çarşamba

Seks İşçiliği = Sanat İşçiliği



Twitter'da bir meseleye tanıklık ettim. Bu mesele müziğin ticarileşmesi üzerine yapılan bir tartışmadan ibaret. Cem Adrian ve DMC'nin genel müdürü Samsun Demir arasında geçen diyaloglar çok ilgimi çekti. Paylaşmak istedim. 

Mesele şuradan doğmuş. Power Türk geliştirdiği aplikasyon aracılığı ile 1 milyon kişiye ücretsiz albüm, şarkı indirmesine fırsat tanımış. Müyor-Bir başkanı Ahmet Koç ve Samsun Demir ise bunu tespit edip, telif hakları ihlali nedeniyle mahkemeye sunmuşlar. Yasal olmayan şekilde indirdiklerini kanıtlamışlar. Olayın birde telif hakları ihlalinin yanı sıra, Power Türk'ün hangi sanatçıların şarkılarını çalıp çalmayacağına kendi insiyatifleri doğrultusunda karar vermesi. Buradan anlaşılacağı üzere ortada yazılı anlaşmalarla bizlerin radyonun başında kimleri dinleyeceğimize sermaye sahibi şirket sahipleri ve reklam! alanı olarak çalışan radyolar karar veriyor. Neyse bu konuya geleceğiz. 

Müyor-Bir başkanı Ahmet Koç, Uçankuş'a şu açıklamayı yapmış. 

Birincisi Powertürk sektörü ikiye böldü.

Çünkü kendilerine göre bir çizgi oluşturmuşlar ve sözde buna dayanarak istedikleri şarkıyı çalıp istedikleri şarkıyı çalmıyorlar.

Ama kendilerine ait müzik kanallarını dinlediğinizde,çalınan şarkılara bakıldığında kendileriyle çeliştikleri çok net ortada.
İkinci konu ise Power’ın  izinsiz mobıle aplikasyonla şarkı indirmeye izin veriyor olması. Bunun için bizden izinlerin alınması gerektiği halde bize başvurmadılar. Kendilerini uyardık ama herhangi bir geri dönüş olmadığı için hukuki yasal süreci başlattık.
Kısacası bizim parayla sattığımız hizmeti, Powerkendi kurduğu sistemle kullanıcıyla indirme imkanı sunuyor. Sistemin iptaliiçin yasal süreci başlattık.
   Ahmet Koç
Müyorbir başkanı

DMC genel müdürü Samsun Demir twitter üzerinden Power Türk'e eleştrilerini sıralarken, arada konuya katılan müzisyen ya da takipçilerine sanatçıların haklarının korunması gerektiğini belirterek destek istiyor. Ardından Power Türk'ün Tarkan, Kenan Doğulu, Serdara Ortaç gibi isimlerin şarkılarını neden yayınlamadığını ve kriterlerine göre neden liste başı olamadıklarını sorguluyor. Bu görüşü ise en çok satan! olarak savunuyor. Bütün radyolar "Hatasız Kul Olmaz" şarkısını günde bir çok kez çalarken, neden Power Türk'ün hiç çalınmadığını sorguluyor. 

Tüm bu muhabbet akıp giderken Cem Adrian konuya dahil oluyor ve diyor ki;

Power tuşuna bastığınızda kapatabildiğiniz "birşey"e bu kadar gebe kalmanız sizin eserinizdir.  . Kimdir ki bi tv?

Cem Adrian söze girene kadar her şey sözde sanatçı hassasiyetine sahip Samsun Demir'in cümlelerini yapay bir gülümseme ile takip ediyorsunuz. Takip ederken çok açık bir şekilde ticari kaybın getirdiği o "ay kıyamam" endişesini zirvede hissediyorsunuz. Cem Adrian'ın verdiği cevap çok önemli bir cevaptır. Müziği endüstriyelleştirip, kendi çıkarlarına ters düşecek bir durumda tüccar hassasiyetinden sıyrılıp müzisyen hassasiyeti naifliğine erişmek hiç hoş değil. Yoksa samimi bir şekilde bu olayların takipçisi olmak gerçekten takdir edilecek bir şeydir. 

Samsun Demir kriterlerindeki sanatçı veya müzisyenlerin birleşip bu haksızlığa dur demesinin arkasındayız. Zira daha çok yakın bir tarihte Uraz Kıvaner'in yaşadığı olay karşısında aynı hassasiyetleri neredeydi? Daha ötelerde sanatı kirletip, müziği çirkinleştiren ortamları yaratanlar kendileri iken bu kirli suların üzerlerine sıçrayınca oturup kızan insanlara hangi sebepten, neden destek olalım?

Bu ülkede kaç müzisyenin insan üstü çabalarla müzik yapmaya çalıştığından haberdarlar? Bu ülkede sırf gücü, direnci bir yerden sonra kalmadığı için müzik yapmaktan vazgeçtip bir şirketin x bölümünde, mutsuz bir şekilde iş yapan insanlar olduğunu biliyorlar mı? Sadece müzik yapıp, ayakta kalabilmek adına Galata'da eski, yıpranmış, leş gibi, pislik içinde odalarda kaç tane müzisyenin yaşadığını biliyorlar mı? İyi stüdyolarda, iyi ekipmanlarla kayıt yapmak için ömrünüz boyunca ek işler yapmak zorunda olmanız gerektiğinin farkında mısınız? Albüm yapabilmek için arabasını satıp, kredi çekip albüm yapmaya çalışan insanların farkındalar mı? Hiç kimse çok uzaklara bakmasın. Etrafınızdalar iyi bakın göreceksiniz. 

Geçtiğimiz aylarda Derbeder Olduk yazısını paylaştığımızda bir şeyler anlatmak istedik. O bile popülerleşme kaygısı olarak algılandı. Bizim popülerleşme ile ilgili bir sıkıntımız yok. O yazıda anlatılmak istenen tek şey Müzisyenlerin hangi noktadan sonra kendilerinden ve düşüncelerinden ödün vermeye başladığını anlamaya çalışmaktı. Replikas'ın Seyyah'ını Özcan Deniz'den dinlediğimizde keyif almak kadar hislerimizi kaybetmedik henüz. Replikas albümüyle ilgili son viraja doğru girereken, o albümün kaynağını eğer Özcan Deniz'e şarkı vererek sağlıyorsa hepimize yazıklar olsun. Bu kadar net yazıyorum. 
  
Afedersiniz ama bir müzisyen olarak söylüyorum bize Samsun Demir hassasiyeti gerekmez. Bize Serdar Ortaç'ın, Kenan Doğulu'nun, Tarkan'ın arkasını kollayacak insanların varlığı gerekmez. Ticari kayıplarınızın telafisi için SANAT ve SANATÇI vurgularınızı yapmayınız. Sanatı savunmak çok ince bir düşünce, maddi olmayan hassasiyet gerektirir. 

Maalesef dün kaybettiğimiz Cemil Özeren'in en yakın arkadaşlarından Arslan Hoşman şöyle bir şey söyledi;

Kendisi yanlızlığı tercih etti. Hakları çok yendi. Tüm sanatçıların hakkı yeniyor. Tüm sanatçıların başında menejer denen belalar var. Ve kanlarını emiyorlar. İnsan kandırılırsa, üç kağıda getirilirse terk eder. Cemil bizi terketti.

İşte bu zihniyetin insanları getirdiği son noktadır. Magazinel hayatları yaşamaya zorlanan, kendi sanat anlayışları dışına çıkmak zorunda olanları bir yerde anlayabiliyorum. Bu insanları bu zorlu yaşama ittiren insanlardan gerçekten nefret ediyorum. Bu insanlara seks işçisi muamelesi yapılması hiç tahammül edilebilir bir şey değil. Gerçekten sanat sevdalısı insanlarsanız buyrun gelin oturup konuşalım. Ortada parasal mevzular, ticari kaygılar olmadan konuşalım. Sanatı bu kadar önemsiyorsanız nolur rahat bırakın insanları ya da yurt dışından avakado falan getirip, ticaretini yapın. Çok daha faydalı olursunuz.

İşin en kötü yanı ise bu zihniyetin sunduğu tatlı! hayatı sevip, bununla yaşamayı seven Cem Adrian'a göre Zanaatkar! bana göre ise bir hiç olan insanların var olması. Söz konusu sorunlara, dertlere, kederlere bulaşmadan kendi magazinel hayatlarında, egolarını okşayan insanları sanatçı algısının dışında tutuyorum. 

Cem Adrian ile Samsun Demir arasındaki twitter mesajlarını aynen aşağıya koyuyorum. Umarım gören, duyan olur.

Cemil Özeren'e de nur içinde, huzurla yatmasını diliyorum. Her şeye rağmen bu dünyaya ticari kaygılarını değil müziğinden, sanatından bize bir şeyler bıraktığı için... Tıpkı diğer sanatçılar gibi... 

Sanatçılarınıza ve sanatınıza sahip çıkın! 







Konuyla ilgili diğer yazılar:


***

Replikas'ın konu hakkındaki yorumları:





18 Ekim 2012 Perşembe

Dokunmak

Antoine Watteau - The Blunder

Dokunmak romantik bir harekettir. İnsanlar, sevdiği canlı ya da cansız her şeye dokunmak, hissetmek ister. Bazen bir kızdan/erkekten hoşlanırsınız ve onunla ilk buluşmanızda bir bahane bulup ona dokunmak istersiniz. Bu eylemi gerçekleştirme isteği beyninize girdiği andan dokunana kadar heyecan ile yoğrulmaya devam eder. Dokunursanız heyecanınızın ardından bir sarhoşluğa bürünebilirsiniz; ya da aksi durumda hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz. 

İntihar etmek insanın hayatta yapabileceği en çılgınca şeydir. Geri dönüşü imkansız olan bir seçenektir. Zira hangi intihar eden insan geri dönüşü düşünmüştür ki? Hiç biri... Hayatta her önemli meselenin bir kez yaşandığı ve onu tekrar ederek telafi etmenin imkansız olduğunu varsayalım. Tüm varsayım içerisinde yaş ile ilgili faktörlerden dolayı hata yapma riskimizi en üst seviyede tutalım. Kişisel gelişimimizi tamamlayamamış olmak ya da geç tamamlamak, bu gelişim sürecinde bol bol hata yapıp sonra pişman olmak çok olası bir şey. Olgunlaşmak insanın hatalarının ardından yaşadığı sakinlik halidir. Sakinlik ise insanı heyecanlara nötrleştiren bir duygudur. Sakin insanlar tekrar hata yapar mı? Belki... Ama yeni hatalar eskisinden daha az şiddetli ve zararsız olur. Peki ya olmazsa? İşte o zaman intihar gerçekleşir. Bir şeyleri düzeltmek isterken daha da batmak çok can sıkıcıdır. Çözüm yoksa acı çekmeye devam mı etmek gerekir? 

Radikal kararlar almak büyük şikayetlerin ardından alınan duygusal ve mantıksal eylemlerdir. Üzerinde düşündüğünüz, tartıştığınız, küfürler ettiğimiz bir yaşam biçimi üzerinde artık bu eylemlerin fayda etmediğini düşünürsünüz. Yıllarca sevmediğiniz bir işte çalışıp, her gün küfürler ederek geçirdiğiniz bir günün insanın kendi geleceğine kattığı değer sıfırdır. İnsanın sevmediği biriyle evlenmesi, o kişinin dünyanın en iyi insanı olsa bile insanı umutsuzluğa sürükleyen bir evrenin başlangıcı ve sonucu arasındaki zaman dilimi bu karara iteler. İnsanın istemediği bir okulda ve istemediği bir bölümde eğitim görmesi de yine aynı zaman dilimi içinde yaşanan karamsarlıklar silsilesidir. 

Peki insan ne yapmalı? 

*

Bizlerin en büyük sancısı, ölmek ve doğmak arasında kurduğumuz kötü ve iyi ilişkisine bir türlü dengeler sağlayamamamızdır. Bütün insanlar ölmenin olağan üstü bir durum olduğu kanısındadır; zira doğmanın da iyi anlamda olağan üstü olduğu kanısındadır. Ölmek ve doğmak arasındaki çizgide olan şeyleri de normal kabul ederler. Hem inişleri hem de çıkışlarıyla. Hepimiz inişler ve çıkışların rastlantısal ve yazılı olmayan kurallara, toplumun itelediği gerçeklere ne kadar ayak uydurup uydurmadığımızın neticesinde gerçekleşeceğine inanıyoruz. 

Yukarıda paint ile size basit bir yaşam grafiği çizdim. Hepimizin kafasında oluşan algı bu şekilde. Doğmak ve ölmek arasındaki çizgilerin dalgalı/değişken olması söz konusudur. Nedenleri açık açık tartışılabilir ama insanlar genellikle doğmaktan sonraki evreyi, maksimum düzeyde stabil olmalarını sağlayamıyorlar. Bu değişkenler bizim 0-18 yaş arasında, ebeveynlerimiz tarafından ne kadar doğru yetiştirilip, yetiştirilmediğimize göre dalgalanırken, 18 yaşımızdan sonra ise tamamen bizim insiyatifimizde gelişen olaylara verdiğimiz tepkiler ve kendimizi ne kadar geliştirdiğimize bağlı olarak yarattığımız dalgalanmayı gösterir. Bu konularda bir sakatlık varsa ölümün gerisindeki zamanda ne bireyin kendisinin ne de diğer insanların bu yaşanan yaşam ile ilgili güzel, parlak şeyler düşünmesi mümkün olmayacaktır.

Biz sevdiğimiz istediğimiz hayallere ne kadar dokunabiliyoruz? Bu dokunma hayali kurduğumuz şeyleri ne kadar arzuluyoruz? Yoksa çok fazla içine kapanık ve çekingen bir halde yaşam mı sürüyoruz? Önümüze bir sürü engel mi çıkartıyoruz? Hepsine evet yazarak geçenlerin sayısı çok fazladır. Hayır diyerek istisna grubuna koyduğum insanlar ise dokunmak için radikal kararlar alan insanlardır. İntihar etmek ise bu iki gel-git arasında sıkışıp ruhunu öldüren insanların bedenlerini de ruhu yalnız kalmasın diye uyguladıkları fiziki bir eylemdir.

Peter Bardens Gibi Ölmek yazısını yazarken ölümün kaçınılmaz olduğunu kabul edip, öldükten sonra nasıl hatırlanmak istediğimi düşünerek yazmıştım. Şimdi ben bu yazıda sürekli ölümden bahsediyorum ya; bu yazıyı okuyan insanların hepsi dehşete kapılacaktır. Öyle bir şey söz konusu değil. Anlatmak istediğim sadece hayvanlar etki-tepki ile yaşarlar. İnsanlar hayatlarını bu kadar rastlantısal yaşamamalılar. Açıkça gözlemlediğim kadarıyla insanların suni bir hedefleri olması ve bu suni hedefler doğrultusunda tüm mutsuzluklarını bastırıyor olması bir insanın alabileceği en kötü karardır. 

Bu yüzden idealist insanlar her zaman imrenilen insanlar olmuşlardır. İnsanların kendi hayallerinin peşinden gitmek isterken önlerine çıkan engeller o kadar zayıf ve güçsüzdür ki, o engellerin varlığından bile yolun sonuna geldiklerinde şüphe duyarlar. Bu yüzden insanlar kendi yaşamlarını stabil bir haz ile yaşamak için ve sonlandırmak için doğru olan şeyi yapmalıdırlar. 

Vincent Van Gogh yaşadığı psikolojik problemleri belki iyileştirebilecek şeyler yapabilirdi ama o sanatını koruyabilmek ve sürdürebilmek için bunun yerine kendini daha çok dibe itti. Kimse Van Gogh'un ölümünden dehşetle bahsetmiyor. Aksine ölümü ve hatta kulağının kesme hikayesi bir çok insan için hala sır perdesidir. İnsanların Van Gogh üzerine düşündüğü şeyler önce resimlerden başlayarak devam eder. Bu Van Gogh'un idealleri ile ilgili çizdiği yolun hikayesidir. O dalgalanan bir hayat yaşamadı. İstediği stabil hayatı yaşadı. Stabil hayatın içinde elbette ruhsal iniş-çıkışlar oldu ama genel yaşam çizelgesindeki iniş çıkışlar kadar dalgalı değildi. 

Mesela kitaplar, kaynaklar Beethoven'ın aksi, geçimsiz bir adam olduğundan bahseder. Beethoven kendini bu konuda iyileştirip, toplum nazarında düzgün, beyefendi bir adam olarak tarihe geçebilir miydi? Geçebilirdi. Zira o bu hareketin içinde kalsaydı o zaman başkalaşırdı. O başkalaşmak yerine kendi bildiği yoldan giderek her gününü daha iyi bir besteci olarak geçirme hayali ile yaşadı. Öyle de oldu. Bugün herkes Beethoven'ın aksiliğinden ziyade bıraktığı bestelerini anarak onu yüceltiyor.

Bu şekilde düşünürsek ideallere giden yolda ilerlerken toplumun önerdiği her şeyin kişiler üzerinde zafiyet gösterdiğini iddia edebiliriz. Yüzeysel düşünürsek bu zafiyetlerin sanatçıları toplum nazarında "kötü insan" profiline sürüklediği de açıkça görünmektedir. Bugün 18 Ekim Perşembe. Fazıl Say yargılanıyor. Nedeni halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama suçundan dolayı. Fazıl Say, Hayyam'ın "Irmaklarından şaraplar akacak' diyorsun Cennet-i alâ meyhane midir? ‘Her mümin'e iki huri' diyorsun Cennet-i alâ kerhane midir?" dizelerini paylaştığı için... Yani olayın özeti toplum tarafından kabul görmeyen düşünceleri onaylanmayan iki insanın, Fazıl ve Hayyam'ın, toplum ile yaşadığı çatışmasını; yani idealleri ve inandıkları şeyler uğruna bildikleri yoldan hiç bir zaman şaşmamalarını göstermektedir. 

Bugün Fazıl Say'ı asabilirler. Assınlar. Biz Van Gogh'u nasıl hatırlıyorsak onu da öyle hatırlayacağız. Kimse Egemen Bağış'ın "Yargı onu saçmaladı saysın. Keşke Fazıl Say bizi bunu, uluslararası platformda anlatma durumuna düşürmeseydi" cümlelerini hatırlamayacak; hatırlayanlarda Egemen Bağış'ın bu düşüncesini aşağılayacak. 

İnsanlar şunu çok net anlamalılar. Mesele Fazıl, Van Gogh, Hayyam, Beethoven olmak değil. Mesela kendi adı soyadını temsil eden ruha değer katmak, ona anlam yüklemek. Kerim Yılmaz, Selin Güneşli, Mustafa Esen gerçekten bu hayatta neden var? Bu hayat üzerinde yaşama gayeleri rastlantısal olarak yaşamlarını dalgalı bir şekilde sonlandırıp, ölüme dehşetle yaklaşmak m? Yoksa hayatın içindeki kısa dönemde belirledikleri gerçek idealleri peşinden durmadan koşmak mı? 

Bence herkes bunu bir düşünmeli.

Ben Ernesto'ydum sadece Ernesto, sizde sadece bir şey olarak var olursunuz. Che olmayı kendim istedim, sizde inanırsanız olursunuz, inanırsanız. / Che Guevara

Benzer konular: