Lost in the Trees etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Lost in the Trees etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2013 Cuma

Benim Kliplerim!


Son zamanlarda -yaklaşık 2 yıldır- sürekli keşfettiğim gruplar hakkında post yazıyordum. Biraz bıkkınlık geldiğini itiraf etmeliyim. Yeni bir şeyler yazmayı düşünürken, sevdiğim klipler üzerine mini bir derleme yapmaya karar verdim. Böylelikle müzikten uzaklaşmadan, uzaklaşmış da olacağım.

Buyrun 9 şarkılık klip listem(iz).

9. Mogwai - San Pedro

Yakın bir arkadaşım, bazen kendimizden uzaklaşmamız gerektiğini söylüyordu. Empati değil bahsettiği durum. Ruhun bedenden birkaç adım geride durması, bedenin ne yaptığını, nasıl kalıplarda gezdiğini görmesi. Tam da bu klip onun tanımına uyuyor. Gün içerisinde bir bedenin, kendi bedenimizin peşinde giden bir ruha bürünüyoruz. Soğuk bir atmosfer yine baş rolde.


8. Other Lives - Dust Bowl III

Her gün onlarcasının önünden geçiyoruz. Çok uzağız onlardan, kokularından, düşüncelerinden, kelimelerinden... Onların uzak hikâyesine ne kadar uzak olduğumuzu anlatıyor sanki biraz da klip. Onların uzak dünyasını, birtakım sanat parçacıkları üzerinden anlatmaya koyuluyor. Buhranlarını, mutluluklarını ve yok oluşlarını, onlar gibi yalnız birtakım sanat parçacıklarıyla ilişkilendiriyor. O yalnız adam onlarla konuşuyor, onlarla mutlu oluyor, üzülüyor ve belki de ölüyor.



 7. Evening Hymns - Dead Deer

Çok değil birkaç hafta önce denk geldim bu gruba, şarkıya ve klibe. O günden bu yana hemen hemen her gün dinliyorum bu şarkıyı. Klip estetik açıdan değerlendirildiğinde oldukça 'pure'. Sessizliğin sesi var sanki klipte. Bastırdığımız duyguların o eşsiz ekosistem içerisinde sessiz çığlıklarla ortaya çıkışı. Belki  doğaya geri dönüş, belki köklerimizi anlamak belki de kimliklerimizden arınmak. Ne derseniz artık... Güzel arsızlığımız...



6. Lost in the Trees - Red

Her saniyesi keşfedilmeyi bekleyen ayrıntılarla dolu bir klip. Annesini kaybeden çocuğun, annesine ve annesiyle olan ilişkisine dair metaforlarla dolu hazinesi. Annenin ölümü, annenin ölümüne dair detaylar, ondan geriye kalanlar ve bir şarkı. Çok büyük grup Lost in the Trees. Ari Picker gelecekte çok önemli bir sanatçı olacak. Bu çok açık.


5. Mono - Follow the Map

Normal kafayla izlenmemesi ve dinlenmemesi gereken şarkı ya da klip. Ekşi Sözlük'te denildiği gibi Kim Ki Duk'un elinden çıkmış bir klip sanki. Yeterince gerçek üstü ancak bir o kadar da gerçek. Bir taş, bir maske, bembeyaz bir atmosfer, sessizliğin şarkısı ve ona ulaşmak. Gerçek üstü bir atmosfer gerçek unsurlarla bu kadar güzel anlatılabilirdi, şarkının gerçekliği ve vuruculuğu ise bambaşka bir unsur.



4. No Clear Mind - When You're Not Here

Elbette bu listede bir NCM klibi olacaktı. Gitmek, terk edilmek, hüzün, yalnızlık, kuzey ellerinin karanlığı ve dahası... Çok naif bir klip. Gitmesi gerek onun, kalanın üzülmesi gerek, gidenin o hüznü uzaklardan izlemesi gerek. Çoğu zaman başımıza gelen bir ilişki sendromunu oldukça naif, safça, kırmadan dökmeden anlatan bir klip. (Bu abla da çok güzel.)


3. Doves - Kingdom of Rust

Klibini izledikten sonra alıp başını gitme şarkısı olarak tanımlamıştım. Buralardan sıkılmak ve uzaklara gitmek. Uzaklardaki şarkıları dinlemek, yaşamları izlemek... Bir yol hikâyesi tadında bir klip, uzaklara gitmek isteyenler için 4 dakikalık bir seans gibi. Dalmak için belki de... -ya da Hollanda'ya gitmek için-


.
2. Marble Sounds - The Time To Sleep

Bir şarkıyla beni nasıl çizebilirsin ki sahi? Klibin konusu tam da bu. Bir şarkıyla beni, aşkı çizmek.Ne yalan söyleyeyim klibi izleyince çok kıskanmıştım. Benim gibi neredeyse tüm ilişkilerini müzik üzerinden yaşayan birisi için hayalimdeki klibe bir adım daha yaklaşmak gibiydi. Bir kadın ve erkek, Gregor Samsa, bir şarkı ve çizilen bir portre. Yüzünü görmeden bir şarkıyla bedeni nasıl çizebilirsin ki? (Klipteki abla çok tatlı bu arada)



1. Lost in the Trees - Walk Around the Lake

Hayır, Lost in the Trees'e torpil geçmiyorum. Sadece birisinin acısı karşısında dostların şarkılarla, enstrümanlarla nasıl yanında durabileceğini sizlerle paylaşmak istiyorum. "Dostlarım şarkılarla beni mutlu kılıyor, şarkı söylüyor, karanlıkta bana ışık tutuyor. Annemi anlatıyorlar. Kar yağsa bile, o gölün etrafında benim yanımda oluyorlar." diyor belki de Ari bana.  Seni şu klip özelinde çok kıskanıyorum be oğlum, çoooook.  Şu klibin bir sahnesini uzaktan izlemek için neler vermezdim bilemezsin Ari.



16 Aralık 2012 Pazar

Lost in the Trees: Bir Çocuğun Ağıdı

Sanki yeni bir janr yarattı bu grup. Hatta grubu indie olarak sınıflandırmaktan dahi korkuyorum. Farklı bir müzik yaptıkları kesin. Hani mevcut müzik sınıflandırmaları içerisinde kendilerine yer bulmaları  da oldukça zor. Acaba gece yatarken "biz nasıl bir canavar yarattık" diyorlar mıdır kendilerine? Bu müzik bir canavar olmasa da, insanda farklı dürtüleri ortaya çıkaran, bunca zaman nasıl olur da böyle bir müzik hayata geçirilmez denilecek tarzda bir çalışma. "Orkestral folk rock" diyorlar ama değil, kesinlikle değil.Yok öyle yağma, bu kadar kolay değil Lost in the Trees'i bir sınıfa sokmaya girişmek, gerek de yok hani.

Folk demek yetmez, indie demek hiç yetmez, senfonik demek de yetmez... Valla nereden tutsam elimde kalıyor, net bir ayrıma girmek sanırım bu notalar için yapılan en büyük insafsızlıklardan biri olsa gerek. Ancak etkileşimlere bakacak olursak, grupta 50-60 soundtrack'lerinden etkilenmeler kendini ciddi bir şekilde gösteriyor. Sonrasında  belki de tüm şarkıların temelini oluşturan klasik müzik etkisi de bir o kadar önemli bir yerde duruyor. Ve tüm bunların inanılmaz harmonisi. Gerçekten yıllar sonra bile hatırlanacak, eşsiz bir müzik yapıyor Lost in the Trees...

Atmosferik desem mi acaba diye düşünüyorum. Bilemiyorum valla. Şu post'u yazarken gerçekten zorlanıyorum, hani yaptıkları müzik hoşuma gitmese "yapacağınız işe de, size de ...." diyebilirdim ama demiyorum, diyemiyorum çünkü örnek olmaya çalışıyorum. Yaşadığım 'dramı' anlatmaya çalışmak istiyorum. şu an da bu grubun "The dead bird is beatiful" adlı şarkısını dinliyorum ve şarkıdaki kadın back vokal bildiğiniz "dramatik soprano" atıyor ama bu şarkı aynı zamanda safkan bir folk şarkısı. Eee ne olacak demeyin? Buyrun siz de dinleyiniz efendim, sizin de devreleriniz yansın.
Grubu tanımlamaya kalkarken, bu grup hakkında bir takım bilgileri vermeyi unuttuk. Bu grup North Carolina civarlarından çıkma ve 7 kişiden oluşmakta. Solistlerini Blackbud dinleyenler oldukça sevebilir, Blackbud'ın vokalini sevenler Jeff Buckley'i de seviyorlardı. Oldukça iyi bir vokale sahip grup, şarkıların dramatik yapısını oldukça iyi doldurmakta. Grubun orkestral yapısına bakacak olursak ilk aşamada benim bulabildiğim enstrümanlar ; Fransız Kornosu, Çello, Viyolin, Obua, Keman ve  Tuba bulunmakta. Ancak albümleri dinlediğinizde, grubun kullandığı enstrümanlarının daha  da fazla olduğunu göreceksiniz. Grubun misyonu bu. 

Ön çıkan şarkılar diye bir ayrıma girmeyeceğim, böylesine bir orkestrasyon müziğinde şu şarkılar güzel demek, yapılmış en büyük haksızlıklardan biri olsa gerek. Her şarkıda ayrı ayrı, ince ince işlenmiş detaylar var. Bunları keşfetmek inanın büyük bir zevk ve bu zevkten sizleri eksik koymak istemem. Bu detayları sizlerin de zevkle keşfedeceğini düşünüyorum.
Başlıkta "bir çocuğun ağıdı" diye yazdım. Bu notaların bu kadar etkili olmasını sağlayan bir ölüm. Bir bedenin bu dünyayı terk etmesi. Acı bir hikaye var bu güzel grubun bizlere anlattığı. Grubun solisti belki de her şeyi olan Ari Picker'in güzel annesi 2008 yılında intihar ederek hayatına son veriyor.  Sonrasında Ari Picker tarafından bu notalar ortaya çıkıyor. Bu şarkılar her dinlemede farklı anlamları ortaya çıkarıyor. 
Bir oğulun annesi için yarattığı bu ağıdı dinlemeniz dileğiyle...

Ari Picker:
"I wanted to give my mother a space to become all the things I think she deserved to be and wanted to be, and all the beautiful things in her that didn't quite shine while she was alive. "