13 Eylül 2011 Salı

Konser: Kertenkeleler / Help! The Captain Threw Up / kafabindünya

Yıllar önce 'ah be abi keşke' diyerek iç geçirdiğimiz içerikteki konserlerden biri. Bu konser haberi tünelin ucundaki ışığın görünmesine işaret değildir de nedir?

Oldcity/ Beyoğlu
23/09 - 23:00

Kertenkeleler > Myspace

Help! The Captain Threw Up > Myspace

kafabindünya > Myspace


10 Eylül 2011 Cumartesi

VİDEO | Beirut - Santa Fe

Beirut'u sevip de son albümden Santa Fe'ye çekilen bu hüzün ve eğlenceyi biraraya getiren klibi hala izlemediyseniz, işte size bir fırsat daha...




9 Eylül 2011 Cuma

Steven Wilson'dan yeni albüm


Adam rahat dur, bir sakin ol. Nasıl bir mekanizma var sende anlayamıyorum artık, hayır her şeyi de güzel yapıyorsun ama rahat dur. Bizleri düşün, sindirme mekanizması var biz fanilerin. Yaptığın güzel işleri sindiremeden tüketiyoruz be adam. Hayır, şimdi bana kapitalizm eleştirisi yaptıracaksın ve gece gece konu kahrolsun Amerikan Emperyalizmi'ne ve dahası depremi ABD yapmışa kadar gidecek. Gece gece bunları yapma be Sti.

Sti ikinci albümünü çıkarıyormuş, biliyoruz ki bu haber için geç kaldık ama zararın neresinden dönersen kârdır zihniyetiyle, kar- zarar tablolarından bir şey anlamadığımızı da belirtmek istedim. Her neyse duymayan kaldıysa, Steven Willson Ekim ayında yeni albümü olan 'Grace for Drowning' adlı albümünü çıkaracak. Hatta albümü için web sitesi yapmış ve tekrar hatta albümü için "Index" adlı şarkısı için klip bile yapmış. Tüm bunlar ve albümden 1 dakikalık tadımlık şarkılar için;


Albümün tadımlık şarkıları sonucunda çıkardığım sonuç ise; bazı şarkılarda ilk solo albümünde olduğu gibi deneysel yollara kaçan Sti, bazı şarkılarda Fear of a Blank Planet albümüne selam yollayarak, biz fanileri can evinden vurmuştur.

O bazı şarkılar nihayetinde, kaç kiloysa yenilir diyorum.


6 Eylül 2011 Salı

Bach Kime Geldi?


Johann Sebastian Bach; İstanbul'a gelmiş. Hani şu medeniyetlerin falan kesiştiği yere. İstanbul neresi? Tek bildiğim İstanbul'a geldiği iddia edilen JS Bach'ın var olduğu İstanbul'da yaşamadığım gerçeğidir. 

İstanbul'u İstanbul yapan gök delenleri değil, arka sokaklarıdır. Balıklara su serpen, naylon eldivenli çarşı esnafıdır. Elleri çamurun, toprağın içinden çıkmayan çocuklarıdır. Pazar poşetleriyle eve doğru yürüyen anneleridir. Otobüste gazetesini kıvırıp portatif hale getiren, gözlüğünü burnunun ucuna kadar indiren babalarıdır. Sokak müzisyenleridir. Kaygılarla modern olmak, Türk Örf ve Adetlerine sıkışıp kalmış gençleridir. İstanbul'u İstanbul yapan detaylar Varşova'da neyse, Tokyo'da da aynısıdır. 

Sabah cebimdeki 5 TL ile evden çıktığımda işe gidebileceğimi ama bu parayla dönemeyeceğimi çok iyi biliyordum. Minibüs'e binsem 1,75 TL, inip metrobüse bin 2,10 TL, vapurla geçsem 1,75 TL daha... Minibüsçüye 2 TL verip 'Kadıköy' dedim. Rıhtım'dan sallana sallana yürümeye başladım. Cebimde 3 TL vardı. İşe gitmek mesele değildi. Hala gidebilirdim. Bu durumda gitmek manasız olacaktı. Telefonumun mesaj bölümüne "Ailevi nedenlerle işe gelemiyorum" yazıp gönderdim. Sonra Beşiktaş iskelesinden 1 TL ye simit aldım. Moda'ya doğru yürümeye başladım. Cebimde 2 TL kalmıştı. Moda sahilde oturduğumda simit midemde iyi bir yer edinmişti. 35 dk kadar oturdum sahilde. Kargalar midye kabuklarında yiyecek bir şeyler arıyorlardı. Kediler kargaları kovalıyordu. Arkamda sabah sporu yapan insanlar gidip, geliyorlardı. Köpekler vardı az uzakta. Bir birleriyle kavga ediyorlardı. Aklıma John Fante'nin Roma'nın Batısı kitabındaki sahne geldi. Kitapta Rocco'nun heybetinden mahalledeki diğer köpekleri nasıl alt ettiğini anlatıyordu. Kalktım. Tekrardan Kadıköy Rıhtım'a oradan da minibüs duraklarına gidip, eve dönmeyi düşündüm. Moda'dan aşağıya doğru inerken, ortadaki elektrik trafosu mu nedir bilmiyorum, üzerinde bir afiş "BACH" yazıyor. Tramvay yolundaki ufak korumalıklarından atlayıp karşı yola geçtim. Afişi inceledim. Bach İstanbul'da... 

Kötü başlayan gün güzel bir seramoniye dönüştü. Ara sokaklardan, rıhtıma indim. Ada Kitapevine girdim. Kitaplara bakınırken, bir süredir aradığım kitabı buldum. Theo'ya Mektuplar - Van Gogh... Arkasını çevirdim. 16 TL... Kitabevinden çıktım. Garanti Bankası ATM sine gittim. Bakiye 0 TL... Teşekkür ettim ve tekrar eve doğru yola koyuldum. Minibüs duraklarının önüne doğru yaklaştığımda Annem arayarak nerede olduğumu sordu. Kadıköy'de geziyorum dedim. Yanıma geleceğini söyledi. Geri çevirmedim. Yanıma geldi. Simit Sarayında ikinci simit faslını bir bardak çay ile kutladık. Sonra birlikte eve döndük. 

Bir Baba Indie; okurları. Blog yazmaya başladığımda herkesin ilk başlarda yaptığı gibi "Sevgili Günlük" modunda yazıyordum. Kişisel blogum sayesinde ne özelim kaldı ne bir şeyim. Sevgilinden ayrıl hop yaz-gönder. Kafan birine bozulsun yaz-gönder. Kimse kimsenin özel hayatını okumak, saçma sapan sıradan hayatlarımızı okumak zoruna değil. O yüzden kişisel blogumu sonsuza kadar sildim. Yazdıklarımla birlikte. Yukarıdaki yazdığım her şey gerçek ve bugün yaşadığım "kişisel" şeyler. 

Peki niye yazdım? Bach ile ne ilgisi var? 

Affınıza sığınıyorum. Olayı kişiselleştirmek değil niyetim. Kaç kişiyiz? diye düşündüm. Kendi durumuma emsal bir sürü insan olabileceğini var sayarak kimsenin umurunda olmayan kişisel hayatımdan bir parça paylaşma ihtiyacı duydum. 

Fakir edebiyatı yapacak durumda değilim. Üstüne basa basa her yazımda değinmeye çalıştığım şeyler var. Müzik ve sanat üzerine kaygılarımı dile getirdiğim bir çok yazı var. Olayı bağlamak istediğim nokta ise bu olayın pazarlama boyutuna girmesi, metalaştırılması. Müzikal Irkçılığın karnını beslemesi, göbeğini şişerek geğirtilmesidir.

Sokaktaki her hangi bir adamın. Müziğe veya sanata (Bach'ın diğer sanat dalları ile sentezlerini araştırarak öğrenebilirsiniz) eğilimi olan ama bunun farkında olmayan birinin, bir üniversite öğrencisinin, bir konservatuvar öğrencisinin, tek suçu sadece Bach'ı sevmek olan birinin Bach'ın eserlerini canlı dinleme hakkı yok mu?

Var ama her şeyin bir bedeli var! Öyle değil mi?

Benim varoşlardaki sadece bağlama öğreten Türkü sevdalısı eğitmenleri, Türk Musikisi dinle evladım diyen yaşlı amcalarımı eleştirirken, Müziği ayrıştırmayın, müziğin ülkesi mi olur diye eleştirirken yerden yere vurduğum insanlara karşı dik durmaya çalışırken "bak gördün mü? Bach dinle diyorsun. Bir konser kaç para haberin var mı?" demeleri sonucunda ne yapabilirim? 

İstanbul'un ücra köşelerini geçtim. Mardin'deki, Kayseri'deki, Niğde'deki hatta diğer metropol şehirlerimiz Ankara, İzmir, Antalya'daki insanların dahi Bach'ın eserlerini canlı dinleme şansları neredeyse yok. 

Peki Bach kimin için İstanbul'da? Hayatında Türkü'den ötesini dinlememiş insanlar için mi? Kral TV'de 'Aa! Demet Akalım çok tatlı' diyen kız çocukları, 'Beste Makinesi Serdar Ortaç' diye haber yapan magazin bültenleri için mi? 

Biri bize açıklayabilir mi? 

Bach kimin için İstanbul'da?

Cevabını biliyorsanız lütfen avucunuzun içine not edip, kalbinizin üstüne koyunuz. Şimdi uyuyabilirsiniz. 

Tatlı uykular.

//

Dipnotlar:

European Union Baroque Orchestra 
St. Antuan Kilisesi, İstanbul

1. Kategori - 112.00 TL
2. Kategori - 89.00 TL
3. Kategori - 67.00 TL
4. Kategori - 56.50 TL

European Union Baroque Orchestra
Santa Maria Kilisesi, İstanbul

112.00 TL

"Bachtronica" Erdem Helvacıoğlu -Pete Lockett
garajistanbul, İstanbul

Ayakta - Tam 78.50 TL, Öğrenci 58.50 TL

J.S. Bach Çello Suitleri - Jiri Barta
St. Antuan Kilisesi, İstanbul

1. Kategori - 112.00 TL
2. Kategori - 89.00 TL
3. Kategori - 67.00 TL
4. Kategori - 56.50 TL

Goldberg Varyasyonları - Mahan Esfahani
St. Antuan Kilisesi, İstanbul

1. Kategori - 112.00 TL
2. Kategori - 89.00 TL
3. Kategori - 67.00 TL
4. Kategori - 56.50 TL

Gustav Leonhardt
St. Antuan Kilisesi, İstanbul

1. Kategori - 138.00 TL
2. Kategori - 112.00 TL
3. Kategori - 83.00 TL
4. Kategori - 56.50 TL

*biletix

31 Ağustos 2011 Çarşamba

HAFTANIN ŞARKISI | Alanna Cherote - Street Girls

Yaz ne bereketli geçiyor, kendisine hiç yakışmayacak derece de güzel grupları, şarkıları önümüze sunuyor. Hatta şimdiden kış gelse de yazsak dediğimiz 5-6 grup bulduk bile diyebiliriz. Kış çok güzel geçecek ya da kendi adıma söyleyecek olursam, ben o kafaya girdim.

Bunlardan bir tanesi de Alanna Cherote abla hakkında ayrı bir post yazarız ama kısa bir özet geçecek olursak; Paper Flowers adını verdiği debut albümüyle adını çokça duyuracak, bu çok belli. Folk ve Indie arasında gidip gidip gelen bir müzik icra ediyor.

İşte bu güzel albümde, Street Girls adında bir şarkı var ki, yaz aylarının hakkını vermek için ortaya konulmuş gibi... Kıpır kıpır, eğlenceli bir şarkı, tatile çıkacakların listesine konulması farz ki zaten şarkı da yaz ayları düşünülerek yapılmış gibi. Zaten intro'dan ne geleceğini ya da ne ile baş başa kalacağınızı tahmin edebiliyorsunuz

İyi dinlemeler.

28 Ağustos 2011 Pazar

Kertenkeleler'den yeni EP ''Akbabalar'' geldi!

16.Roxy Müzik Yarışması'nda dereceye girememesine karşın gönüllerimizde bir yer edinmesini bilen Kertenkeleler'den yeni bir EP geldi.

Yeni şarkı Akbabalar'ı ve EP'nin geri kalanını dinlemek için aşağıdaki linklerle meşgul olabilirsiniz.


http://www.myspace.com/kertenkelelerr
http://www.reverbnation.com/kertenkelelerr
http://soundcloud.com/kertenkeleler


 Kertenkeleler - Akbabalar (EP Version) by Kertenkeleler


25 Ağustos 2011 Perşembe

Müziği de Sustururlar

Siyasiyabend
-Otobüste seyahat ederken, müzik dinleyen genç bir adama, orta yaş üstü bir adam yaklaştı; "Birader! şu müziğin sesini bira kıs" dedi. Çocuk tepkili bir şekilde sesi kıstı. 
-Bankada çalışıp, sabahları ve akşamları servisle evine gidip gelen başka bir adam, önce servisteki hanımefendi'nin biri tarafından "sesini kıs şunun" cümlesini duydu; sonra aynı adam farklı bir günde yine uyarıldı. Bu sefer uyaran servis şöförüydü. "Sesini kıs, sabahları rahatsız oluyorum." 
-Evde izin gününde yaptığı müziği dinleyip, detaylarındaki hataları keşfetmeye çalışan adamın annesi girdi "biraz sesini kıs, diziyi izleyemiyorum" dedi. Adam sesi kıstı. Besteden soğudu. Morali bozuldu. 
*
-Sokağın başındaki mahalle sakinleri oğullarını evlendirmeye karar vermişler. Mutlu, mesut olmalılar. Tüm mahalle kutlamalara katıldı. Gece geç saatlere kadar yüksek ses müzik, davullar, zurnalar, bağrışmalar, kahkalar... 
-Bir kaç gün sonra karşı komşunun oğlu askere gidiyor. Bir köşede ağlayanlara, son teknoloji ürünü ile tesisat döşenmiş, modifiyeli! bir kartal yanaşmış. Bir ankara havası çalıyor, bir tekno. Misket havasından, apaçi dansına yatay geçiş yapılıyor. Gençler hopluyor, zıplıyor. Konvoy şeklinde, kornolar eşliğinde "En büyük asker bizim asker" nidaları ile yankılanıyor sokaklar. 
*
Türkiye'den manzaralara hoş geldiniz. Yukarıdaki verdiğim örnekler hepimizin şahit olduğu; ve istekli ya da isteksiz bir biçimde içinde bulunduğumuz ortamlardır. Türkiye'nin müziğe ve sanata bakış açısını gösteren örneklerden sadece bir kaçıdır.

Otobüste kulaklığı ile müzik dinleyen insanları uyaran diğer duyarlı! insanlar, en adi kulaklıktan çıkan gürültüden dahi rahatsız olabilecek kadar hassaslar. Bu insanlar yıllardan beri yeni kasa otobüslerle seyahat ediyor olsalar anlayışla karşılardım;.lakin yeni otobüslerin, motorlarının sesi arkalara doğru ilerledikçe yine artıyor. Yani otobüsün içi %100 sessiz diyemeyiz. Bu insanlar %100 sessizliğin sağlanamadığı bir ortamda dahi köşede müzik dinleyerek yolculuk eden insanlardan rahatsızlık duyuyorlar; fakat aynı insanlar düğünlerde, asker uğurlamalarındaki seslerden zerre rahatsızlık duymadıkları gibi; bu törenlerde eğlencenin dibine vuruyorlar.

Ben bu çelişkiyi anlayamıyorum. Otobüsteki insanların cehalet düzeyine vurgu yaptığım düşünülmesin. Banka'da çalışıp, üniversitelerini derece ile bitiren insanlarda aynı şikayetten! müzdaripler. Yukarıda verdiğim örnek bizzat yaşadığım bir olaydı. Çalan şarkı Katatonia - Don't Tell Soul. Şarkının introsunda muazzam bir flüt solosu var. Henüz şarkının sert kısmına geçmeden, o flüt sesinden rahatsız olup, çat diye omuzumda bir el hissettim. "Sesini kıs!" Bu insanlar flüt'ün o hassas, pürüssüz ve sakin sesinden nasıl oluyorsa rahatsız olabiliyorlar. Burada eleştiri yaparken bundan sonra yaşadığım bir olaydan güç alıyorum. Bu olayın yaşanmasından bir süre sonra Banka'nın düzenlendiği Yaz'a Merhaba Partisinde yine aynı kişiyi gördüm. O flüt solosundan rahatsız olan kişi gitmiş yerine Demet Akalın eşliğinde muhteşem şekilde dans eden başka biri gelmişti. (gerçekten iyi dans ediyordu)

2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkentiydi.21 Haziran 2010 Dünya Müzik Gününde, müzisyenler sokaklarda etkinlikler düzenledi. Bu etkinliği düzenleyen İstanbul Büyükşehir Belediyesi idi. Beyoğlunda sokak müzisyenlerine getirilen yasak üzerine bu yazmak istediğimi belirtmek istiyorum. Aynı zihniyetin Beyoğlu versiyonu bugün müzisyenlere yasak koyuyuor. Bu sefer Esnaf rahatsız oldu diyor. Pardon ama İstiklal kütüphane gibi de biz mi farkında değiliz? Pub'lardan, mağazalardan gelen sesleri bile kıssanız insan kalabalığının sesi ciddi bir boyuttadır. Rabarba kelimesini bile tanımlarken sinestezik bir şekilde kafamda İstiklal canlanıyorsa hangi rahatsızlıktan bahsedildiğini anlayamıyorum. Gerçekten algılayamıyorum.

Rahatsız olunacak bunca şey varken topu esnaf'a atan zihniyet, %52 lik desteğini arkasına alarak gerçekten bu ülke üzerinde neyi yaşamak istediklerini, neyi görüp, algılamak istediklerini açıklamalılardır. Seçim propagandası için bir ay boyunca aynı sudan içmişiz biz diye mahalleleri arşınlayanlar, seçim sonrası geç saatlere kadar yüksek seste kutlama yapanlar; bugün sokakta çalıp, üç beş kuruş kazanan insanları engelleyemezler. Böyle bir hakları yok.

Sizinle aynı suyu içmektense Kütahya'daki siyanürlü suyu içerim daha iyi. Kanat Atkaya'nın da bu konuyla ilgili yazısında belirttiği üzere "crossing the bridge the sound of istanbul" belgeselini bir kere izlemekte fayda var.

Müziği de sustururlar; tıpkı azınlığı, ezilmişi, hakkını arayanı susturdukları gibi.

(Sessizlik)

21 Ağustos 2011 Pazar

Dredg İstanbul Konseri bilet fiyatları açıklandı!

Yıllardır beklediğimiz güzel insanlar topluluğu dredg'in İstanbul konseri, söylediğimiz gibi 2011'in belki de elle tutulur nadir sevindirici haberlerinden biri olmuştur bizim için.

İlk olarak 31 Eylül olarak açıklanan konserin, 1 Ekim Cumartesi gecesi The Refresh Venue Maslak'ta yapılacağının kesinleşmesinin ardından, bu konserle aynı gün yine merakla beklediğimiz The Do Ghetto konseriyle çakışacak olmasına da üzülmedik diyemeyiz. Ancak The Do'nun karşısında dredg gibi  zorlu bir rakip olunca seçim yapmak da maalesef kolay oluyor. Umarız yakın bir tarihte onları da buralarda yeniden görürüz.

Tüm bu bilgilere ek olarak bugün konserin bilet fiyatları da Biletix'ten şu şekilde açıklandı;

- Sahne Önü: 112.00 TL- Normal: 69.50 TL

Kendi aramızda ortalama 60 TL civarlarında rakamlar söyleyip, sonuç ne olursa olsun miktarı kesinlikle umursamayacağımız ender gruplardan olan dredg için değil 70, 170 feda olsun! 

Not: Gaza gelmek yerinde güzeldir.


15 Ağustos 2011 Pazartesi

Howling Bells'in yeni videosu burada!

Daha önceden 12 Eylül tarihinde çıkaracaklarını açıkladıkları yeni albümleri Loudest Engine ile yeniden hareketlenen Howling Bells, albüm öncesi Into The Sky adındaki  ilk single'ını da yayımladı.

Yeni albümü, The Killers'ın basscısı olarak tanınan Mark Stoermer prodüktörlüğünde kaydeden Avustralyalı grubun 12 şarkıdan oluşan son albüm tracklisti ise şu şekilde;

1 – Charlatan
2 – Into The Sky
3 – The Wilderness
4 – Secrets
5 – Don’t Run
6 – The Faith
7 – Live On
8 – Loudest Engine
9 – Gold Suns, White Guns
10- Sioux
11- Baby Blue
12- Invisible

http://howlingbellsmusic.com

11 Ağustos 2011 Perşembe

Sigur Rós ''INNI''nın diyor!


İzlandalı enterasan adamlar topluluğu Sigur Rós'tan gizemli hareketler geliyor. Yeni bir şeyler geldiği kesin ama bir EP'mi, yeni bir albüm mü, yoksa bir DVD mi geliyor, merakla bekliyoruz...

HAFTANIN ŞARKISI | Them Crooked Vultures - Bandoliers

Öncelikle Haftanın Şarkısı'nı yine ''Ayın Şarkısı'' yapan bizlere öncelikle selam ediyorum.

Aslında bu Haftanın Şarkısı kafamda başka bir şeydi. Ancak son dakika golüyle onu önümüzdeki uzun sonbahar/kış dönemi için saklamaya karar verip, bu güzel insanları paylaşmaya ve yeniden hatırlayıp, hatırlatmaya karar verdim.

Öncelikle daha önceden bu grubu duymamışlar için bir not olarak geçeyim. (Duymuş olanlar burayı atlayabilirler.) Bu adamlar ''Süper Grup'' diye tabir edilen, tam bir yıldızlar karması... Aslında bu tip gruplar bende her zaman bir önyargı oluşturmuştur. Çünkü beklenti yüksektir ama genellikle sonuç hep hayal kırıklığı olmuştur. En azından bende durum böyleydi...

Daha açık olmak gerekirse, fotoğraftan da anlaşılabileceği üzere kadro şu şekilde;

Josh Homme (Queen of The Stone Age) - Lead gitar, vokal
John Paul Jones (Led Zeppelin) - Bass gitar, geri vokal
Dave Grohl (Foo Fighters, Nirvana) - Bateri, geri vokal
Alain Johannes (Queen of The Stone Age) - Gitar

Bu isimleri ortaya koyduğumuzda akıllara gelen ilk sound, tamamiyle bu grubu anlatıyor zaten. QoTSA gitarları üzerine Led Zeppelin bas'ları. Üstüne bir de Dave Grohl davulda. Daha ne olsun...

Üzerine başka bir şey yazmanın zaten hiç bir manasını bırakmıyor bu güzel abiler.

7 Ağustos 2011 Pazar

Düş Kırıklığı / Beirut - ''The Rip Tide''

Beirut'u ilk dinlediğim günü hatırlıyorum, beynimden vurulmuşa dönmüştüm, hatta "Postcards from Italy" dinlediğim zaman, 'dünyada halen masumiyetini yitirmemiş insanlara yer var' bile demiştim. Beirut'un müziği, kaybettiğimiz masumiyetimizi de tekrar düşlemeye sebep olmuştu.

Sonrasında Erasmus deneyimim ortaya çıkıverdi, İspanya'da ilk günlerim, Madrid'i arıyorum, keşfediyorum. İspanyolca bilmiyorum, kulağımda bir çift kulaklık ve Beirut "Gulag Orkestar" ile masumiyeti düşleme artık, tekrar kazanabilirsin dedi. İlk albüme oranla çok daha oturaklı bir albümle, çok daha melodik bir albümle geri dönüş yapmıştı Beirut.

Şimdi ne zaman o albümü dinlesem; Sol'deyim, Retiro'dayım ya da yeni bir ülkede olma heyecanı içerisindeyim.

Sonrasında çıkarılan ara albüm, cenazemde çalınacak şarkıyı barındırıyordu. La Llorana. Beirut daha ne kadar büyüyebilirdi ki? Bu ara albüm aslında, bir sonraki albüm için de fazla beklentiye girmememi söylüyordu ama o an hiç anlamadım bunu.

Artık Beirut denince akan sular duruyordu, ülkemde dinlemek istediğim grupların en başında geliyordu Beirut.

Gel zaman git zaman Beirut, yeni albümü olan The Rip Tide'ı yayınladı. Büyük heyecanla beklediğim albümü ilk dinlediğimde, heyecanlanamadım, sevinemedim. Sıradan bir albüm gibi gelmişti. Albümün hiç bir cezbedici yanı yoktu, yavandı. Eski melodik şarkılar yerini, daha sakinliğe bırakmıştı. Eski masumiyeti barındıran şarkılar, şimdi daha kekremsi bir tat bırakıyordu...

Gerçekten enteresan bir albüm, sanki önceki albümleri yapanlarla bu albümü yapanlar aynı kişiler değiller ki şarkıların alt yapıları nerdeyse aynı başka bir değişle sound bildiğiniz Beirut sound'u ama bir Nantes yok albümde, bir Sunday Smile yok. Albümü alıp götürecek bir şarkı yok.. Oysa benim Beirut'umda tüm şarkılar albümü alıp götürürdü...

Beirut'un son albümü tam anlamıyla bir düş kırıklığı benim için, beklentileri çok yükselten bir gruptan, böyle bir albüm gelmesi ister istemez beni üzdü. Oysa ben Beirut'la tam da masumiyetimi tekrar kazanacaktım, elimden kaydı gitti saflığım...

3 Ağustos 2011 Çarşamba

...ve Dredg İstanbul'da (mı?)

O kadar yazdık, çizdik. Kendi aramızda söylenip durduk. Öyledir böyledir, artık yeterdir, gelsinlerdir, falandır filandır diye... Ve sonunda muradımıza erip, müjdemizi isteyeceğiz sanırım.

Blog olarak, sadece olma ihtimalinde bile bu kadar heyecan duyacağımız ortak başka bir konser daha olamazdı sanırım...

Uzun lafın kısası, bu gece itibariyle Dredg'in, 30 Eylül 2011 tarihinde İstanbul'da vereceği söylenen o beklediğimiz konserin lafları ortamlarda dolanmaya başladı. Maçka Küçükçiftlik Park'ta olacağı da dedikodular arasında.*

Bu kadar gaza getirilmeden sonra gelmeme ihtimalini düşünemiyoruz bile ama biz yine de başlığın yanına (mı?)'yı koyalım...

Bu sefer geliyorsunuz değil mi bak?

*Mekan, Refresh The Venue olacak deniyor.
**Mı'yı bu sefer cidden kaldırıyormuşuz. İşte bu yüzden.http://web03.biletix.com/etkinlik/MLVMG/ISTANBUL/tr

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Hopeless Local Marching Band


Bir sokak kavgasında adamlardan birinin diğerine "Kimsin ulan sen'" demesi gibi bir şey. Yeni bir 500won project vakası daha. Bu Uzakdoğulu Post Rock yapan abiler neden böyleler bilemedim.

Hopeless Local Marching Band, Japonya'lı bir grup. Post-Rock/ Experimental Rock kıvamında çok güzel işler yapıyorlar. Repeating Myself adıyla şubat ayında bir EP yayınlamışlar. Yeni keşfettik.

Müzikte Devrim Var mıdır? yazımızda vurgulanmak istenen her halta deneysel müzik yaftası yapıştırmaya tepki gösterirken tam üstüne Hope Local Marching Band iyi geldi.

Şarkı isimlerini aşağıya yazıp yazıyı noktalıyorum.

01. A Man With A Shabby Suit Is In A Weekend Crowd
02. The Honest Goes Over The Edge
03. The Nihilist Faces Forward
04. The Frantic Girl Looks Down A Street With A Dreamy Look
05. The Old Man Chokes Up With Tears, Thinking He Will Be Saved Soon
06. The Liar Eventually Finds Himself Deceived
07. The Forgotten Heroine Sings Song Awkwardly
08. The Aspiring Novelist Doesn’t Have A Dream
09. The Sandwich Man Seeks For Who He Is
10. And The Man Cannot Describe Himself



 hopeless local marching band - a man with a shabby suit by night of a mare 


VİDEO | IAMX - Bernadette

2011 Mart'ında çıkan son IAMX albümü Volatile Times'tan çıkan en vurucu şarkılarından olan Bernadette'in İngilizce ve Almanca versiyonlarına bir adet klip geldi!

Albüm genel olarak IAMX sevenleri pek tatmin etmeyebilir ama ''allahı var'' albümün en başarılı parçası olan Bernadette'e klip çok iyi oldu, çok güzel iyi oldu!



Bu da Almancası;