Üst üste konserlerin açıklanmaya başladığı şu günlerde bir güzel haber daha geldi!
2012 yılının en iyi albümlerinden olan Rats ile çok iyi bir çıkış yapan Balthazar, 29 Mart gecesi Avea Escape To Music kapsamında Roxy'de sahne alacak!
Bizim de Belçika Sound kapsamında geçtiğimiz yıl oldukça ilgimizi çeken Balthazar, geçtiğimiz günlerde 2014 yılı için Leipzig adında bir de single paylaşmıştı.
Takviminize not etmeyi unutmayın!
23 Şubat 2014 Pazar
19 Şubat 2014 Çarşamba
Beirut Ağustos'ta KüçükÇiftlik Park'ta!
The Rip Tide, Nantes, Elephant Gun, A Sunday Smile, The Penalty gibi şarkıların yaratıcısı olan Beirut, geçen iki senenin ardından 17 Ağustos 2014 gecesi KüçükÇiftlik Park'ta!
dredg Nisan'da KüçükÇiftlik Park'ta!
2011 İstanbul konseriyle bizlere hayal gibi anlar yaşatan, "Bu yetmedi, bir daha gelsinler." dedirten dredg, Avea Escape To Music kapsamında, 25 Nisan 2014 gecesi Maçka KüçükÇiftlik Park'ta!
18 Şubat 2014 Salı
Ars Longa kaldığı yerden devam ediyor!
"Sanatçı güzel şeylerin yaratıcısıdır. Sanatı açığa çıkarıp sanatçıyı gizlemek, sanatın amacıdır." sözünü kendine şiar edinen, Beyaz Kale, Gerçek Aşk Bekler, Zor Dünya, Gözyaşı Şişesi gibi pek çok şarkının yaratıcısı ve Sakin severlerin bir ayrı bağrına bastığı Ars Longa, 19 Şubat 2014 gecesi, Peyote'de kaldığı yerden devam ediyor!
17 Şubat 2014 Pazartesi
Yıldızlar Geçidi: "Teenage Time Killer"
Supergroup projeleri bu zamana kadar genelde tırt çıksa da, geçen günlerde Teenage Time Killer adında aşmış bir supergroup projesi açıklandı. Aslına bakarsanız, projenin temelinde Corrosion of Conformity'den tanıdığımız Mike Dean ve Reed Mullin var. Eee nerede bunun supergroup'u demeyin, asıl hikaye projeye katkı sağlayan müzisyenlerle ortaya çıkıyor. Hazır mıyız ey cemaat?
İşte böyle, her sene böyle... Dave Grohl'dan Max Cavalera'ya, Corey Taylor'dan Randall Blythe'a kadar uzanıyor destek gösteren müzisyen sayısı.
Nasıl bir albüm olacak sorusuna, Mike Dean şu şekilde cevap veriyor: "METAL ETKİLEŞİMLİ OLD SCHOOL HARD CORE PUNK."
- Jello Biafra (Dead Kennedys)
- Tony Forest (Municipal Waste)
- Tommy Vector (Prong, Danzig)
- Dave Grohl (Foo Fighters)
- Max Cavalera (Soulfly, ex-Sepultura)
- Phil Rind (Sacred Reich)
- Randall Blythe (Lamb of God)
- Pepper Keenan (Corrosion of Conformity)
- Karl Agell (Corrosion of Conformity)
- Doyle Wolfgang von Frankenstein (The Misfits)
- Keith Morris (Black Flag, Circle Jerks)
- Corey Taylor (Slipknot, Stone Sour)
İşte böyle, her sene böyle... Dave Grohl'dan Max Cavalera'ya, Corey Taylor'dan Randall Blythe'a kadar uzanıyor destek gösteren müzisyen sayısı.
Nasıl bir albüm olacak sorusuna, Mike Dean şu şekilde cevap veriyor: "METAL ETKİLEŞİMLİ OLD SCHOOL HARD CORE PUNK."
16 Şubat 2014 Pazar
İZLE | Bruce Springsteen & Eddie Vedder'den "Highway To Hell"
Bruce Springsteen'ın yanına Eddie Vedder'ı koyun, bir de gitarda Rage Against The Machine'den Tom Morello'yu ekleyin ve bu üçlü AC/DC'den Rock'n Roll marşı Highway To Hell'i nasıl söyler diye hayal edin. Ya da etmeyin!
Sizi hemen aşağıya alıp, Bruce Springsteen'ın Avustralya konserinde ortaya çıkan bu görüntülerle baş başa bırakalım.
9 Şubat 2014 Pazar
Bir Baba Indie Mix: "Ocak 2014"
Ocak 2014 mixtape'i için sizi hemen aşağıya alalım o vakit.
Nice mutlu mix'lere...
Diğer mix'ler için: 8tracks.com/birbabaindie
Playlist:
01. Cheek Mountain Thief - Cheek Mountain
02. The Family Crest - Love Don't Go
03. Hey Rosetta! - New Goodbye
04. Blaudzun - Solar
05. Benjamin Biolay - Dans la merco Benz
06. Françoiz Breut - Marie-Lise
07. Marie Fisker - Ghost Of Love
08. Athlete - Wires
09. Adaline - Famous For Fire
10. The Last September - Milk
2 Şubat 2014 Pazar
Felix da Housecat'ten Babylon'da muhteşem bir performans!
1 Şubat Cumartesi gecesi Felix Da Housecat'in sahne aldığı Babylon'daydık. Red Bull Music Academy Nights dahilinde mekanda sahne alan Felix'e ilgi büyüktü. 22:30'da DJ Ahu'nun setiyle başlayan gecede mekan saat 23:30'a yaklaştıkça kalabalıklaştı ve Jarvis Cocker'dan Roisin Murphy'e uzanan muhteşem setini tamamlayan Ahu, yerini Amerika çıkışlı usta prodüktöre bıraktı.
Oldukça hareketli başlayan gece ilk olarak prodüktörün klasikleşmiş remix'leriyle başladı. Ali Love'ın 'Another'ına ve Nina Simone klasiği 'Sinnerman'e getirmiş olduğu efsane yorumdan sonra sırada 'Kittenz and Thee Glitz' dönemi vardı. 'Madame Hollywood' ve 'Silver Screen' gibi old-school hitler adeta bomba etkisi yaratarak gecenin peak anlarından birinin yaşanmasını sağladı.
İlk kez Felix da Housecat'i canlı dinleyen birisi olarak prodüktörün 80'li yılların hitlerine yer vermesini ise hem şaşırtıcı bulduk, hem coşkuyla karşıladık! Disko orgazmı yaşatan ve Daft Punk'ın son albümünden de hatırlayabileceğimiz prodüktör Giorgio Moroder'in 'I Feel Love'ı ve Donna Summer'ın eşsiz yorumu, 'Relax' (Frankie Goes to Hollywood) ve 'Just Can't Get Enough' (Depeche Mode), Felix'in getirdiği yorumla kitleyi coşturan parçalar arasındaydı. Gecenin coşkusu ise Felix'in daha progressive parçalara imza attığı dönemi olan 1990'lardan seçmiş olduğu parçalarına getirdiği yorumlarla devam etti ve gecenin sonunda hepimiz yorgun ama mutlu bir şekilde mekandan ayrıldık.
Işıldayan bir mekan ve sağlam bir ses düzeni ile böylesine güçlü bir performansı izlemek heyecan verici bir deneyimdi, hatta tadı damağımızda kaldı diyebiliriz. Sırf bu nedenle bile Babylon'u ve Red Bull Music Academy Nights'ı bu sezon takip etmekte fayda var.
Ahu'nun mixtape'i buradan dinlenebilir:
Sırada ne var?
Oldukça hareketli başlayan gece ilk olarak prodüktörün klasikleşmiş remix'leriyle başladı. Ali Love'ın 'Another'ına ve Nina Simone klasiği 'Sinnerman'e getirmiş olduğu efsane yorumdan sonra sırada 'Kittenz and Thee Glitz' dönemi vardı. 'Madame Hollywood' ve 'Silver Screen' gibi old-school hitler adeta bomba etkisi yaratarak gecenin peak anlarından birinin yaşanmasını sağladı.
İlk kez Felix da Housecat'i canlı dinleyen birisi olarak prodüktörün 80'li yılların hitlerine yer vermesini ise hem şaşırtıcı bulduk, hem coşkuyla karşıladık! Disko orgazmı yaşatan ve Daft Punk'ın son albümünden de hatırlayabileceğimiz prodüktör Giorgio Moroder'in 'I Feel Love'ı ve Donna Summer'ın eşsiz yorumu, 'Relax' (Frankie Goes to Hollywood) ve 'Just Can't Get Enough' (Depeche Mode), Felix'in getirdiği yorumla kitleyi coşturan parçalar arasındaydı. Gecenin coşkusu ise Felix'in daha progressive parçalara imza attığı dönemi olan 1990'lardan seçmiş olduğu parçalarına getirdiği yorumlarla devam etti ve gecenin sonunda hepimiz yorgun ama mutlu bir şekilde mekandan ayrıldık.
Işıldayan bir mekan ve sağlam bir ses düzeni ile böylesine güçlü bir performansı izlemek heyecan verici bir deneyimdi, hatta tadı damağımızda kaldı diyebiliriz. Sırf bu nedenle bile Babylon'u ve Red Bull Music Academy Nights'ı bu sezon takip etmekte fayda var.
Ahu'nun mixtape'i buradan dinlenebilir:
Sırada ne var?
“Canımsın” Brazzaville!
Hemen her sene ülkemizde konser veren ve bir İstanbul aşığı
olan David Brown, Brazzaville ile birlikte geçtiğimiz 29 ve 30 Ocak
tarihlerinde tekrardan Babylon’da sahne aldı.
Bu kadar çok gelmelerine rağmen ilk defa 30 Ocak günü kendilerini
canlı dinleme fırsatına sahip oldum. Ve fark ettim ki grubun canlı performansı,
zaman zaman akla düşüp kulaklıkla dinlenilenden çok daha fazla haz verir
nitelikteymiş.
Kimi grupların, çok
sevilmelerine rağmen, canlı performanslarındaki tabiri caizse “ruhsuzluk”
Brazzaville’i esir almamış ve bunun beni bir hayli sevindirdiğini
söyleyebilirim. Konserlerde sadece şarkılarını söyleyip sahneden inen gruplara
olan sevgim bu tavrı gördüğüm an bir nebze azalır. Fakat Brazzaville buna sebebiyet
vermediği için de gönüllere bir kez daha taht kurmuş oldu. Tamamen samimiyet ve
içtenlik kokan bir tavırla konserde defalarca kez yüzlerde büyük gülümsemelere
sebebiyet veren ve konser sonrası kulaklığa sarılıp daha çok dinleme isteği uyandıran bir grup olduğu için de onlara karşı duyduğum sevgi daha bir anlam kazanmış
oldu.
David
Brown’un sergilediği
sempatik tavırlar, grubu resmen bizim içimizden çıkmış bir topluluk gibi
izlememizi sağladı. Artık biz Türkleri o kadar iyi tanıyor ki pek çok kez kısa
anılarıyla bu durumu biz dinleyenlerine fark ettirdi. Şarkılarını çalmadan önce
onlar hakkında ufak konuşmalar yapıp, bilgiler vermesi, hikayeler anlatması,
Babylon’u Ying ve Yang olarak ikiye bölüp, her iki taraftan şarkı önerileri
alması, şarkı bittikten sonra dinleyenlere “Gözümsün! Canımsın! Çok iyi yea!” gibi
sempatiklik harikası tepkilerde bulunması belki de David Brown’un dinleyenlerle bir başka güzel köprü kurma şekli
olarak dikkatleri çekmedi değil.
Grup konserde 17, Love is
the Answer, Clouds in Camarillo, Bosphorus, Taksim, Jesse James,
Peach Tree benim için en dikkat çekenler olmak üzere bi David Bowie şarkısı
olan “Moonday Dream”i çalarak pek çok kişinin yüzünü güldürmüş oldu.
Bunların dışında konserin benim için en önemli olan kısmıysa,
Brazzaville’in ilk defa dinlemiş olduğum Anabel 2’su ile tanışmamdı. Konser
sonrasında da abartısız bir şekilde, kafamın içinde sadece
bu şarkının melodisini çaldım. Ve artık Brazzaville denildiği an aklıma ilk
gelecek olan melodileri bulmuş oldum.
Yani son olarak şunu diyebilirim ki, bir sonraki konser
haberini görünce “Nasıl olsa izledim ya” tepkisi vermememe sebep olacak olan
bir gece yaşattığın için “canımsın” Brazzaville!
29 Ocak 2014 Çarşamba
YENİ | Wye Oak - "The Tower"
Önümüzdeki günlerde Salon İKSV'de izleyecek olduğumuz Indie Folk Rock ikilisi Wye Oak, 28 Nisan 2014 yılında çıkartacağı albümü Shriek'ten ilk single'ını paylaştı.
The Tower adında paylaşılan ilk parça için sizi hemen aşağıya alıyoruz.
The Tower adında paylaşılan ilk parça için sizi hemen aşağıya alıyoruz.
Neil Young 15 Temmuz'da İstanbul'da!
Yavaş yavaş yurt dışında festival line-up'ları şekillenmeye başlarken, bizim ellerde de yaza dair haberler yayılmaya başladı. Ancak öyle bir isim bugün İKSV tarafından açıklandı ki; daha ilk açıklanan isimle birlikte sanki yaz konserleri nirvana'ya erişti. Ve karşınızda Neil Young. Büyük insan, efsanevi Kanadalı folk-rock üstadı Neil Young 15 Temmuz'da İstanbul Küçükçiftlik Park'ta sahnede olacak.
Hafızamıza kazınan o efsane tweet;
28 Ocak 2014 Salı
Felix da Housecat, Red Bull Music Academy Night kapsamında Babylon'da sahne alıyor!
İnsan hayatının belli dönemlerine damga vuran albümler vardır; benim için Felix da Housecat'in 'Kittenz and Thee Glitz'i bu albümlerden biri. Beni electroclash janrıyla tanıştırmasının yanı sıra daha sonraları Ladytron, Peaches, Fischerspooner ve Legowelt gibi isimlere dinlemeye yönelten bu albüm 2001'de yayımlanmış ve A.B.D.'nin yanı sıra Avrupa'da da büyük ilgi görmüştü.
Türkiye'de ise bu albümün dans müziği sever kitlelerce keşfedilmesi birkaç seneyi buldu. Zira o zamanlar Spotify yok, çevrimiçi albüm satın almak bugünkü kadar kolay değil... Yeri geldi mi, halen CD'lerin, vinyl'lerin peşinde koşulduğu bir dönemden bahsediyorum (üzerinden ne kadar uzun zaman geçmiş gibi değil mi? Halbuki on sene öncesi gibi kısa bir geçmişten bahsediyoruz.)
Haliyle Felix'in bu albümünü house müziğin takipçileri erken keşfetmiş olabilir; fakat electroclash'le yeni yeni tanışmaya başlayanların birkaç sene beklemesi gerekti (Özellikle 'Silver Shower Screen Scene' single'ının 'Kiss Kiss Bang Bang' filminde kullanmasının da albümün popülerleşmesinde bir hayli etkili olduğunu düşünüyorum.)
Prodüktörün kariyeri ise aslında 1990'lu yılların ortalarına uzanıyor. 'Gitar çalamadığı için' elektronik müziğe asılan ve 90'lı yılların Robin S., Ultra Nate gibi isimlerinden de hatırlayabileceğimiz NY house sound'unu ruhunda taşıyan kayıtlara imza atan Felix'in mainstream bir isim haline gelmesinde 'Kittenz' albümü ve o dönemde yükselişe geçen electroclash akımı önemli rol oynuyor.
Sonraki yıllarda ise prodüktörün dinleyeni şaşırtmamakla birlikte hayal kırıklığına da uğratmayan yeni albümleriyle tanıştık, kısa sürede sevdik. Bu albümlerden 2009 tarihli 'He Was King', prodüktörün günün sound'unu kendi tarzıyla kolayca harmanlayabildiğinin en güzel örneğiydi.
Fakat asıl sürprizler prodüktörün hiçbir albümünde yer almayan kısaçalarlardı. 'Like Somethin' 4 Porno!' gerek remixleriyle, gerek orijinal versiyonuyla olsun, son yılların en başarılı dans parçalarından biri olarak öne çıktı. 2013 tarihli 'Sinner Winner' ve 'I Just Wanna Be A Lesbian' EP'leri ise Felix'in görkemli synth layer'larına ihtiyaç duymadan, daha minimal altyapılarla da parlayabildiğinin en güncel örnekleriydi.
Sözün özü 1 Şubat gecesi Babylon'da parti var! Felix da Housecat sevenlerin mest olacağı kesin; henüz keşfetmemiş olanların ise çok eğlenceli bir gece geçireceklerini şimdiden tahmin etmek zor değil.
Türkiye'de ise bu albümün dans müziği sever kitlelerce keşfedilmesi birkaç seneyi buldu. Zira o zamanlar Spotify yok, çevrimiçi albüm satın almak bugünkü kadar kolay değil... Yeri geldi mi, halen CD'lerin, vinyl'lerin peşinde koşulduğu bir dönemden bahsediyorum (üzerinden ne kadar uzun zaman geçmiş gibi değil mi? Halbuki on sene öncesi gibi kısa bir geçmişten bahsediyoruz.)
Haliyle Felix'in bu albümünü house müziğin takipçileri erken keşfetmiş olabilir; fakat electroclash'le yeni yeni tanışmaya başlayanların birkaç sene beklemesi gerekti (Özellikle 'Silver Shower Screen Scene' single'ının 'Kiss Kiss Bang Bang' filminde kullanmasının da albümün popülerleşmesinde bir hayli etkili olduğunu düşünüyorum.)
Prodüktörün kariyeri ise aslında 1990'lu yılların ortalarına uzanıyor. 'Gitar çalamadığı için' elektronik müziğe asılan ve 90'lı yılların Robin S., Ultra Nate gibi isimlerinden de hatırlayabileceğimiz NY house sound'unu ruhunda taşıyan kayıtlara imza atan Felix'in mainstream bir isim haline gelmesinde 'Kittenz' albümü ve o dönemde yükselişe geçen electroclash akımı önemli rol oynuyor.
Sonraki yıllarda ise prodüktörün dinleyeni şaşırtmamakla birlikte hayal kırıklığına da uğratmayan yeni albümleriyle tanıştık, kısa sürede sevdik. Bu albümlerden 2009 tarihli 'He Was King', prodüktörün günün sound'unu kendi tarzıyla kolayca harmanlayabildiğinin en güzel örneğiydi.
Fakat asıl sürprizler prodüktörün hiçbir albümünde yer almayan kısaçalarlardı. 'Like Somethin' 4 Porno!' gerek remixleriyle, gerek orijinal versiyonuyla olsun, son yılların en başarılı dans parçalarından biri olarak öne çıktı. 2013 tarihli 'Sinner Winner' ve 'I Just Wanna Be A Lesbian' EP'leri ise Felix'in görkemli synth layer'larına ihtiyaç duymadan, daha minimal altyapılarla da parlayabildiğinin en güncel örnekleriydi.
Sözün özü 1 Şubat gecesi Babylon'da parti var! Felix da Housecat sevenlerin mest olacağı kesin; henüz keşfetmemiş olanların ise çok eğlenceli bir gece geçireceklerini şimdiden tahmin etmek zor değil.
01 Şubat 2014 22:00
26 Ocak 2014 Pazar
VİDEO | Son Feci Bisiklet - "Rahatsız Vals"
2011 yılında Ankara'da kurulan Son Feci Bisiklet, yeni şarkılarına çektiği ilk video klip ile birlikte dinleyici karşısına geçiyor.
Rahatsız Vals adlı yeni parçalarına çektikleri video klipte vals ritimleriyle birlikte rahatsızlık duygusuna dikkat çeken grubun klibinde ise Zeliha Gürsoy oynuyor.
İzliyoruz.
Bu Sevmek Midir?
Bir şarkının peşinden günlerce belki haftalarca gitmeyi sevenler vardır. Ben de onlardanım galiba. Şarkılar sadece kulakların duyduğu tınılar değildir bazen. O tınının büyüsü o kadar basit değildir. Dinlerken pek çok şeyi getirir akla. Belki okunulan kitabın sadece bir cümlesini, belki geçmişte söylenmiş ve pek çok anlamı olan bir cümleyi, belki de sadece düşünceleri… Konuşmak için her zaman bir diğerine ihtiyacımız yoktur, kafamızın içindeki bizle o kadar çok konuşuruz ya hani çoğu zaman. İşte o zamanlar ettiğimiz bir cümledir belki de akla gelen; varolmamızın esası olan, cümlelerimiz…
“The Power of Love”ı Anneke’nin sesinden dinlediğim günden beri, dinleyip bir kenara kaldıramadım. Tınılarla cümleleri birleştirdim her zaman. Şarkıyı durmaksızın dinlemek, bana hep cümleleri durmaksızın okumak gibi geldi. Şarkıların da bir ruhu vardı ve bir ruhu olan şarkıyı nasıl daha gerçek hale getiririm sorusunun cevabı buydu benim için. Birleştirmek bir şeyleri, cümleleri düşünmek… Düşündüm ve son zamanlarda yolum hep Sabahattin Ali’nin cümlelerine çıktı.
“Peki ama, bu sevmek midir be adaşım, bir kadını öpmek, onu istemek sevmek midir?”
“Siz, birisine itaat eden ve birisine emredenler; siz birisinden korkan ve birisini tehdit edenler… Siz sevemezsiniz. “Tınıları, asıl olarak karısına yazdığı mektuplarını okurken birleştirdim. Şarkıda “Love is danger, love is pleasure, love is pure the only treasure.” cümlelerini duydukça Sabahattin’in Aliye’sine duyduğu aşkı hissetmeye çalıştım içimde. Onun aşkı benim yüzümü güldürdü. Yavaş yavaş ve tekrar tekrar okudum cümleleri. Bir solukta okunup, harcanamayacak kadar değerli olduğunu gördüm.
“ Mamafih, neşe insanın içinde bulunduktan sonra, hayat onu ne kadar meydana çıkmaktan men etse, ne kadar boğmaya çalışsa yine ilk fırsatta kendini gösterir.”“…sonra muhakkak sevilmek ister, bunun için de başkalarını sever. Düşün, dünyada yalnızlık kadar feci şey var mıdır? Tabii yalnızlıktan kafa yalnızlığını kastediyorum, yoksa dünya bir sürü kuru kalabalıkla dolu…”Şarkıda aşkın var olan saflığını anlatan cümleler kulağıma doldukça okudum.
“Dünyada hayatın bir tek manası varsa o da sevmektir. Hatta mukabele edilmesini bile beklemeden sadece sevmek. Başka bir insanı bahtiyar edebilmek, kendini bahtiyar edebilmekten daha güç fakat daha insancadır. Bugün böyle düşünenlere saf, hatta enayi derler. Fakat şeyleri etrafın ne dediğine bakmadan yapmalıyız. Hayatta en büyük vazife ve saadet olarak şunu almak lazımdır: bize yakın ve uzak bütün insanlara yardım etmek, bütün insanların iyiliğine çalışmak…"Sonra durdum. Hemen tüketmemeliydim.
Çünkü, bi soluğa sığacak kadar basit değildi…
Seloteyp:
Anneke van Giersbergen,
Gönül İşi,
Sabahattin Ali,
Slide
25 Ocak 2014 Cumartesi
Statik bir Warpaint'e ne dersiniz?
Warpaint deyince artık ilk aklıma gelen şey "Billie Holiday" oluyor. Halen insanlar konserde "Billie Holiday"i gerçekten çaldılar mı diye soruyor. Bu sorular yüzünden yeminle, gruptan soğudum. Neyseki grup yeni albümü yayınladı ve grupta Jenny var. (aşkısı) <3 nbsp="" p="">
3>
Warpaint kendi adlarını taşıyan yeni albümünü yayınladı. Uzun zamandır beklediğimiz bir albüm olmasa da, Warpaint arayı bayağı bir açtığı için beklediğimiz bir albüm haline geldi bu güzel ve nadide albüm.
Warpaint'i önce yapısal olarak anlamak gerek diye düşünüyorum. Sonra bu yapısallığın nasıl ve neden ortaya çıktığını belirtiriz. Warpaint'i nasıl bilirdiniz diye sorsak alacağımız cevap saykodelik ve ambient arası olacaktır. İşte efendime söyleyeyim, Elephant olsun, Ashes to Ashes cover'ı olsun ya da sevgili belam Billie Holiday olsun hep bu karışım ürünüydü. Ancak bu albümde grup, işin içine biraz shoegaze biraz deneysel elektronik temeller de atmış. Dolayısıyla diğer albümlere göre dinleyiciyi biraz şaşırtma yoluna gitmiş diyedebiliriz. Bu dokunuşlar grubun sound'unu önceki albümlere kıyasla daha statik hale getirmiş. Neredeyse Love is to die, Keep it healthy ve Disco/very haricinde albümde sizi 'metronomuyla' -ki bu şarkılar bile ilk albümün genel havasına kıyasla görece yavaş kalıyor- sizi alıp götürecek bir şarkı yok. Ama sizi bu statik hal de alıp götürebilir. Bu biraz da nerede durduğunuza bağlı. Shoegaze ve ambient perver bir insan olduğum için, bu statik halin de hoşuma gittiğini belirtmek isterim.
Peki bu hal ve ahval neden oluştu? Ne oldu da grup shoegaze ve elektronik tınılarına yelken açtı? Bu sorunun cevabı o kadar açık ve net ki. Radiohead'in prodüktörü Nigel abi ve Foals yapımcısı Flood albümün prodüktörlüğünü üstlenince grubun bu yola sapmasının hiç şaşırtıcı olmaması gerek. Özellikle Nigel abi Radiohead etkilerini gruba ince ince dokumaktan neredeyse hiç çekinmemiş. Synth'ler albümün geneline oldukça iyi yedirilirken, bazı şarkıların ise temel taşı haline gelmiş. bkz: Teese. Veya şarkıların arka planlarına gizlenmiş ince detaylar. Kullanılan bass partisyonları sanki bir Radiohead albümünden kopmuş gibi... Hepsi birer hazine gibi keşfedilmeyi bekliyor. Flood'un bence albümdeki en büyük etkisi ise vokal performansı üzerinden şekilleniyor olsa gerek. Özellikle ruhani vokal denemeleri "flood etkisi" olarak tanımlayabileceğim türden. Canını yediğim, albümün genel atmosferine, ki albüm başlı başına atmosferik bir albüm, çok da güzel uymuş.
Prodüktörlere kendini bırakmış bir Warpaint var karşımızda. Durağan bir warpaint. Sever misiniz? Bilmiyorum ancak durağanlıktan hoşlanan, şarkılardaki dehlizleri keşfetmeyi severlerden ya da gerçek bir atmosfer albümü hasreti çekiyorsanız, Warpaint kendi adını taşıyan bu albümüyle size mükemmel bir albüm sunacak.
ps. Albümün çıkış şarkısı olan Love is to die albümün en sıradan şarkısı olduğunu belirtmeliyim.
3>
Warpaint kendi adlarını taşıyan yeni albümünü yayınladı. Uzun zamandır beklediğimiz bir albüm olmasa da, Warpaint arayı bayağı bir açtığı için beklediğimiz bir albüm haline geldi bu güzel ve nadide albüm.
Warpaint'i önce yapısal olarak anlamak gerek diye düşünüyorum. Sonra bu yapısallığın nasıl ve neden ortaya çıktığını belirtiriz. Warpaint'i nasıl bilirdiniz diye sorsak alacağımız cevap saykodelik ve ambient arası olacaktır. İşte efendime söyleyeyim, Elephant olsun, Ashes to Ashes cover'ı olsun ya da sevgili belam Billie Holiday olsun hep bu karışım ürünüydü. Ancak bu albümde grup, işin içine biraz shoegaze biraz deneysel elektronik temeller de atmış. Dolayısıyla diğer albümlere göre dinleyiciyi biraz şaşırtma yoluna gitmiş diyedebiliriz. Bu dokunuşlar grubun sound'unu önceki albümlere kıyasla daha statik hale getirmiş. Neredeyse Love is to die, Keep it healthy ve Disco/very haricinde albümde sizi 'metronomuyla' -ki bu şarkılar bile ilk albümün genel havasına kıyasla görece yavaş kalıyor- sizi alıp götürecek bir şarkı yok. Ama sizi bu statik hal de alıp götürebilir. Bu biraz da nerede durduğunuza bağlı. Shoegaze ve ambient perver bir insan olduğum için, bu statik halin de hoşuma gittiğini belirtmek isterim.
Peki bu hal ve ahval neden oluştu? Ne oldu da grup shoegaze ve elektronik tınılarına yelken açtı? Bu sorunun cevabı o kadar açık ve net ki. Radiohead'in prodüktörü Nigel abi ve Foals yapımcısı Flood albümün prodüktörlüğünü üstlenince grubun bu yola sapmasının hiç şaşırtıcı olmaması gerek. Özellikle Nigel abi Radiohead etkilerini gruba ince ince dokumaktan neredeyse hiç çekinmemiş. Synth'ler albümün geneline oldukça iyi yedirilirken, bazı şarkıların ise temel taşı haline gelmiş. bkz: Teese. Veya şarkıların arka planlarına gizlenmiş ince detaylar. Kullanılan bass partisyonları sanki bir Radiohead albümünden kopmuş gibi... Hepsi birer hazine gibi keşfedilmeyi bekliyor. Flood'un bence albümdeki en büyük etkisi ise vokal performansı üzerinden şekilleniyor olsa gerek. Özellikle ruhani vokal denemeleri "flood etkisi" olarak tanımlayabileceğim türden. Canını yediğim, albümün genel atmosferine, ki albüm başlı başına atmosferik bir albüm, çok da güzel uymuş.
Prodüktörlere kendini bırakmış bir Warpaint var karşımızda. Durağan bir warpaint. Sever misiniz? Bilmiyorum ancak durağanlıktan hoşlanan, şarkılardaki dehlizleri keşfetmeyi severlerden ya da gerçek bir atmosfer albümü hasreti çekiyorsanız, Warpaint kendi adını taşıyan bu albümüyle size mükemmel bir albüm sunacak.
ps. Albümün çıkış şarkısı olan Love is to die albümün en sıradan şarkısı olduğunu belirtmeliyim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















