Mogwai etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mogwai etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2013 Cuma

Benim Kliplerim!


Son zamanlarda -yaklaşık 2 yıldır- sürekli keşfettiğim gruplar hakkında post yazıyordum. Biraz bıkkınlık geldiğini itiraf etmeliyim. Yeni bir şeyler yazmayı düşünürken, sevdiğim klipler üzerine mini bir derleme yapmaya karar verdim. Böylelikle müzikten uzaklaşmadan, uzaklaşmış da olacağım.

Buyrun 9 şarkılık klip listem(iz).

9. Mogwai - San Pedro

Yakın bir arkadaşım, bazen kendimizden uzaklaşmamız gerektiğini söylüyordu. Empati değil bahsettiği durum. Ruhun bedenden birkaç adım geride durması, bedenin ne yaptığını, nasıl kalıplarda gezdiğini görmesi. Tam da bu klip onun tanımına uyuyor. Gün içerisinde bir bedenin, kendi bedenimizin peşinde giden bir ruha bürünüyoruz. Soğuk bir atmosfer yine baş rolde.


8. Other Lives - Dust Bowl III

Her gün onlarcasının önünden geçiyoruz. Çok uzağız onlardan, kokularından, düşüncelerinden, kelimelerinden... Onların uzak hikâyesine ne kadar uzak olduğumuzu anlatıyor sanki biraz da klip. Onların uzak dünyasını, birtakım sanat parçacıkları üzerinden anlatmaya koyuluyor. Buhranlarını, mutluluklarını ve yok oluşlarını, onlar gibi yalnız birtakım sanat parçacıklarıyla ilişkilendiriyor. O yalnız adam onlarla konuşuyor, onlarla mutlu oluyor, üzülüyor ve belki de ölüyor.



 7. Evening Hymns - Dead Deer

Çok değil birkaç hafta önce denk geldim bu gruba, şarkıya ve klibe. O günden bu yana hemen hemen her gün dinliyorum bu şarkıyı. Klip estetik açıdan değerlendirildiğinde oldukça 'pure'. Sessizliğin sesi var sanki klipte. Bastırdığımız duyguların o eşsiz ekosistem içerisinde sessiz çığlıklarla ortaya çıkışı. Belki  doğaya geri dönüş, belki köklerimizi anlamak belki de kimliklerimizden arınmak. Ne derseniz artık... Güzel arsızlığımız...



6. Lost in the Trees - Red

Her saniyesi keşfedilmeyi bekleyen ayrıntılarla dolu bir klip. Annesini kaybeden çocuğun, annesine ve annesiyle olan ilişkisine dair metaforlarla dolu hazinesi. Annenin ölümü, annenin ölümüne dair detaylar, ondan geriye kalanlar ve bir şarkı. Çok büyük grup Lost in the Trees. Ari Picker gelecekte çok önemli bir sanatçı olacak. Bu çok açık.


5. Mono - Follow the Map

Normal kafayla izlenmemesi ve dinlenmemesi gereken şarkı ya da klip. Ekşi Sözlük'te denildiği gibi Kim Ki Duk'un elinden çıkmış bir klip sanki. Yeterince gerçek üstü ancak bir o kadar da gerçek. Bir taş, bir maske, bembeyaz bir atmosfer, sessizliğin şarkısı ve ona ulaşmak. Gerçek üstü bir atmosfer gerçek unsurlarla bu kadar güzel anlatılabilirdi, şarkının gerçekliği ve vuruculuğu ise bambaşka bir unsur.



4. No Clear Mind - When You're Not Here

Elbette bu listede bir NCM klibi olacaktı. Gitmek, terk edilmek, hüzün, yalnızlık, kuzey ellerinin karanlığı ve dahası... Çok naif bir klip. Gitmesi gerek onun, kalanın üzülmesi gerek, gidenin o hüznü uzaklardan izlemesi gerek. Çoğu zaman başımıza gelen bir ilişki sendromunu oldukça naif, safça, kırmadan dökmeden anlatan bir klip. (Bu abla da çok güzel.)


3. Doves - Kingdom of Rust

Klibini izledikten sonra alıp başını gitme şarkısı olarak tanımlamıştım. Buralardan sıkılmak ve uzaklara gitmek. Uzaklardaki şarkıları dinlemek, yaşamları izlemek... Bir yol hikâyesi tadında bir klip, uzaklara gitmek isteyenler için 4 dakikalık bir seans gibi. Dalmak için belki de... -ya da Hollanda'ya gitmek için-


.
2. Marble Sounds - The Time To Sleep

Bir şarkıyla beni nasıl çizebilirsin ki sahi? Klibin konusu tam da bu. Bir şarkıyla beni, aşkı çizmek.Ne yalan söyleyeyim klibi izleyince çok kıskanmıştım. Benim gibi neredeyse tüm ilişkilerini müzik üzerinden yaşayan birisi için hayalimdeki klibe bir adım daha yaklaşmak gibiydi. Bir kadın ve erkek, Gregor Samsa, bir şarkı ve çizilen bir portre. Yüzünü görmeden bir şarkıyla bedeni nasıl çizebilirsin ki? (Klipteki abla çok tatlı bu arada)



1. Lost in the Trees - Walk Around the Lake

Hayır, Lost in the Trees'e torpil geçmiyorum. Sadece birisinin acısı karşısında dostların şarkılarla, enstrümanlarla nasıl yanında durabileceğini sizlerle paylaşmak istiyorum. "Dostlarım şarkılarla beni mutlu kılıyor, şarkı söylüyor, karanlıkta bana ışık tutuyor. Annemi anlatıyorlar. Kar yağsa bile, o gölün etrafında benim yanımda oluyorlar." diyor belki de Ari bana.  Seni şu klip özelinde çok kıskanıyorum be oğlum, çoooook.  Şu klibin bir sahnesini uzaktan izlemek için neler vermezdim bilemezsin Ari.



5 Haziran 2013 Çarşamba

Gezi Parkı'na Kütüphane Yapılıyor (Gizli Özne: Yitik Ülke)




1 yıl önce bir kitap yazmak için klavyenin başına geçtim. Kendi içimde anlatmak isteyip, biriktirdiğim şeyler vardı. 6-7 ay sonra yazıp bitirdim kitabımı. Sonra her heves edip bir şeyler yazan insanlar gibi kitabım için bir yayınevi aradım. Tanınmış yayınevlerinin bir kaçına e-posta gönderdim. Dönmediler. Bir tanesiyle görüştüm. Onunla da yeteri kadar samimi bir ortam yaratamadık. Derdim sadece şuydu. Kitabımı basın ama gelir elde etmek istemiyorum. Kitabımı Tema'ya bağış karşılığında satın diye ifade ettim. Malesef kimseyi bulamayınca kendim basıp, yayınlamaya karar verdim.

İşin hikâye kısmını geçiyorum. Söz konusu benim kitabım falan değil. O bir şekilde yolunu bulacaktır. Bu süreçte ben google'a girip şöyle bir şey yazıp arattım. "yayınevi kurmak" 

Karşıma ilk sırada ekşi sözlük geldi. Hiç düşünmeden girdim. Okumaya başladım. Sözlükteki girdilerden 2.sıradakinde şöyle yazıyordu. 



aklımdaki ilk fikirdir. bile bile lades demektir benim için bir yerde de... bu hafta çalışmalara başlıyorum, ama sonu ne olur bilemem dediğim bilinmezliktir, güzelliktir, hüzündür, çikolatadır, frezya kokusudur, aşktır, hepsidir ve her şeydi kitap. (07/04/2006)


sonra ise şu;

pek çok mesaj alıyorum bu düşümle ilgili. ne oldu, gerçekleştirebildiniz mi, yayınevi kurmak ve yürütmek nasıl bir şey, nedir ne değildir... elimden geldiğince tüm arkadaşları yanıtladım, yanıtlıyorum. benim düşümün somut hali şu oldu dostlar: http://www.yitikulkeyayinlari.com/ (08/04/2011)



neruda kullanıcı adıyla bu iki mesajları yazan adamı merak ettim. Paylaştığı internet adresine girdiğimde Tayyare isimli kitabı gördüm. Muhteşem bir kapağı vardı. Aşağılara doğru indikçe bir hazineyle karşılaştım. İsmilazımdeğil isimli kitabın içeriğini okuduğumda "tamam doğru yerdeyim!" dedim. O an heyecanım oldukça yüksekti. Hemen twitter adreslerine girip takip etmeye başladım. Saniyeler sonra geri bildirim geldi. Böyle güzel bir şey yapan adamın adının Kadir Aydemir olduğunu öğrendim. Twitter'da yazdığı her şey kitap olan bir adam Kadir Aydemir. Bu konuda oldukça samimi ve istekli. Twitter'da kitaplarla ilgili yazı yazan bloggerlardan kitap tanıtımı için destek isteyen mesajlar yazdı. Bu vesileyle mesaj attım kendisine. Bir Baba Indie'nin bir müzik blogu olduğunu; eğer müzik temalı kitapları olursa seve seve tanıtacağımızı söyledim. Müzik temalı kitapları olmadığını söyledi ve teşekkür etti. Bizde beklemeye geçtik.

...ve geldi çattı Gezi Parkı Direnişi!

Yetebildiğimiz kadar hem sosyal medyada, hem meydanda direnişe katıldık. İtiraf etmeliyim ki müzik dünyasında hiç sevmediğim, devamlı eleştirdiğim bir çok grubun, bir çok müzisyenin duruşlarını, yaptıklarını, yazdıklarını görünce kendimden utandım. Ne haldeymişiz, nasıl bir  zihin körlüğündeymişiz bunu anladım. Bu süreçte bir yandan gözlerimiz açılırken bir yandan da sosyal medyada yazılanları retweetleyip durduk. Medya susmuşken etrafta kim varsa, kim direnişe bir harf yazdıysa retweet ettik. Kendi hesabımdan yaptığım paylaşımlarda sanırım en çok Yitik Ülke ve Ediz Hafızoğlu'yla karşılaştım. Sürekli, canla başla direnişin istihbaratı gibiydiler.

Şu an kadar size Yitik Ülke ile tanışıklığımı yazdım. Şimdi ise Yitik Ülke'nin direnişi daha nitelikli kılan esas girişimini yazacağım. Gezi Parkı'na kütüphane kuruluyor. Yitik Ülke ve Kadir Aydemir bu girişme öncü olarak harekete geçtiler. Gezi Parkı'nda büyümeye devam eden anlamı çok büyük olan bir kütüphane yapıyorlar. Herkes evlerindeki kitapları getirip oraya koyuyor. Twitter'da saniyede bir gelen mesajları gördükçe inanılmaz duygulandım. Direnişi kirletmeye çalışan insanlara bundan daha iyi bir cevap olamazdı. Bu kütüphane girişimini okurken bir yandan da direnişi desteklemeyen ve direnişin altında sadece akp karşıtlığı olduğunu savunan, gerçeği görmeyen bir kaç kişinin yazdıklarını takip ettim. İçimden "keşke kendi ideolojilerine ait bir kaç kitap alıp kütüphaneye koysalar" dedim. Sonra düşündüğümü twitter'dan paylaştım. Direniş ilk günden bu yana herkese kapısını açtı. Siyaseti, ayrımcılığı, ırkçılığı, ötekileştirmeyi, cinsiyet ayrımcılığını vs. her neyse onu dışarı itti. Direniş, kapıdan içeri sadece iyi niyeti, hakkını arayan halkı aldı. Bir hafta öncesine kadar insanlara olan inançsızlığımın şaşkınlığı karşısında direnişin içinde varolmaya çalışırken bir yandan da insanların içindeki güzelliğe bakıyordum. Hâlâ bakmaya devam ediyorum. En büyük kaygım bu güzel insanların eskiye dönmesidir. 




Bir Baba Indie kendi halinde bir müzik blogudur. Yazacak çok şeyimiz var. Zira ilk yola çıkarken başka şeyler de yazdık. Bu konuda kendimize sınırlar çizip kendimizi hapsetmenin bir anlamı yok. Biz yine müziği yazmaya devam edeceğiz ama yeri geldiğinde güzel olan şeylere sayfamızı kapatmayacağız. Gezi Parkı'na Kütüphane projesini sonuna kadar destekliyoruz. Kütüphanenin büyümesi için gereken neyse yapacağız. Son olarak; yitik ülke yayınlarının müzik temalı kitabı yoksa biz yazarız belki; kim bilir! 

Tüm Direnişçilere, Yitik Ülke'ye, Kadir Aydemir'e ve projeyi destekleyen herkese Bir Baba Indie'den selam olsun. 


25 Ocak 2013 Cuma

Mogwai - "Les Revenants"






"Anlamıyorsunuz beni. Belki de anladığınız şeyleri hemen unutuyorsunuz." diyerek bağırıyorum. "Kimin umurunda senin düşüncelerin!" bakışlarınız ile beni müthiş bir Zidane şutu ile uzaklara fırlatıyorsunuz.

Ah bu İskoçya sokaklarındaki yüzü dalgalı insanlar. Nereden geliyorlar kim bilir? Bisikletim ile ilerliyorum; sokaklarda aralarından hızlıca geçerek... Şu an yaşanan zaman dışındaki geçmiş ya da gelecek kelimelerini hafızamdan sildim. Onlardan birini elimde sandığımda çoktan beni terk edip gitmişti. Diğeri ise hep boş ümitlerle doluydu. Vazgeçtim ikisinden de... Sadece ilerliyorum. Sokakları, insanları gözlüyorum. Bazen notlar alıyorum. Güzel bir rampa bulursam bisiklet ile kendimi rüzgâra bırakıp, martılarla yarışıyorum. İşte o an koyu mavi görünüyor dünya.

Les Revenants Cafe'nin önünden geçerken 175 cm boylarında bir kadın görüyorum. Gri montu, bordo eşarbı ile uyumsuzluğunu ilan eden güzel bir kadın. Onu takip ediyorum. Bisikletten inip, yavaşça arkasından gidiyorum. Gri montunun cebinden bir şeyler çıkartıp konteynere attı. Konteynerin yanına gidip baktığımda, kredi kartı slipleri ve MP3 Playerını attığını gördüm. Çöpe elimi daldırıp, MP3 Playerı aldım. Kulaklığı ve ekranı parçalanmıştı. Kendi kulaklığımı alıp taktığımda kendimi müziğe bırakarak kadının gittiği yolun zıttına doğru gitmeye karar verdim. 

Tekrer Les Revenants Cafe'nin önüne geldiğimde kirli sakallı, sarhoş bir adam elinde telefon ile gözyaşlarına boğulmuşken bir anda kahkahalarla gülmeye başladı. Bisikleti kenara çekip bir yandan MP3 Playerdaki şarkıyı dinlemeye çalıştım. Bir yandan da adamı uzaktan takip etmeye... Şarkı öylesine güzel ki; adamın tüm hareketlerine fon müziği yapıyordu. Çok güzel bir piyano, çok güzel bir melodi ile akıp gidiyordu. Aynı adamın telefonla konuşurken gösterdiği reaksiyonlar gibi zıt karakterliydi şarkı. Çünkü adamın ağlarken gülmesi gibi sert davullar o piyanoya eşlik ediyordu. Şarkı bittiğinde kulağıma tek gelen adamın telefondaki konuştuğu kişiye "Hungry Face" diyerek bağırıp, yüzüne telefona kapatmasıydı. Adamın sinirli bakışları üzerime döndüğünde bisikletime atlayıp yavaşça uzaklaştım. 

İskoçya sokaklarında "Jaguar" marka bir arabaya rastlarsınız arabanın sahibinin yazar olma ihtimali vardır. Eskiden bir kitapta okumuştum. Hangi kitap olduğunu hatırlamıyorum. Burada ne kadar Jaguar kullanan varsa hepsi bankacı ya da muhasebeci gibi ciddi adamlar. Hiçbiri yazara benzemiyor. Geçen hafta Dominic Aitchison ile Dušan Kovačević'in Profesyonel isimli oyununa gittik. Oradaki karakterlerden sekreter Marta şöyle diyor "...yalnız çok tuhaf biri. Görseniz bir yazara da benzemiyor." diyor. Teodor ise "O zaman mutlaka bir yazardır. Bugünlerde herkes bir şey yazıyor ama kimse yazara benzemiyor. Ne kadar yazara benzemezsen o kadar kitap yazıyorsun." diyerek diyaloğu devam ettiriyor. İşte Teodor'un bahsettiği adamların çoğu bu Jaguar'lara biniyor. 

Buranın en güzel sokağından geçiyorum. Bu sokakta eskilerden kalma kocaman taştan bir harabe ev  var. Biraz masraf yapılsa çok güzel bir yapı olabilir. Duvarında "The Huts" yazıyor. Muhtemelen bu yazıyı akşam buraya gelip şarap içip, dans eden adamlar yapmıştır. Bir keresinde onlara eşlik etmiştim. Dışarısı oldukça soğuktu. Buz gibi bir karadut şarabı ile doğaçlama şarkılar söylemiştik. Ben pek sevmediğim için katılmadım ama ara sıra benimle bisiklet gezintilerine çıkan Martin Bulloch o akşam fena halde için dans etmişti. Kendi eğlendiği gibi bizi de komik danslarıyla eğlendirmişti. The Huts'ın olduğu sokağın bir ucundan girdiğinizde denizi görmeye ve pedal çevirdikçe denizden ziyade bulutlara doğru yükseldiğinizi hissediyorsunuz. Kulağımdaki MP3 Player'dan kendi kendine hiç düzenini bozmadan çalan elektrik gitar ve yine üzerinde küçük yürüyüşler yapan iki sevgili gibi piyanolar... Şarkının ritmiyle yaklaşıyorum denize doğru ya da buluta doğru. Yükseldiğim an!

"Kill Jester" sahillerine indiğimde bisikletimi bir direğe bağlayıp denize en yakın duran banka gidip uzandım. Kulaklığın bir tanesini çıkarttım. Sol kulağıma pan yaptığımda denizin, kıyıya vurduğu anın sesi sağ kulağıma pan yaptığımda ise yaylıların ağır ağır anlattığı bir hikayeye eşlik eden rüzgâr kadar güzel piyanolar. Müzik ve doğa ile derin bir sohbet içindeyiz. 

Bankta yatarken havada uçuşup, önüme düşen gazeteyi elime aldım. Tarih kısmı yırtılmış, resimler bir çamura bulanmış, yazıların mürekkebi akmış. Gazete dışında her şey olabilirdi. O uçuşan şeyin ne olduğuna üzerindeki yazıları biraz okumaya gayret edince anladım. Televizyon yazıyordu bir köşesinde. Biraz altındaki resmin altında mahkeme kararı ile ağırlaştırılmış müebbet yazıyordu. Herhalde biri çok büyük suç işlemiş. Dünyadaki adalet sistemi mükemmel olduğundan müebbetlik bir şey olmadığından emin oldum sadece... Gazete o kadar sıkıcı geldi ki çöp kutusuna atmak için ayağa kalktım. Atmadan evvel okunabilen tek manşetine baktım. "This Messiah Needs Watching" 

Bisiklete atlıyorum. Hızlı bir şekilde pedallıyorum. Nabzım yükselirken etrafı hızla süzüyorum. Kafamı sola çevirip dükkanlara bakıyorum. Gri montlu kızı camında "Whisky Time" yazan bir bistroda tek başına oturmuş yemek yerken gördüm. Bisikletin frenlerine asılıp bistronun önüne bisikleti bağlayıp içeri girdim. Hemen yanındaki masaya oturdum. "Special N" isminde bilmediğim bir şeyler sipariş edip garsonu masamdan uzaklaştırdım. Bistroda kulağımdaki MP3 Playerdaki müziğe çok benzeyen bir şarkı çalıyordu. Yine yaylılar, gitarlar ve piyanoya eşlik eden sakin bir davul. İştahım iyice açılmıştı. Gri montlu kızla göz göze gelmemek için çok çaba sarf ettim  Fakat pek başarılı olamadım. Ona baktığımı anladığında masasından kalkıp yanıma geldi. Masama oturmak istediğini söyledi. "Tabi ki" diyerek masama oturmasına izin verdim. Bisikletimi beğendiğini söyledi. Beni daha önce Les Revenants Cafe'nin orda da gördüğünü söyledi. Garson siparişimi masama getirdi. Garsonun gömleğinin üzerinde ismi yazıyordu. Garsonun ismi John Cummings. Gri montlu kıza bir şey isteyip, istemediğini sordum. Kırmızı şarap istediğini söyledi. Garson siparişi getirmek için uzaklaştığında gri montunu çıkartıp, sandalyeye astı. Üzerinde krem rengi bir elbise vardı. Kolları dirseklerine kadar açıktı. Kolunun iç kısmındaki dövmesi vardı; üzerinde "Releative Hysteria" yazıyordu. Bistrodaki müzik ninni gibi esmeye başladı üzerimizde. Kızın krem rengi elbisesi ve kolundaki dövmesiyle büyülenmiş bir haldeydim. O anda söylediğim sözlerin bir anlamı olup, olmadığını tartamıyordum. Çalan şarkı her yanımı uyuşturmuştu. Garson geldiğinde "hanımefendi için "Fridge Magic" şarabından açtık." dedi. Şarabı tadıp uygun olduğunu söyledim. Halbuki şaraptan hiç anlamadığımı söylemeliydim ama söyleyemedim.

Gri montlu kız şarabını yudumlarken nereli olduğunu sordum. "Portekiz(Portugal)" dedi. Fernando Pessoa'yı sevip sevmediğini sordum. Bir düzine övgü dolu cümle kurdu. Artık onun frekansındaydım. Algılarımızın kilitlendiği noktada bu frekansının bozulmasının imkan yoktu. Çantamdan Fernando Pessoa kitabını çıkartıp masaya koydum. Beyaz teniyle iç içe geçen kırmızı ojeli elleriyle kitabı eline alıp, bir sayfa çevirdi. Okumaya başladı;

Kimseye ait olmamak... 
Kendime bile!
Bir yokluğun peşinde
ve ona ulaşma isteği içinde!

Onu dikkatlice takip ettim. Sayfalarını çevirdiği kitabı okur gibi yapıyordu sadece. Bu şiir o kitapta yok. Ezbere, hiç hatasız Fernando Pessoa'yı okumuştu. Bistroda çalan müziğin ağır ritmi ile kendim için yeni başlangıçlar ve yeni sonlar diledim. 

"Eagle Tax" etiketli montunu üzerine tekrar giydi. Ayağa kalktı. Elini uzattı ve kapıdan çıkıp gitti. Ben ise Fernando Pessoa ile karşılıklı şarap içmeye devam ettim. "Ey farklı kadın, hiç düşündün mü senin bana, benim sana nasıl da görünmez olduğumuzu?...." 

Garsondan hesabı istedim. Hızlıca ödemeyi gerçekleştirip masadan kalktım. Yemek, müzikler ve içkilere göre oldukça ucuz bir yer olduğunu söyleyebilirim. Duvarında eski bir aile resmi var. Kısmen dömiklasik bir mekan burası. Yemekleri ise mekanın görüntüsüne nazaran daha "Modern" olduğunu söyleyebilirim. İnanılmaz lezzetli. O duvardaki aile resminin altında "What Are They Doing In Heaven Today?" yazıyordu. Garsona dönüp bunun nedenini soracakken aklıma gri montlu kız geldi. Hızla dışarı çıkıp, bisikletime atladım. Sokakları tek tek geçiyorum. Bir yandan da yine, kulağımdaki kırık MP3 Playerdan aynı şarkıları dinlmeye devam ediyorum. "Wizard Motor" reklam tabelalarının arasından bir sürü insan kalabalığı gördüm. Bisikletle tabelaları geçtiğimde. Yeşillikler içindeki parkın içinde gitarlarıyla etrafındaki dinleyenlere güzel hayaller kurdurtan sokak müzisyenleri var. Bisikletimle kalabalığa ve müziğe doğru yaklaştım. Gri montlu kızında orada olduğunu görünce hiç düşünmeden yanına yaklaştım. Hiç ses yapmadan yanında durdum. Gri montlu kızda hiçbir şey demeden yüzüme bakıp, sessizce seyretti. Sonra koluma girip, öylece şarkının ritmiyle hafiften sallanmaya başladı. Sağ tarafımdaki gençten bir çocuk arkadaşına dönüp. "Sayın Barry Burns... Evde tıkılıp, Oblomov olmak üzereyken benimle gelmekle ne iyi yaptınız değil mi?" dedi.

Gri montlu kız kolumdan tutup beni kendine çevirdi. "Zaman doldu artık. Tanışalım. Adın?" dedi. "Stuart Braithwaite" dedim ve ekledim "Bu kırık MP3 Playerda çalan şarkılar kime ait?" 

"MOGWAI"

27 Ocak 2012 Cuma

Mogwai: Götür Beni Gittiğin Yere




Bugün Mogwai olmak istiyorum! (Götür beni gittiğin yere...)

Öyle bişey ki Mogwai dinlemek için bunu bilmek gerekiyor. Öyle kafanıza her estiğinde Mogwai dinlerseniz sadece çalar durur sizin için. Ama bir Mogwai dinleyicisi bilir ki bu haksızlık herkese yapılır Mogwai'ye yapılmaz. O yüzden Mogwai'yi sadece şartlar oluştuğunda dinleyiniz. Mesela dışarda tutmak için çaba sarfeden ama bir türlü tutmayan, dengesizce yağan Kar'a yardımcı olmak için dinleyin.

Öyle sabahtan-akşama da dinlemeyin Mogwai'yi. Günün özel saatlerini ayırın. Bana göre en ideal saat ya sabahın çok erken saatleri ya da gece 12 yi geçtikten sonra. Hoş ben şu an dinliyorum ama ben yağan kara yardımcı oluyorum.

Mogwai dinleyenler şarkıların içinde ki ufacık bir melodinin bekleyişi içindedir. Bunun nerede gireceğini çok iyi bilir. O melodi için kendini hazırlar ve beklemeye geçer.

Mogwai dinleyenlerine farkettirmeden İskoçya sevgisi aşılar. Bir ülke milliyetçiliğinden ziyade, oraların havasının, suyunun bir sakinliği, hafif yağmurvari havasının dinginliğini ve huzurunu aşılar.

Mogwai dinleyenler bilir ki şarkıların ruhu vardır. Şarkı bazen sinirlenir, bazen durulur ağlar. Manik Depresif bir adama benzer Mogwai şarkıları.

ve böyle uzar gider...

Mogwai dinlemek bir sanattır. Sadece bunu böyle hissedenler Mogwai'yi sever ve dinler.

...

(19.03.2009 - ruzgar-motif.blogspot.com'da "Mogwai Dinleme Sanatı" başlıklı yazdığım yazıdır.)
(kar yağarken mogwai dinlerken buldum kendimi... aklıma geldi paylaşmak istedim.)




19 Temmuz 2011 Salı

Rock'n Coke 2011'in Ardından



Yanıma ufak ufak notlar tutarım diye aldığım deftere hiç bir şey yazmadan geçirdiğim 2 gün boyunca aklımda kalanları paylaşmak isterim. Niye yazmadım bilemiyorum. Biraz üşengeçlik, bunaltıcı sıcak diyebiliriz.

- Çilekeş'i sıcağın gövdesinde sahneye çıkmasını hiç istemezdim. Doya doya serinliğin çöktüğünde izlemek iyi olurdu. Ben playlist'in çoğunluğunun Histeri Çalışmaları'ndan olacağını düşünüyordum. Y.O.K ve Katil Dans albümünden de parçalar çaldılar. Tabi güncellenmiş halleriyle. Ufak-tefek değişiklikler ile... Ana Sahne'deki dizilimleri kendi tercihlerimi yoksa teknik bir gereklilik miydi bilemiyorum; zira diğer gruplara göre daha samimi geldi.

- Coca-Cola Şehir Sahnesi ise tam bir fiyaskoydu. Başbakan olsam ülke genelinde cover çalmayı yasaklarım. Hala cover çalmanın bir gruba ne katacağını merak ediyorum. Organizatörler ve mekan sahipleri desteklemese eriyip gidecekler. Sahneye çıkma egoları yetenekli müzisyenleri bitiriyor. Resmen sömürülüyorlar sistem tarafından. Yazıktır, günahtır. Sanırım Rocka'ydı. Gayet iyi sound'da iyi işler yapıyorlardı. Bir ara vokal dedi ki. "Bizim en çok beğenilen ve bize tanınabilirliği sağlayan ve herkes tarafından aşağı yukarı bilinen şarkımızı çalacağız." Heyecanlandım, oh be dedim. Bakalım nasılmış? Tam bir hayal kırıklığı içinde Tarkan'dan bir şarkı çaldılar. Şarkı bitmeden Zero sahnesine doğru yürüdüm. Acaba kendilerine hiç kendi şarkıları yerine bir cover ile tanınabilir olmanın kötü olduğunun ne kadar vahim bir durum olduğunu sordular mı? Kendi şarkılarının başarısız olduğunu mu düşünüyorlar? Öyle düşünmediklerini umuyorum. Eğer sen o sahneye çıkmayı hakedecek kadar iyi bir grup isen; ve bir pop şarkısını alıp kendi tarzına aranje edebiliyorsan zaten belli bir seviyeye gelmiş, müzik adına belli bir yeteneğe ulaşmışındır. Ben her hangi biri olarak cover çalan her ne kadar grup varsa bu dünyada yeteneğinizi öldürmeden, yapabildiğiniz kadar iyi şeyler üretmeye çalışmanızı isterim. Kitapçıkta yazan ülkenin en yetenekli amatör gruplarının, Türkiye'nin dört bir yanından geldiği şeklinde bir yazı vardı. Yapmayın abiler, ablalar. Siz amatör gruplara destek mi oldunuz? Komik!

- Zero sahnesi tahminimlerimi yanıltmadı ve bana göre en iyi yer oldu. Hem yer olarak genellikle gölgede olması, hemde aykırı ve daha iyi grupları ağırlaması açısından iyiydi.

- Vodafone Freezone sahnesinde pek yer almadım. Yorum yapamayacağım.

- Gördüğüm en manyak grup Post oldu. Sahne önünde izlediğim için ciğerlerimin oynadığını hissettim. Sahnede beş dakika yerlerinde durmadılar. Saksafon çalan önce mikrofon ayaklığına takıldı, kaydı düşüyordu son anda düzeldi. En son davulcuları da arkaya doğru uçtu. Düşünün o kadar hareketliydiler. Sağ salim sahneden indiler.

- Gördüğüm en aykırı grup ise Kül oldu. Merak ettiğim bir gruptu. Şike olaylarına değindiler. Bu ülkenin orospuçocuklarına bırakılmayacağını açık yüreklilikle söylediler. En son cümleleri ise; "Emperyalizmin kalbinde bu kadar açık şekilde konuştuğumuz için ayrıca mutluyuz" diye sahneden siyah bayraklarıyla indiler.

- Deja-Vu ise tam bir performans grubu olduğunu ispatladı.

- 2.Gün benim açımdan her yönüyle daha iyiydi. Fena halde yorgunluk dışında kötü olan bir şey yoktu.

- Gripin klişesi yerine daha az grup çıksa ve daha çok sahne alsa sanırım daha iyi olurdu. Gripin sahnede çalarken bir çok kişi gibi gölgeye sığınıp, kitap okumayı tercih ettim.

- Bir önceki nota hitaben Athena diyorum. 1 saat yerine 2 saat çalsalar tam bir festival olurdu. Diğer tüm gruplarda gördüğüm vokal-seyirci ilişkisindeki yapaylık yoktu. Bu belki deneyim ile alakalı olabilir; zira gördüğüm tüm vokaller için Gökhan'a biraz bakmaları gerektiğini düşünüyorum (Amatör! gruplar için diyorum). Sorgusuz sualsiz, en çok eğlendiğim grup oldu Athena. Şarkılara eşlik etmek çok keyifliydi.

- On Your Horizon ise en dikkat çekici grup olmayı başardı. Mutlaka birilerinin hafızasına kazınmıştır. Eleştirilecek noktalar şunlardır. Post Rock yapıyorsanız biraz o müziğin ruhunu yansıtmakta fayda var. Hiç görsel kullanmadılar. Belki gündüz olduğu için dezavantaj oldu bu; ama yinede orjinal bir görsel (en azından bir poster, grup ismi yazısı değişik grafiklerle donatılmış) süper olurdu.

- Mogwai Mogwai Mogwai:

Yıllarca adını sayıkladım. Sahnede Mogwai varken hayallerim gerçek oldu. Ayaklarım ve vücudum ağrıdan şekil değiştirmiş falan hepsi hikaye. Orada Mogwai varsa duracaksın. Arka görselleriyle, soundu ile muazzamdı. Tamam Travis iyi bir grup, minicik bir pişmanlık var; ama Mogwai oradayken kıpırdamak mantık dışı olurdu. Yarım saat geç çıkmışlar ne olmuş? Müşteri misiniz amına koyayım! ya da siz kral onlar soytarınız mı? O şişeyi atan bir daha ki sefere gitsin şehir sahnesinde cover dinlesin. Daha iyi! 

Neyse Mogwai dinleyebilmek kadar daha iyi bir şey bir gün Sigur Ros'u da izlemek olacaktır. Belki 65daysofstatic, Russian Circles falan... Hatta Bir Baba Indie Fest.!? Neden olmasın? Sürpriz... :)

- Son not: 2. Gün çöplük alanına dönen etrafı toparlamak için Çevre! duygusallığına yatan organizatörler 5 adet boş bardak getirene 1 bardak kola vereceğiz! operasyonu gerçekleştirdiler. Bir gün önce etrafı çöplüğe çevirenler bir gün sonra çevreci oldular. Etrafta bir kaç bardak dışında bardak kalmadı. Ne desem bilemedim.

- He şimdi bir de çıkıp eleştiriyorsun ne işin var orada diyen olur. Bedava girdim. Oh yarasın. Mogwai olmasa evimde yatıp, dinlenmeyi tercih ederdim.

15 Temmuz 2011 Cuma

Rock'n Coke / Küçük Puntolar: 2. Gün

Tunng



Son yazdığınız kitabın satışları manevi olarak sizi çok mutlu etmiş. Kendi halinde yaşamını süren bir adada minik bir ev almışınız ve oraya yerleşmişsiniz. İlk gecenin ardından sabaha karşı tarifsiz bir mutluluk ile uyandınız. Hayatın bu yanı ne güzel diyerek camı araladınız. Bir kaç ev ileriden canlı müzik seslerinin geldiğini duydunuz. Denizin ve martıların sesleriyle senkronizesi müthiş sesler. Sonra düşündünüz eğer yaşadıklarım rüya değilse neden daha çok yazı yazmayayım. Her şey mükemmel, her şey olağanüstü. Şehrin yapış yapış insanlarından uzaklarda nefis bir yaşam. 

Sokağa çıkarak seslerin geldiği eve doğru ilerlediniz. Evin kapısı açık, içeri girdiniz. Şarkılarını söyleyen grup, başıyla selamlayarak size boş bulduğunuz bir yere oturmanızı istedi. Oturdunuz ve muazzam bir ada esintisiyle kendinizi bıraktınız.

Tunng; bir hikaye ile daha iyi anlatılabilirdi. Tunng'u anlayabilmek ve hissedebilmek için tabi ki yazar olmaya gerek yok; 'zira senin için ölürüm'den ziyade cümleler kuramayanlara bile ilham olabilir. Ölmeye gerek yok. Tunng dinleyerek arkanıza yaslanın; ve hayata iyi yönden bakmaya başlayın. Eminim ki her şey daha güzel olmaya başlayacak.

16:00 - 16:50 / Vodafone Freezone Sahnesi


FM Belfast



İ harfiyle başlayan ülker iyidir. İ harfiyle bunun ne alakası var bilemiyorum. Bu ülkerin bu isimleri alma sebeplerini bir gün inceleyeceğim. Türkçe olarak aklıma gelenleri sıralayayım. İrlanda, İsveç, İtalya, İzlanda, İspanya... 

FM Belfast'ta bizim bu İ'lerden. İzlanda'dan. Sigur Ros'tan ötürü eriyip, bittiğimiz İzlanda. Heima'daki ufak çocukların sahilde koşturmaları altında Ah Be demeyen var mı? Eyjafiallajöküll tüm dünya üzerine kül bulutları bıraktığında İzlanda'nın bize kızdığını düşünmüştüm. "Öyle hayal kurmakla olmaz gelin bir görün beni" diye. Kızdı bize İzlanda!

Electronica, Indie ile hemen Tunng'un ardından sahne alacaklar. Aralıkta Babylon'a geldikten tam 6,5 ay sonra tekrardan geliyorlar. Onlar bizi, biz onları sevmişiz. Güneş'in vedalaştığı saate yaklaşırken dinlemek üzere nokta.

17:15 - 18:05 / Vodafone Freezone Sahnesi


İlhan Erşahin's İstanbul Sessions



İsveç'te doğmuş ve daha sonra daha iyi müzik yapabilmek adına New York'a giden biridir. İsveç hakkındaki görüşleri doğruysa pek katıldığımı söyleyemeceğim. Tamam İsveç'i görmedim; ama İsveç'ten çıkan müzisyenler veya gruplarıda dinledik, biliyoruz. Havasında, suyunda var bir keramet. Kendisininde orada doğması bir işaret değil mi? 

Saksafonuyla Caz'ı bize Osmanlı/ Türk motifleriyle sunan bir müzisyendir. Biz Türk'ler nerede bir Türk/ Osmanli motifi duysak, görsek ağzımızdan salyalar akıyor. Mikael Akerfeldt (Opeth) Burden'ı İstanbul'da yazdığını duyanların 'Oha!' nidaları olmadı mı? Bizim Türk medyası İstanbul'u üç iken beş yapıp önümüze sunuyor. Bu aşikar; zira bizi her gün uyanıp, trafik, insan kalabalığı içinde körleştirdiği için biz İstanbul'un farkında olmayabiliriz. Tıpkı İlhan Erşahin'in İsveç'i müzikal olarak anlatması gibi... 

Türkiye'nin Caz'a gerçekten ihtiyacı var. Taksim'de tramvay'a bir grup müzisyeni bindirip aşağı-yukarı doğru çaldırmak yerine o tramvayı rotasını genişleterek daha çok insanla tanıştırmaları gerekiyor. 

18:30 - 19:30 / Vodafone Freezone Sahnesi


Beach House


Indie sevenlerin mutlaka dinlemesi gereken bir grup. Indie sevenler kaçırmasın. Rock'n Coke Indie severleri mutlu edecek. Indie Baba Indie. Hey allah! Böyle şeyler yazmamı ister miydiniz? İsterseniz yazdım. Devamını okumadan Rock'n Coke'ta izleyebilirsiniz. Yok istemem diyenler devam edebilir. (çok agresif yazdım sanki)

Kardeşlerim, abilerim, ablalarım, dostlarım. Senden ayrılalı gülmedim Gollum, Gollum diye yeniden aranje ettiğim Dostum şarkısına gülerken buldum kendimi Kadıköy sokaklarında. Kadıköy'ü seviyorum özgürlüğü, huzuru, samimiyeti damarlarıma enjekte ettiği için. (Şimdi kalkıp bağımlı muamelesi yapmayın) Kadıköy'in sokaklarını arşınlarken mp3'a atıp o gün ki mutluluğumu birlikte paylaşacağım bir grup olsa Beach House olurdu. Hayatımızda bir çok iyi şey olabilir. İşte o iyi şeyleri yaşamak için bazen kendi kendinize kalıp, "evet ya işte bu!", "tamam oldu bu iş", "of çok mutluyum" gibi sarhoşluk dolu cümleler ile ilerlersiniz. Moda'dan yoğurtçu parkına doğru inersiniz. Sonra tekrar bahariye ve rıhtımda soluklanırsınız. Mesela bir kaç ay önce uzaktan uzağa bir birimize özlem beslediğimiz bir kızla dramatik bir ayrılık yaşarken yaşadığım buruk ama güzel ayrılık sonrasında dinleyebileceğim bir gruptur. "Yine de onu tanımak çok güzeldi" diyerek otobüse binip, uzaklaşmak. 

21:45 - 22:45 / Vodafone Freezone Sahnesi


Thievery Corporation



Bu grupla ilgili tüm düşüncelerimi Sinem Yavaş'a armağan etmek istiyorum. Tırıvırı var Rock'n Coke'da diyerek son bir haftadır konuşuyoruz. Tırıvırı demeyen var mı? 

Bossa Nova, Jazz-Acid, Electronica harmanıyla önümüze gelip sunuyorlar. (Bu arada Beach House için eklediğim resimde bana ters ters bakıyorlar. Gözüme çarpıyorlar) Gta Vice City oynayanlar için nefis bir tercih. Biliyorsunuz oyunda kendimize ait bir radyo kanalı var. Arabayla seyir eylerken çalarken bizi oyunun içine sokabilecek bir gruptur Thievery Corporation. 

Amerimacka ile beklemeye devam. Az kaldı!

23:30 - 00:45 / Vodafone Freezone Sahnesi


Social Inclusion Band



Sib, için Bir Baba Indie ne yapabilir bilemiyorum; mutlaka irtibata geçmek isteriz; Zira bugüne kadar niye durduğumuzu bende bilmiyorum. Bir müzik grubundan biraz daha ötede, müziği sosyal hayatı olmayanlar için kullanan, takdir edilesi bir topluluk. Gönüllü müzisyenler ve onlara eşlik eden konuk isimler ile güzel işler yapıyorlar. Performanslarında aynı zamanda atölye çalışmalarına da yer veriyorlar.

"Sanatçı Engel Tanımaz" 


12:30 - 13:15 / Coca-Cola Zero Sahnesi

On Your Horizon




Eskişehir.. Eskişehir. Es..Es.. Bize güzel bir grup hediye etti. Roxy 3.lüğünün ardından yükselişe geçen grup bir çok festivalde, bir çok mekanda performanslarını sergilediler. En son twitlerinde de Rock'n Coke için sıkı çalıştıklarını belirtmişler. Post Rock performanslarına Çello ekleyerek daha da güzel hale getirdiler. On Your Horizon Türkiye'de Post-Rock adına istikrarlı bir şekilde ivme gösteren iyi bir gruptur.

Severek takip edilesi...

17:45 - 18:30 Coca-Cola Zero Sahnesi


http://www.myspace.com/onyourhorizontr

Chabel Club




Londra'dan geliyor Chabel Club. Direksiyonu sağda olan bir arabayla geliyor. Sağdan geliyor. Londra'nın ıslak sokaklarında oradan oraya gezerken yaşanabilecek türlü anları bize anlatabilmek üzere geliyor. Indie/ Pop/ Alternatif Rock tarzıyla İstanbul'a güneşin batmasından sonra Merhaba diyecekler.

19:00 - 20:00 Coca-Cola Zero Sahnesi


http://www.myspace.com/chapelclub

Mogwai






Mogwai'yi bu kategoriye sokan zihniyete Teşekkür Ederim. O kocaman, yapay sahneden ziyade, daha samimi ve güzel sahnede onları izlemeyi tercih ederdim. Mogwai için ne demeli bilemiyorum. Hayatımda canlı izlenmesi üzerine hayallere dalıp gittiğim bir kaç gruptan biridir. Yıllarca "keşke gelseler, servetimi dökerim" diye söylendim durdum. İtiraf etmeliyim ki Rock'n Coke'a karşı bile onların sahne alacak olması beni yumuşattı.

Mogwai İskoçyalıdır. İskoçya William Wallace'dır. İskoçya Mogwai'dir. Stuart'ı canlı-kanlı görmek. Stuart abi diye bağırmak istiyorum.

Son albümlerinden çalarlar diye tahmin ediyorum; zira araya Dial: Revenge, We're No Here, Summer sıkıştırsalar. Hatta Hunted by a Freak. Hatta sahneden inmesinler. Ne varsa çalsınlar.

Gözümü kırpmadan dinleyebilirim. Mogwai... Mogwai... tarif edilmesi güç hislerimin tercümanı. Hayatıma yön vermeme sebep olan olayların başlangıcı. Hatta Rock'n Coke'a gidemeyeceğimi öğrendiğim anda verdiğim anlık tepki..."Mogwai sahneye çıkacak ve biz o sıralar sıradan bir Pazar günü yaşayacağız." Sonra ardından havalara uçarcasına bir sürpriz ve Pazar günü heyecanını bekleme.

22:15 - 23:30 Coca-Cola Zero Sahnesi


http://www.mogwai.co.uk/
http://www.myspace.com/mogwai



11 Şubat 2011 Cuma

VİDEO | Mogwai - Mexican Grand Prix

Mogwai Rano Pano'dan sonra Hardcore Will Never Die But You Will'den 2. klibini de Mexican Grand Prix'e çekti.

İzliyoruz...

24 Ocak 2011 Pazartesi

Mogwai'den Yeni Bir Şarkı Daha: "Hasenheide"

Bu yıl güzel başladı. Mogwai albümden iki yeni şarkı yayınladı. "Rano Pano" videosu zaten piyasaya çıkmıştı. (Video'yu İzle)... Hardcore Will Never Die But You Will'den diğer şarkı ise "Hasenheide" ise en az Rano Pano kadar etkileyici. 

Diğer şarkıları merakla bekliyoruz. Bu sefer baya agresif bir sound bizi bekliyor sanırım. 

Beklemeye devam ederken şimdilik bu iki güzel şarkının tadını çıkartalım.

21 Ocak 2011 Cuma

Mogwai'den yeni video geldi!

Mogwai yeni albümü Hardcore Will Never Die But You Will'den ilk video Rano Pano'ya geldi!

Merakla izliyoruz...

20 Kasım 2010 Cumartesi

Mogwai'den Ses Geldi!

14 Şubat 2011 tarihinde piyasaya sürülecek olan yeni Mogwai albümü Hardcore Will Never Die, But You Will'den ilk sesler duyulmaya başlandı.

10 adet parçaya sahip olacak bu yeni albümden ilk single olarak Rano Pano da dinleyenlerin paylaşımına açıldı.

İtinayla saldırınız!

http://www.mogwai.co.uk
http://www.myspace.com/mogwai