Fazıl Say etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fazıl Say etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2012 Perşembe

Dokunmak

Antoine Watteau - The Blunder

Dokunmak romantik bir harekettir. İnsanlar, sevdiği canlı ya da cansız her şeye dokunmak, hissetmek ister. Bazen bir kızdan/erkekten hoşlanırsınız ve onunla ilk buluşmanızda bir bahane bulup ona dokunmak istersiniz. Bu eylemi gerçekleştirme isteği beyninize girdiği andan dokunana kadar heyecan ile yoğrulmaya devam eder. Dokunursanız heyecanınızın ardından bir sarhoşluğa bürünebilirsiniz; ya da aksi durumda hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz. 

İntihar etmek insanın hayatta yapabileceği en çılgınca şeydir. Geri dönüşü imkansız olan bir seçenektir. Zira hangi intihar eden insan geri dönüşü düşünmüştür ki? Hiç biri... Hayatta her önemli meselenin bir kez yaşandığı ve onu tekrar ederek telafi etmenin imkansız olduğunu varsayalım. Tüm varsayım içerisinde yaş ile ilgili faktörlerden dolayı hata yapma riskimizi en üst seviyede tutalım. Kişisel gelişimimizi tamamlayamamış olmak ya da geç tamamlamak, bu gelişim sürecinde bol bol hata yapıp sonra pişman olmak çok olası bir şey. Olgunlaşmak insanın hatalarının ardından yaşadığı sakinlik halidir. Sakinlik ise insanı heyecanlara nötrleştiren bir duygudur. Sakin insanlar tekrar hata yapar mı? Belki... Ama yeni hatalar eskisinden daha az şiddetli ve zararsız olur. Peki ya olmazsa? İşte o zaman intihar gerçekleşir. Bir şeyleri düzeltmek isterken daha da batmak çok can sıkıcıdır. Çözüm yoksa acı çekmeye devam mı etmek gerekir? 

Radikal kararlar almak büyük şikayetlerin ardından alınan duygusal ve mantıksal eylemlerdir. Üzerinde düşündüğünüz, tartıştığınız, küfürler ettiğimiz bir yaşam biçimi üzerinde artık bu eylemlerin fayda etmediğini düşünürsünüz. Yıllarca sevmediğiniz bir işte çalışıp, her gün küfürler ederek geçirdiğiniz bir günün insanın kendi geleceğine kattığı değer sıfırdır. İnsanın sevmediği biriyle evlenmesi, o kişinin dünyanın en iyi insanı olsa bile insanı umutsuzluğa sürükleyen bir evrenin başlangıcı ve sonucu arasındaki zaman dilimi bu karara iteler. İnsanın istemediği bir okulda ve istemediği bir bölümde eğitim görmesi de yine aynı zaman dilimi içinde yaşanan karamsarlıklar silsilesidir. 

Peki insan ne yapmalı? 

*

Bizlerin en büyük sancısı, ölmek ve doğmak arasında kurduğumuz kötü ve iyi ilişkisine bir türlü dengeler sağlayamamamızdır. Bütün insanlar ölmenin olağan üstü bir durum olduğu kanısındadır; zira doğmanın da iyi anlamda olağan üstü olduğu kanısındadır. Ölmek ve doğmak arasındaki çizgide olan şeyleri de normal kabul ederler. Hem inişleri hem de çıkışlarıyla. Hepimiz inişler ve çıkışların rastlantısal ve yazılı olmayan kurallara, toplumun itelediği gerçeklere ne kadar ayak uydurup uydurmadığımızın neticesinde gerçekleşeceğine inanıyoruz. 

Yukarıda paint ile size basit bir yaşam grafiği çizdim. Hepimizin kafasında oluşan algı bu şekilde. Doğmak ve ölmek arasındaki çizgilerin dalgalı/değişken olması söz konusudur. Nedenleri açık açık tartışılabilir ama insanlar genellikle doğmaktan sonraki evreyi, maksimum düzeyde stabil olmalarını sağlayamıyorlar. Bu değişkenler bizim 0-18 yaş arasında, ebeveynlerimiz tarafından ne kadar doğru yetiştirilip, yetiştirilmediğimize göre dalgalanırken, 18 yaşımızdan sonra ise tamamen bizim insiyatifimizde gelişen olaylara verdiğimiz tepkiler ve kendimizi ne kadar geliştirdiğimize bağlı olarak yarattığımız dalgalanmayı gösterir. Bu konularda bir sakatlık varsa ölümün gerisindeki zamanda ne bireyin kendisinin ne de diğer insanların bu yaşanan yaşam ile ilgili güzel, parlak şeyler düşünmesi mümkün olmayacaktır.

Biz sevdiğimiz istediğimiz hayallere ne kadar dokunabiliyoruz? Bu dokunma hayali kurduğumuz şeyleri ne kadar arzuluyoruz? Yoksa çok fazla içine kapanık ve çekingen bir halde yaşam mı sürüyoruz? Önümüze bir sürü engel mi çıkartıyoruz? Hepsine evet yazarak geçenlerin sayısı çok fazladır. Hayır diyerek istisna grubuna koyduğum insanlar ise dokunmak için radikal kararlar alan insanlardır. İntihar etmek ise bu iki gel-git arasında sıkışıp ruhunu öldüren insanların bedenlerini de ruhu yalnız kalmasın diye uyguladıkları fiziki bir eylemdir.

Peter Bardens Gibi Ölmek yazısını yazarken ölümün kaçınılmaz olduğunu kabul edip, öldükten sonra nasıl hatırlanmak istediğimi düşünerek yazmıştım. Şimdi ben bu yazıda sürekli ölümden bahsediyorum ya; bu yazıyı okuyan insanların hepsi dehşete kapılacaktır. Öyle bir şey söz konusu değil. Anlatmak istediğim sadece hayvanlar etki-tepki ile yaşarlar. İnsanlar hayatlarını bu kadar rastlantısal yaşamamalılar. Açıkça gözlemlediğim kadarıyla insanların suni bir hedefleri olması ve bu suni hedefler doğrultusunda tüm mutsuzluklarını bastırıyor olması bir insanın alabileceği en kötü karardır. 

Bu yüzden idealist insanlar her zaman imrenilen insanlar olmuşlardır. İnsanların kendi hayallerinin peşinden gitmek isterken önlerine çıkan engeller o kadar zayıf ve güçsüzdür ki, o engellerin varlığından bile yolun sonuna geldiklerinde şüphe duyarlar. Bu yüzden insanlar kendi yaşamlarını stabil bir haz ile yaşamak için ve sonlandırmak için doğru olan şeyi yapmalıdırlar. 

Vincent Van Gogh yaşadığı psikolojik problemleri belki iyileştirebilecek şeyler yapabilirdi ama o sanatını koruyabilmek ve sürdürebilmek için bunun yerine kendini daha çok dibe itti. Kimse Van Gogh'un ölümünden dehşetle bahsetmiyor. Aksine ölümü ve hatta kulağının kesme hikayesi bir çok insan için hala sır perdesidir. İnsanların Van Gogh üzerine düşündüğü şeyler önce resimlerden başlayarak devam eder. Bu Van Gogh'un idealleri ile ilgili çizdiği yolun hikayesidir. O dalgalanan bir hayat yaşamadı. İstediği stabil hayatı yaşadı. Stabil hayatın içinde elbette ruhsal iniş-çıkışlar oldu ama genel yaşam çizelgesindeki iniş çıkışlar kadar dalgalı değildi. 

Mesela kitaplar, kaynaklar Beethoven'ın aksi, geçimsiz bir adam olduğundan bahseder. Beethoven kendini bu konuda iyileştirip, toplum nazarında düzgün, beyefendi bir adam olarak tarihe geçebilir miydi? Geçebilirdi. Zira o bu hareketin içinde kalsaydı o zaman başkalaşırdı. O başkalaşmak yerine kendi bildiği yoldan giderek her gününü daha iyi bir besteci olarak geçirme hayali ile yaşadı. Öyle de oldu. Bugün herkes Beethoven'ın aksiliğinden ziyade bıraktığı bestelerini anarak onu yüceltiyor.

Bu şekilde düşünürsek ideallere giden yolda ilerlerken toplumun önerdiği her şeyin kişiler üzerinde zafiyet gösterdiğini iddia edebiliriz. Yüzeysel düşünürsek bu zafiyetlerin sanatçıları toplum nazarında "kötü insan" profiline sürüklediği de açıkça görünmektedir. Bugün 18 Ekim Perşembe. Fazıl Say yargılanıyor. Nedeni halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama suçundan dolayı. Fazıl Say, Hayyam'ın "Irmaklarından şaraplar akacak' diyorsun Cennet-i alâ meyhane midir? ‘Her mümin'e iki huri' diyorsun Cennet-i alâ kerhane midir?" dizelerini paylaştığı için... Yani olayın özeti toplum tarafından kabul görmeyen düşünceleri onaylanmayan iki insanın, Fazıl ve Hayyam'ın, toplum ile yaşadığı çatışmasını; yani idealleri ve inandıkları şeyler uğruna bildikleri yoldan hiç bir zaman şaşmamalarını göstermektedir. 

Bugün Fazıl Say'ı asabilirler. Assınlar. Biz Van Gogh'u nasıl hatırlıyorsak onu da öyle hatırlayacağız. Kimse Egemen Bağış'ın "Yargı onu saçmaladı saysın. Keşke Fazıl Say bizi bunu, uluslararası platformda anlatma durumuna düşürmeseydi" cümlelerini hatırlamayacak; hatırlayanlarda Egemen Bağış'ın bu düşüncesini aşağılayacak. 

İnsanlar şunu çok net anlamalılar. Mesele Fazıl, Van Gogh, Hayyam, Beethoven olmak değil. Mesela kendi adı soyadını temsil eden ruha değer katmak, ona anlam yüklemek. Kerim Yılmaz, Selin Güneşli, Mustafa Esen gerçekten bu hayatta neden var? Bu hayat üzerinde yaşama gayeleri rastlantısal olarak yaşamlarını dalgalı bir şekilde sonlandırıp, ölüme dehşetle yaklaşmak m? Yoksa hayatın içindeki kısa dönemde belirledikleri gerçek idealleri peşinden durmadan koşmak mı? 

Bence herkes bunu bir düşünmeli.

Ben Ernesto'ydum sadece Ernesto, sizde sadece bir şey olarak var olursunuz. Che olmayı kendim istedim, sizde inanırsanız olursunuz, inanırsanız. / Che Guevara

Benzer konular:

17 Mayıs 2012 Perşembe

Büyük Çatışma: Sanatçılar ve Toplumlar

Fazıl Say
Hıncal Uluç hakkında herhangi bir düşüncem yok. Nötr hissiyatlara sahibim. 16 Mayıs 2012, Sabah Gazetesindeki köşe yazısında "Git Fazıl git!" başlıklı bir yazı paylaştı. Yazıda Fazıl Say'ın son dönemlerde gündemi müzisyenliğinden ziyade, sosyal medya üzerinden sivri çıkışlarıyla ön planda olmasını ve Kültür Bakanı Ertuğrul Günay ile arasındaki diyaloglarına atıfta bulunarak Fazıl Say'ı savunuyor; ya da onun üzerinden diğer tüm sanatçıları anlamamızı istiyor.
Sanatçıyı anlayacaksınız.. Onun kafası bizimkinden çok farklı.. Onun için yaratıcı zaten..Babam "Delilikle deha arasında bir saç kılı kadar ince fark var" derdi..Bakın tarihteki büyük sanatçılara.. Neler demişler, neler yapmışlar, nasıl yaşamışlar?..Bizim ölçümüzle "Normal"e rastlayamazsınız.. Normal olsalar bizim gibi oturur, laf üretirlerdi.. 

Gazetedeki yazıda Hıncal Uluç'un üzerinde durduğu konunun temeli budur. Sanatçıların dünyaya bakış açıları ile sanat ile ilgilenmeyen veya kendini sanattan uzak tutan, o dünyadan soyutlayan insanların bakış açısı birbirinden çok farklıdır. 

Daha önce Alain de Botton'ın Görmek ve Fark Etmek kitabından bir alıntı yaparak örnek vermiştim. Tekrar o düşüncenin üzerinden geçmek istiyorum. Alain de Botton, ressam olan ile olmayan insanı özetliyordu. Ressamların ağaçların, çiçeklerin vs. bulunduğu bir yerde ressamların çevreyi tüm detaylarıyla inceleyebildiğini, hiçbir detayı atlamadığından bahsediyor. Herhangi bir insanın ise o görüntü için "Evet çok güzel yeşillik, ağaç falan" diyerek sıradanlaştırdığını söylüyor. (Kitapta geçen paragraf tam olarak böyle değil)

Alain de Botton'ı anlamak için Jan Vermeer'in resimlerini inceleyebilirsiniz. Örneğin; "Lady Standing at a Virginal" resmindeki detaylara bakalım.

Jan Vermeer - Lady Standing at a Virginal
*3,660x4,189 olarak incelemek için tıklayın. 

Gün içinde bir sürü mekana girip, çıkıyoruz. Hangi girip çıktığımız yerin detaylarını merak edip inceliyoruz. Çalıştığımız yerleri düşündüğümüzde etrafımızda gördüğümüz şeylerin algısı beynimizde oluşuyor mu? Hayır oluşmuyor. Hoş koca bir gökdelende bizim için oluşacak şey kocaman bir hiçtir. Belki de bu yüzden gösterişli mimarilerin altında ezilen güzel şeyleri görmezden geliyoruz. 

Alain de Botton'ın değindiği konuya dönersek; resimde inanılmaz detaylar var. Resmin sol alt köşesinde, yerin duvarla kesiştiği yerlerdeki işlemeler, fügürler tamamen o detayı görmekle ilgilidir. Jan Vermeer sadece piyanist kadını çizer ve etrafındaki detayların üzerinden hızlıca geçerek resme son fırçayı vurabilirdi. Jan Vermeer'i bana göre bir çok isimden üstte tutan şey bu detaydır. Jan Vermeer, bu işin üzerine o kadar çok eğilmiştir ki, tablo içinde üç adet farklı tablo yapmıştır. Resimdeki diğer bir detay ise camdan evin içine gölgelerdir. Resmi belkide en gerçekçi kılan şeyde bu gölgelerdir. Cam kenarından gölgelerin geçmesine izin verip orada bırakmamış Jan Vermeer; sandalyenin üzerinde oluşan gölge ve sandalyenin raptiyelerine varana kadar inceleyerek bunu resme aktarmış. Hatta yine 'normal şartlarda' gözden kaçacak bir detay daha var resimde. Sandalye ve Piyano'nun arasında kalan ve en başta bahsettiğim yer ile duvarın birleştiği noktadaki figürler çok net bir şekilde sandalyenin üzerinde de devam ediyor.

Jan Vermeer örneği; Alain de Botton'ın Görmek ve Fark Etmek kitabındaki düşüncesinin doğruluğunu net bir şekilde kanıtlıyor; ve tabi Hıncal Uluç'un, Fazıl Say ile ilgili düşüncelerini aktarırken söylediği cümlelerin doğruluğunu da kanıtlıyor. 

Bu yüzden Fazıl Say'ı ya da herhangi bir sanatçıyı eleştirirken, herhangi bir insanı eleştirdiğimizden farklı yaklaşmalıyız. Bu sadece sanatçıların dünyaya bıraktıkları eserler ve yıllar sonra algılanmasıyla alakalı değil; aynı zamanda sanatçıların kendi içinde bir kaç farklı senaryo ile düşünebilmeleri ile alakalıdır. Jan Vermeer gibi raptiyenin parlaklığı, gölgenin değdiği her noktayı düşünebilmesi ile alakalıdır. Bu yüzden söz konusu eleştiriyi çözümlemek için bu iki insan arasındaki farkı doğru algılamakta fayda olacaktır. 

Prof. Dr. Şafak Ural
Bu düşünceler üzerine düşünürken, dün akşam Twitter'da Birbabaindie'ye görünmeyen bir katkı ve destek sağlayan Gizem Satıroğlu, Prof. Dr. Şafak Ural'dan bir yazıyı retweetledi. Prof. Dr. Şafak Ural diyor ki;

"Duyguların sanat yoluyla ifade edilmediği yerde kavga vardır. Herkes kendi düşüncesinin doğru olduğuna inanır."

Bu cümle konuştuğumuz konunun önemli bir kısmını oluşturuyor. Şunu belirtmek gerekir. Sanatçı olmayan ya da bu şekilde sanatla ilgilenmeyen insan ahlaksızdır, geri kafalıdır demek asla değildir. Sadece sanatçı olmayan ya da sanatla ilgilenmeyen insanlar ile sanatçı olan insanların arasındaki diyaloglarda sürekli bir çatışma vardır. Fazıl Say ve ona saldıran tüm insanların arasında geçen diyaloglarda bunun örneğidir. 

Bu tür saldırı durumunda iki insan arasında dev duvarlar örülüyor; fakat bu duvarın sahibi kesinlikle sanatçı olmuyor. Karşı taraf bu duvarı yıkmadığı sürece bu çatışmanın boyutu çok büyük ahlaksızlıklara kadar gidiyor. Hıncal Uluç'un da bahsettiği, Fazıl Say'ın dudak özrü ile alay edecek kadar ahlaksızlaştırıyor. 

Toplum her zaman kendinden olmayanı dışlamıştır. Onu anlamak, sindirmek yerine her zaman onu çemberin dışında tutarak yanına sokmamıştır. Onu yanına almak, herhangi bir düşünce üzerinde fikirlerini dinlemek yerine hem söz ile hem fiziksel olarak ahlaksızlıklar doğurmuştur. Bu şuna benzer; Anarşi, kimi insanlar için sadece devlete karşı çıkan bir grup insan tepkisidir. Kimse anarşinin özünü sorgulamaz. Söz konusu tek şey kendi düşüncesini savunan ve temsil eden devlete karşı, karşıt bir düşüncenin oluşmasıdır. Buradaki en vahim şey kendi savunduğu düzenin içerisindeki düşüncelerin "hatasız" olduğuna inanmasıdır. 

Samuel Beckett
Sanata ve sanatçıya bu kadar anlamlar ve misyonlar yüklemek yerinde bir hareket olabilir; fakat Beckett'e de kulak vermek gerekir. Leo Bersani ve Ulysse Dutoit'in ortak kaleme aldığı Fakir Sanat, Beckett, Rothko, Resnais kitabında şöyle bir paragraf var. 

Sana söyleyecek çok az şeyim var (belki de hiçbir şeyim yok); sana gösterecek çok az şeyim var (belki de hiçbir şeyim yok). Bunu başka türlü ifade edersek; Yapıtımın otoritesi yok. Ondan hiçbir şey öğrenemeyeceksin; ondan hiçbir ahlaki kazanç sağlayamayacaksın; hatta yaşamın değerini, sanatçının sana sağlama yükümlülüğü olduğuna inandırıldığın sevinçle ya da üstün zevkle artıramayacaksın. 


Kitaptaki alıntıda da bahsedildiği üzere, yapıtlar her zaman için topluma bir şeyler vermek zorunda değildir. Burada, sanatçının, kendi iç dünyasından ürettiği yapıt ile arasındaki 'iyi anlamdaki bencilliğinin' vurgusu vardır. 

İşin esasında misyonların eşit miktarda insanlara dağıtılması esastır. Sanatçıyı bir konu üzerinde fikir beyan etmekten kaçıran, toplumun ta kendisidir. Bu en basit anlamda Türk toplumunda bir erkeğin küpe takmasıyla eş değerdir. Eğer küpe takarsanız, homofobinin, sadece 'homo'sunu bilen ve bir argodan öteye algılamayan insanlar tarafından doğrudan ya da dolaylı yollarda eleştirilir hatta çoğu zaman hakarete uğrarsınız. Bu insanlarla bir şeyleri tartışmak, ortadaki meselenin özüne inip, onu çözümlemek hiçbir zaman mümkün olmamıştır.

Kenan Güvenç'den öğrendiğim mimari anlayışının, daha doğrusu tasarımının özünü oluşturan etmenlerde de bu anlayış vardır. Toplumun yaşamını sürdürülebilir binalar tasarım değil, ihtiyacı gidermektir. Bunun dışında bir binayı betondan öte algılamak, tasarım kabiliyetini zorlamak ise gerçek anlamda tasarımdır. Bunu algılamayan insanların gözünde bir gökdelen çok şey ifade ederken, çatısı standartların dışında tasarlanmış bir bina insanlar tarafından kolayca yargılanabilir. 

Yani özetle toplumlar ve sanatçılar arasındaki çatışma her zaman yeni uçurumlar doğuracaktır. Bir sanatçıyı inzivaya zorlayan, devamlı bir kaçma hissiyatıyla yaşamasına sebep olan şeyde bu uçurumun derinliğidir. Mesele düşme korkusundan daha çok o toplumun bulunduğu kara parçasından uzaklaşma üzüntüsüdür. Bu yüzden sanatçılar için maddi değerlerden çok toplum tarafından takdir edilme, alkışlanma arzusu tarif edilemez anlamlar oluşturmaktadır. 

John Fante
John Fante kitaplarında sürekli  yazı yazabilmek için ailesinden uzakta yaşamayı tercih etmiştir. Losangeles Yolu bu ayrılışı anlatmaktadır. Bunker Tepesi Düşleri'nin bir kısmında tekrar eve dönüyor. Orada bizim yukarıda bahsettiğimiz toplumdan kişilerin bir benzerinin bulunduğu partiye katılıyor. Fakat orada kavga ediyor ve birazcık dayak yiyor. Gece yarısı eve döndüğünde hiç beklemeden tekrardan Bunker Tepesi'ne dönüyor. Arturo Bandini, her zaman bu kavganın içindedir. İronik bir şekilde sürekli 'Büyük Yazar' vurgusunu kendisine yapar. Bu tavır onu hiçbir zaman 'küstah' ve 'ukala' bir karakter olarak algılanmasını sağlamaz. Çünkü; Arturo Bandini'de oluşan bu 'naif küstahlık' aslında onun toplumla arasındaki çatışmanın bir yansıması, bir isyanıdır. Yalnızlaşmasını ve sürekli uzaklaşma hissiyatına etki eden nedenlerden biridir. 

Yazıyı noktalarken, sanatçıları toplumdan uzaklaştıran ve sürekli çatışma içinde sokan şeylere dikkat çekmek istiyorum; ve Prof. Dr. Şafak Ural'ın söylediği sözün derinliğini çok iyi algılamak gerektiğini düşünüyorum. 

Esenlikler.

(...)

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Akılla Bir Konuşmam Oldu Dün Gece

resim http://sanemucar.blogspot.com sitesinden alınmıştır.

Bir kaç hafta önce Fazıl Say'ın 'Hayyam Klarnet Konçertosu'nun dünya prömiyerini Schleswig-Holstein Müzik Festivali'nde yapacağını öğrenmiştik. Festivalin içerğini incelemeden neden Almanya? diye düşündük, birazda eleştirdik. 

Bugün Radikal'de yer alan haberi okuyunca haksız bir eleştiri getirdiğimi anladım. Schleswig-Holstein Müzik Festivali bu yıl 50-60 konserlik bir 'Türkiye Yılı' etkinliği düzenlemiş. Fazıl Say, bu etkinliğe katkıda bulunmayan Kültür Bakanlığını Facebook sayfasında eleştirmiş.

Bende bu eleştirilerin üzerine Eurovision'a değinerek bir şeyler eklemek istiyorum. Biliyorsunuz her yıl büyük reklamlarla Eurovision'a bir aday yolluyoruz. Yolladığımız adaylar için bir çok para harcanıyor. Hatta bir şehir efsanesine göre Tarkan'a milyonlarca Euro para teklif edildiği; fakat kabul edilmediği söylenir. Bu sene Yüksek Sadakat'in ise ikinci alternatif olarak daha ucuza yarışmaya gönderildiğine ilişkin haberler çıkmıştı. 

Evet Eurovision'u milyonlarca kişi izliyor olabilir. Bu da Türkiye'nin tanıtımına çok fazla katkı sağlayabilir. Nedir bu katkı? Mesela Türkiye kazanırsa yüksek fiyatla bilet satışı yapılabilir. Ülkeye giriş yapan Turistler sömürülerek, turizm tüccarlarının kesesi dolabilir, kapalı çarşı günlük hasılatını ikiye katlayabilir. TRT yarışma günü aldığı reklamlar ile kâr edebilir. Yani her yönden ticaret kokan, kültürel bir etkinlikten öte, parasal olayların dönüp-dolaştığı büyük bir kazan. 

Kabul edilemeyen şeyde bu sanırım. Hiç bir kültürel etkinliğin altında ticari faaliyetler yatmamalı. İstanbul Avrupa Kültür Başkenti olduğunda her yeri kaplayan afişler, reklamlar kimin için yapıldı? Türkiye ve İstanbul maddiyat dışında ne kazandı? Mesela Avrupa Kültür Başkenti olan İstanbul'un kültür seviyesinde bir yükselme oldu mu? Halk, kendisini  hipnoz eden dizilerden, sosyal ağların asosyalliğinden sıyrılıp kitap okumaya mı başladı? Peki, hala Batı-Müziği, Türk Halk Müziği kıyaslamaları ile müzikal ırkçılıktan kurtuldu mu? Kaç yıldır sadece Misafirperverliğimiz ile övünüyoruz? 100 yıl? 200 yıl? Mesela ben yabancı kaynaklı kitaplarda Schumann'ın, Beethoven'ın, Edward Hopper'ın, Rob Gonsalves'in, John Fante'nin ardından neden bir Fazıl Say'ın ismini okuyamıyorum. Almanlar'ın farkında olduğu kadar farkında olduğumuzu sanmıyorum. Bunu geçen yılın Avrupa Başkenti İstanbul'da yaşayan bir vatandaş olarak söylüyorum. 

Otobüslerde robota çevirdiğiniz insanlarla gurur duymaya, insanların inançları, duyguları, hayalleri üzerinden sömürü politikası izlemeye devam edin. Sonra kahve hanelerde "Bir sürü yetenekli gencimiz var; ama hep yurt dışına gidiyorlar" 

-Aa! Çok ilginç.

Fazıl Say'a selam olsun!


Akılla bir konuşmam oldu dün gece
Sana soracaklarım var dedim;
Sen ki her bilginin temelisin,
Bana yol göstermelisin
Yaşamaktan bezdim ne yapsam?
Bir kaç yıl daha katlan dedi
Nedir, dedim bu yaşamak?
Bir düş dedi, bir kaç görüntü
Evi barkı olmak nedir? dedim;
Biraz keyfetmek için
Yıllar yılı dert çekmek dedi.
Bu zorbalar ne biçim adamlar? dedim;
Kurt, köpek, çakal, makal dedi.
Ne derdim bu adamlara dedim?
Yüreksizler, kafasızlar, soysuzlar dedi.
Benim bu deli gönlüm dedim;
Ne zaman akıllanacak?
Biraz daha kulağı burkulunca dedi.
Hayyam'ın bu sözlerine ne dersin dedim;
Dizmiş alt alta sözleri,
Hoşbeş etmiş derim, dedi.

Ö.Hayyam