Yeni Albüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yeni Albüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Eylül 2013 Perşembe

YENİ | Dadaruhi Tribute Albümü Yayında!




Uzun süre önce duyurulan proje sonunda nihayete erdi. Dadaruhi Tribute albümü 13 müzisyen/grubun katılımıyla albüm haline geldi. 

Albümün yayınlanma tarihi gezi direnişi sebebiyle ileri bir tarihe ertelenmişti. Offprint albümün lansman gecesini Arkaoda'da yaparak 15 Eylül'de yayınladı. 

2002'den bu yana Replikas'tan dinleye dinleye fazlasıyla alıştığımız şarkıların bu hallerine alışmak epey zaman alacak. Albümde şarkıların yeni hallerine alışma süreci bir yana dursun, en güzel şey şarkıların birebir çalınmaması olmuş. Her grup/müzisyen kendi tarzından sıyrılmadan Replikas Dadaruhi'yi yorumlamış. Kafalarda hep sorduğumuz  "bu şarkıyı şu adamlar çalsa nasıl olurdu?" sorusunun yanıtları gizli bu albümde. 

Albümde yer alan gruplar/müzisyenler ve seslendirdikleri şarkılar şöyle:
  • Change of Plans - Kemir Beni
  • Kör Taşın Kıyısında - Nekizm
  • Ventochild - Haydi Bir Ses Duy
  • kim ki o - .
  • Hayvanlar Alemi - Hacıyatmaz
  • Troll Tres - Yaş Elli
  • Ayyuka - Deli Halayı
  • Chopstick Suicide - Karabasan
  • roadside.picnic - Bir Bağlam Roka
  • Umut Çetin - Ş
  • Teyp Quartet - Ömür Sayacı
  • D2GG - Kesit(Kesif)
  • Kafabindünya - Tabu
Albümü bandcamp üzerinden $5 karşılığında satın alabiliyorsunuz. 


* * *

28 Temmuz 2013 Pazar

ALBÜM | Lansing-Dreiden - The Incomplete Triangle (Reissue)



Miami çıkışlı Lansing-Dreiden’ın 2000’li yıllar boyunca hazırladıkları ‘The Incomplete Triangle’, ‘A Sectioned Beam’ ve ‘The Dividing Island’ kayıtları Mexican Summer tarafından yeniden yayınlandı. Bu üç albümden kavramsal olarak en bütünlüklü olanı ‘The Incomplete Triangle’, psychedelic ve space rock’tan 80’lerin synth pop’una uzanan müzikal yelpazesiyle grubun mütevazı duruşuna tezat bir zenginlik vaad ediyor. Lansing-Dreiden’ı keşfetmek için en uygun seçim. 



(Bu yazı, XOXO The Mag- Temmuz'13 sayısında yayımlanmıştır.)

15 Nisan 2013 Pazartesi

YENİ ALBÜM | DRAMA - Yalnız Bir Duygu

Albüm Kapağı - Fotoğraf: Duygu Özlem

Nisan ayını her zaman çok sevmişimdir. Bu sene daha çok sevdim. Yakından takip ettiğim gruplar ilk albümlerini çıkartıyorlar. Geçen hafta Softa'nın Hunili Ayin albümüyle ilgili bir yazı yazmıştım. Bu hafta ise Drama'nın ilk albümü Yalnız Bir Duygu ile ilgili bir yazı yazacağım. Onlar kadar heyecanlı olmam tabi ki mümkün değil ama onlarınkine yakın bir heyecan ile yazdığımı bilmenizi isterim. 

Drama, kendine ait sakin ama çok sağlam ve kolay kolay yıkılmayacak bir düşünce yapısına sahip. Genellikle gruplar dış etkenlerden, iyi ya da kötü eleştirilerden doğrudan etkilenip kabuk değiştirebiliyorlar. Benim gördüğüm ve gözlemlediğim Drama, ilk dinlediğimde nasılsa şu anda da öyleyleler. Değişen tek şey isimleriydi. Kertenkeleler isminden Drama'ya geçiş sürecini daha önce yaptığımız röportajda anlatmışlardı. 

Yalnız Bir Duygu albümü kayıtları uzun süredir devam ediyordu. Yakından takip edenler Drama'nın son 1 yılında sürekli bu albüm ile ilgili çalıştığını görmüşlerdir. Bir yandan albüm çalışmaları için kayıtlara devam ederken, bir yandan da konser vermeye devam ettiler. Bir önceki paragrafta bahsettiğim kendi çizdikleri yoldan ve düşüncelerden hiç sapmadan.

Davul: Semhan Aydın | Bas: Barbaros Pakar | Elektrik Gitar: Sercan Sayar | Vokal: Duygu Güven

Drama'nın ilk abümü Müzik Hayvanı etiketiyle çıkıyor. Bu etiket bana, grubun kafasındaki düşüncelerin ışığında gerçekleşen bir eylem olduğunu hissettiriyor. Müzik Hayvanı son dönemlerde gördüğüm en etkileyici ve özlemini duyduğum düşüncelerin kusursuz bir oluşumudur. Biz müziğin peşinde koşan insanların, dinleyicilerin, arkadaşlarımızın, ne kadar samimi ve içten insan varsa hepsinin bir kez ya da bir çok kez Müzik Hayvanı ile ilgili düşünmesi ve bir şeyler paylaşması gerektiğine inanıyorum. İlk albüm için (umarım sonraki albümlerde de) Drama ve Müzik Hayvanı  buluşması çok yerinde ve doğru bir karardır. Bunun etkilerini albüm çıktıktan sonra daha net anlayacağımızı umuyorum.

Yalnız Bir Duygu'nun detayları çok fazla belli değil. İlk günden bu yana sürekli dinlediğimiz, ezberlediğimiz Akbabalar, Acıbadem ve  Uzak muhtemelen bu albümde olacak. Bunların dışında daha önce hiç duymadığımız yeni bir şarkı gelecek mi merakla bekliyoruz. Drama'nın facebook hesabında paylaştığı, Duygu Özlem'in çektiği albüm kapağının fotoğrafının da çok güzel olduğunu belirtmek isterim.

Drama, Yalnız Bir Duygu'nun lansman gecesini Dunia'da, 23 Nisan Salı akşamı yapacak. Böylece Kadıköy çatısı altında Drama, Dunia ve Müzik Hayvanı ortaklığında müthiş bir gece olacağını gönül rahatlılığı ile söyleyebilirim.

Yine güzel müzik, güzel insanlar... Dinleyin, sevin! 


6 Nisan 2013 Cumartesi

YENİ ALBÜM | SOFTA - HUNİLİ AYİN




Softa nihayet albümüne kavuşuyor. Son dönemde albümlerin varlığına inancına zayıflayıp, canlı müziğin kendisine dönmeye başladım diyebilirim ama Softa'nın konserlerine gidemediğimiz günlerde "yahu bari kayıtları dinleyebilsek" diye hayıflandığım çok oldu. Albüm işte bu yüzden önemli; ama bir o kadar da önemsiz.

Softa ile ilk Myspace üzerinden tanışıp, Roxy finallerinde yüz yüze görüştüğümüzde hemen bir albüm ve hızlı bir yükseliş beklentisi oluşmuştu. Bunda yarışma sonucu ve ödülü etkili oldu diyebilirim. Bu beklenti sadece bende değil o gün orada olan herkeste vardı. Zira o güne dair çok net hatırladığım şeylerden biri Furkan'ın kapı önünde elinde birasıyla heyecandan titremesi ve ekipmanlarındaki yetersizliği vurgulamasaydı. Diğer gruplar kusursuza yakın soundları ve binlerce TL'lik Fender'leri ile büyülü bir atmosfer oluşturuyordu. Bu yüzden söz konusu yarışmada kusursuzluğun birincilik getireceğini düşündükleri için kaygı ile sahneye çıkmışlardı. Softa'yı o binlerce TL'lik Fender'lerin, kusursuz soundların, teknik ve teoirisine çok hakim müzisyenlerin arasından bugüne getiren şey o gün Furkan'la, Ece'nin söylediği şeylerde gizlidir.

"Nerede, ne ile çaldığımız önemli değil. Çıkıp eğleneceğiz. En güzeli bu!" 

Softa; kusursuzluğa özlem duyan tüm insanlara verilmiş iyi bir cevaptır. Kusurluluğun içinden doğup, kusurlarıyla yüzleşerek büyüyen, kendilerini her yönden geliştiren, "biz birinci olduk; öyleyse tamamız!" cümlesini hiç kurmayan Softa'nın, Roxy finalleri sonrasında hemen albüm, hızlı bir yükseliş bekleyenleri ters köşeye yatırması, onların müzikal gelecekleri açısından attıklar en önemli ve büyük adımdır.

Bazı gruplar vardır. Kafa olarak ait oldukları yer çok ileridedir. Oraya varoldukları zaman dilimini hızla geçerek varmışlardır; fakat fiziken ve gerçek zaman bazında oraya varmaları için bazı aşamalardan geçmeleri gerekmektedir. Softa, bunu en iyi yapan gruplardan biridir. Etrafındaki kendileri adına gelişen bütün "iyi" gelişmelerin büyüsüne kapılmadan, egolarını alt edip o gelişimi durdurmadılar. Ait olduğu zamanın gerektirdiği şekilde kademe atladılar. Bir anda 10 basamak yükselmeleri için her türlü olanak varken basamakları tek tek çıkmayı tercih ettiler. Muhtemelen onlarda bunu bilinçli yapmadılar ama bilinçaltlarında yatan o zamanın ilerisindeki mentaliteleri onları bugüne getirdi; ve şimdi yeni bir adım daha atacaklar. Albüm lansmanında sonra fırsat bulursanız 5 dakika konuşun. "İyi geçti; ama..." diye başlayan bir cümle kuracaklardır.

Ben Softa'nın başarısının altında sadece yaptıkları iyi müziğin etkisi olduğunu düşünmüyorum. İyi müzik, iyi bir düşünceyle bir araya gelirse anlamlı olur görüşündeyim. Hatta şu an odamın duvarında asılı duran, her sabah bakıp kendi yaptığım müziğin anlamını pekiştiren o sözlerden alıntı yaparak bu görüşü destekleyeyim. 
  
"İletişimin samimî ve dürüst tınılarıyla donanmış her müzik kendi varlığını, insnaların yaşanmış ve olgun ruhlarında anlamlandırır. Nitelik, müziğin ruhudur" (HAKAN ORMAN)


Softa, Peyote Müzik etiketiyle içinde bulunduğumuz Nisan ayında HUNİLİ AYİN ismiyle albümünü çıkartıyor. Konserlerine geçerli ya da geçersiz, türlü sebeplerden gidemeyen bizlerin evine girmeye hazırlanıyor. 

24 NİSAN akşamı Peyote'de "Hunili Ayin" albüm lansman gecesinde Softa'yı izleyeceğiz. Sonra da albümünü alıp eve götüreceğiz.

Softa'yı evinizin baş köşesine koyun, unutmayın. İyi müziğe, güzel düşüncelere ve çok çok çok mükemmel karakterdeki bu insanlara sahip çıkın.

Sevin, destekleyin.


* * *



Softa ile ilgili basında çıkmış bazı yazılar:


daha fazlası için:


17 Mart 2013 Pazar

ALBÜM | Marianne Faithfull - Broken English (Remastered)


Marianne Faithfull
Broken English (Deluxe Edition)
Island

Marianne Faithfull’un en parlak döneminin 17 yaşında İngiliz kanallarında boy gösterdiği ‘As Tears Go By’lı yıllar olduğu düşünülse de adını rock tarihine yazdıran albüm ‘Broken English’ oldu. 35 yıl sonra yayınlanan deluxe edition sayesinde birbirinden güçlü sekiz parçanın deformasyondan arındırılmış orijinal stüdyo kayıtlarına ve Derek Jarman’ın kotardığı klasikleşmiş üç videoyu arşivleme şansına erişiyoruz. Alkolik, uyuşturucu bağımlısı ve çatal sesli başka bir Faithfull’dan 80’lere damgasını vuran new wave akımının habercisi muhteşem bir albüm.




(Bu yazı XOXO The Mag Mart'13 sayısında yayımlanmıştır.)

25 Ocak 2013 Cuma

Mogwai - "Les Revenants"






"Anlamıyorsunuz beni. Belki de anladığınız şeyleri hemen unutuyorsunuz." diyerek bağırıyorum. "Kimin umurunda senin düşüncelerin!" bakışlarınız ile beni müthiş bir Zidane şutu ile uzaklara fırlatıyorsunuz.

Ah bu İskoçya sokaklarındaki yüzü dalgalı insanlar. Nereden geliyorlar kim bilir? Bisikletim ile ilerliyorum; sokaklarda aralarından hızlıca geçerek... Şu an yaşanan zaman dışındaki geçmiş ya da gelecek kelimelerini hafızamdan sildim. Onlardan birini elimde sandığımda çoktan beni terk edip gitmişti. Diğeri ise hep boş ümitlerle doluydu. Vazgeçtim ikisinden de... Sadece ilerliyorum. Sokakları, insanları gözlüyorum. Bazen notlar alıyorum. Güzel bir rampa bulursam bisiklet ile kendimi rüzgâra bırakıp, martılarla yarışıyorum. İşte o an koyu mavi görünüyor dünya.

Les Revenants Cafe'nin önünden geçerken 175 cm boylarında bir kadın görüyorum. Gri montu, bordo eşarbı ile uyumsuzluğunu ilan eden güzel bir kadın. Onu takip ediyorum. Bisikletten inip, yavaşça arkasından gidiyorum. Gri montunun cebinden bir şeyler çıkartıp konteynere attı. Konteynerin yanına gidip baktığımda, kredi kartı slipleri ve MP3 Playerını attığını gördüm. Çöpe elimi daldırıp, MP3 Playerı aldım. Kulaklığı ve ekranı parçalanmıştı. Kendi kulaklığımı alıp taktığımda kendimi müziğe bırakarak kadının gittiği yolun zıttına doğru gitmeye karar verdim. 

Tekrer Les Revenants Cafe'nin önüne geldiğimde kirli sakallı, sarhoş bir adam elinde telefon ile gözyaşlarına boğulmuşken bir anda kahkahalarla gülmeye başladı. Bisikleti kenara çekip bir yandan MP3 Playerdaki şarkıyı dinlemeye çalıştım. Bir yandan da adamı uzaktan takip etmeye... Şarkı öylesine güzel ki; adamın tüm hareketlerine fon müziği yapıyordu. Çok güzel bir piyano, çok güzel bir melodi ile akıp gidiyordu. Aynı adamın telefonla konuşurken gösterdiği reaksiyonlar gibi zıt karakterliydi şarkı. Çünkü adamın ağlarken gülmesi gibi sert davullar o piyanoya eşlik ediyordu. Şarkı bittiğinde kulağıma tek gelen adamın telefondaki konuştuğu kişiye "Hungry Face" diyerek bağırıp, yüzüne telefona kapatmasıydı. Adamın sinirli bakışları üzerime döndüğünde bisikletime atlayıp yavaşça uzaklaştım. 

İskoçya sokaklarında "Jaguar" marka bir arabaya rastlarsınız arabanın sahibinin yazar olma ihtimali vardır. Eskiden bir kitapta okumuştum. Hangi kitap olduğunu hatırlamıyorum. Burada ne kadar Jaguar kullanan varsa hepsi bankacı ya da muhasebeci gibi ciddi adamlar. Hiçbiri yazara benzemiyor. Geçen hafta Dominic Aitchison ile Dušan Kovačević'in Profesyonel isimli oyununa gittik. Oradaki karakterlerden sekreter Marta şöyle diyor "...yalnız çok tuhaf biri. Görseniz bir yazara da benzemiyor." diyor. Teodor ise "O zaman mutlaka bir yazardır. Bugünlerde herkes bir şey yazıyor ama kimse yazara benzemiyor. Ne kadar yazara benzemezsen o kadar kitap yazıyorsun." diyerek diyaloğu devam ettiriyor. İşte Teodor'un bahsettiği adamların çoğu bu Jaguar'lara biniyor. 

Buranın en güzel sokağından geçiyorum. Bu sokakta eskilerden kalma kocaman taştan bir harabe ev  var. Biraz masraf yapılsa çok güzel bir yapı olabilir. Duvarında "The Huts" yazıyor. Muhtemelen bu yazıyı akşam buraya gelip şarap içip, dans eden adamlar yapmıştır. Bir keresinde onlara eşlik etmiştim. Dışarısı oldukça soğuktu. Buz gibi bir karadut şarabı ile doğaçlama şarkılar söylemiştik. Ben pek sevmediğim için katılmadım ama ara sıra benimle bisiklet gezintilerine çıkan Martin Bulloch o akşam fena halde için dans etmişti. Kendi eğlendiği gibi bizi de komik danslarıyla eğlendirmişti. The Huts'ın olduğu sokağın bir ucundan girdiğinizde denizi görmeye ve pedal çevirdikçe denizden ziyade bulutlara doğru yükseldiğinizi hissediyorsunuz. Kulağımdaki MP3 Player'dan kendi kendine hiç düzenini bozmadan çalan elektrik gitar ve yine üzerinde küçük yürüyüşler yapan iki sevgili gibi piyanolar... Şarkının ritmiyle yaklaşıyorum denize doğru ya da buluta doğru. Yükseldiğim an!

"Kill Jester" sahillerine indiğimde bisikletimi bir direğe bağlayıp denize en yakın duran banka gidip uzandım. Kulaklığın bir tanesini çıkarttım. Sol kulağıma pan yaptığımda denizin, kıyıya vurduğu anın sesi sağ kulağıma pan yaptığımda ise yaylıların ağır ağır anlattığı bir hikayeye eşlik eden rüzgâr kadar güzel piyanolar. Müzik ve doğa ile derin bir sohbet içindeyiz. 

Bankta yatarken havada uçuşup, önüme düşen gazeteyi elime aldım. Tarih kısmı yırtılmış, resimler bir çamura bulanmış, yazıların mürekkebi akmış. Gazete dışında her şey olabilirdi. O uçuşan şeyin ne olduğuna üzerindeki yazıları biraz okumaya gayret edince anladım. Televizyon yazıyordu bir köşesinde. Biraz altındaki resmin altında mahkeme kararı ile ağırlaştırılmış müebbet yazıyordu. Herhalde biri çok büyük suç işlemiş. Dünyadaki adalet sistemi mükemmel olduğundan müebbetlik bir şey olmadığından emin oldum sadece... Gazete o kadar sıkıcı geldi ki çöp kutusuna atmak için ayağa kalktım. Atmadan evvel okunabilen tek manşetine baktım. "This Messiah Needs Watching" 

Bisiklete atlıyorum. Hızlı bir şekilde pedallıyorum. Nabzım yükselirken etrafı hızla süzüyorum. Kafamı sola çevirip dükkanlara bakıyorum. Gri montlu kızı camında "Whisky Time" yazan bir bistroda tek başına oturmuş yemek yerken gördüm. Bisikletin frenlerine asılıp bistronun önüne bisikleti bağlayıp içeri girdim. Hemen yanındaki masaya oturdum. "Special N" isminde bilmediğim bir şeyler sipariş edip garsonu masamdan uzaklaştırdım. Bistroda kulağımdaki MP3 Playerdaki müziğe çok benzeyen bir şarkı çalıyordu. Yine yaylılar, gitarlar ve piyanoya eşlik eden sakin bir davul. İştahım iyice açılmıştı. Gri montlu kızla göz göze gelmemek için çok çaba sarf ettim  Fakat pek başarılı olamadım. Ona baktığımı anladığında masasından kalkıp yanıma geldi. Masama oturmak istediğini söyledi. "Tabi ki" diyerek masama oturmasına izin verdim. Bisikletimi beğendiğini söyledi. Beni daha önce Les Revenants Cafe'nin orda da gördüğünü söyledi. Garson siparişimi masama getirdi. Garsonun gömleğinin üzerinde ismi yazıyordu. Garsonun ismi John Cummings. Gri montlu kıza bir şey isteyip, istemediğini sordum. Kırmızı şarap istediğini söyledi. Garson siparişi getirmek için uzaklaştığında gri montunu çıkartıp, sandalyeye astı. Üzerinde krem rengi bir elbise vardı. Kolları dirseklerine kadar açıktı. Kolunun iç kısmındaki dövmesi vardı; üzerinde "Releative Hysteria" yazıyordu. Bistrodaki müzik ninni gibi esmeye başladı üzerimizde. Kızın krem rengi elbisesi ve kolundaki dövmesiyle büyülenmiş bir haldeydim. O anda söylediğim sözlerin bir anlamı olup, olmadığını tartamıyordum. Çalan şarkı her yanımı uyuşturmuştu. Garson geldiğinde "hanımefendi için "Fridge Magic" şarabından açtık." dedi. Şarabı tadıp uygun olduğunu söyledim. Halbuki şaraptan hiç anlamadığımı söylemeliydim ama söyleyemedim.

Gri montlu kız şarabını yudumlarken nereli olduğunu sordum. "Portekiz(Portugal)" dedi. Fernando Pessoa'yı sevip sevmediğini sordum. Bir düzine övgü dolu cümle kurdu. Artık onun frekansındaydım. Algılarımızın kilitlendiği noktada bu frekansının bozulmasının imkan yoktu. Çantamdan Fernando Pessoa kitabını çıkartıp masaya koydum. Beyaz teniyle iç içe geçen kırmızı ojeli elleriyle kitabı eline alıp, bir sayfa çevirdi. Okumaya başladı;

Kimseye ait olmamak... 
Kendime bile!
Bir yokluğun peşinde
ve ona ulaşma isteği içinde!

Onu dikkatlice takip ettim. Sayfalarını çevirdiği kitabı okur gibi yapıyordu sadece. Bu şiir o kitapta yok. Ezbere, hiç hatasız Fernando Pessoa'yı okumuştu. Bistroda çalan müziğin ağır ritmi ile kendim için yeni başlangıçlar ve yeni sonlar diledim. 

"Eagle Tax" etiketli montunu üzerine tekrar giydi. Ayağa kalktı. Elini uzattı ve kapıdan çıkıp gitti. Ben ise Fernando Pessoa ile karşılıklı şarap içmeye devam ettim. "Ey farklı kadın, hiç düşündün mü senin bana, benim sana nasıl da görünmez olduğumuzu?...." 

Garsondan hesabı istedim. Hızlıca ödemeyi gerçekleştirip masadan kalktım. Yemek, müzikler ve içkilere göre oldukça ucuz bir yer olduğunu söyleyebilirim. Duvarında eski bir aile resmi var. Kısmen dömiklasik bir mekan burası. Yemekleri ise mekanın görüntüsüne nazaran daha "Modern" olduğunu söyleyebilirim. İnanılmaz lezzetli. O duvardaki aile resminin altında "What Are They Doing In Heaven Today?" yazıyordu. Garsona dönüp bunun nedenini soracakken aklıma gri montlu kız geldi. Hızla dışarı çıkıp, bisikletime atladım. Sokakları tek tek geçiyorum. Bir yandan da yine, kulağımdaki kırık MP3 Playerdan aynı şarkıları dinlmeye devam ediyorum. "Wizard Motor" reklam tabelalarının arasından bir sürü insan kalabalığı gördüm. Bisikletle tabelaları geçtiğimde. Yeşillikler içindeki parkın içinde gitarlarıyla etrafındaki dinleyenlere güzel hayaller kurdurtan sokak müzisyenleri var. Bisikletimle kalabalığa ve müziğe doğru yaklaştım. Gri montlu kızında orada olduğunu görünce hiç düşünmeden yanına yaklaştım. Hiç ses yapmadan yanında durdum. Gri montlu kızda hiçbir şey demeden yüzüme bakıp, sessizce seyretti. Sonra koluma girip, öylece şarkının ritmiyle hafiften sallanmaya başladı. Sağ tarafımdaki gençten bir çocuk arkadaşına dönüp. "Sayın Barry Burns... Evde tıkılıp, Oblomov olmak üzereyken benimle gelmekle ne iyi yaptınız değil mi?" dedi.

Gri montlu kız kolumdan tutup beni kendine çevirdi. "Zaman doldu artık. Tanışalım. Adın?" dedi. "Stuart Braithwaite" dedim ve ekledim "Bu kırık MP3 Playerda çalan şarkılar kime ait?" 

"MOGWAI"

12 Haziran 2012 Salı

ALBUM | Yora - "Gün Sözleri"


Yora, Mayıs ayında Gün Sözleri'ni bizlerle tanıştırdı. O şarkı böyle, şu şarkı böyle klişelerinden uzak, albüm bahanesiyle Yora'yı anlatmak istiyorum. Ne kadar başarabilirim bilmiyorum ama denemekten zarar çıkmaz. Tabi eklemekte fayda var, bizler bir grubu anlatırken kullandığımız tek şey hissiyatlarımız oluyor. Bunu ötesindeki düşünceler, aşırı sığ ve gereksiz cümleler bütünü olduğu için, bu tür değerlendirmeleri yazılarımızın dışında bırakıyoruz. O yüzden bir grubu ya da albümü değerlendirirken, heyecanlarımızı veya hayal kırıklıklarımızı es geçemiyoruz.

Gün Sözleri, İlk Ses ve Son Ses arasındaki hikayeyi anlatan, zaman olarak İrlanda'nın bahar dönemlerine denk gelen bir albüm. Albüm o kadar akıcı ve sürükleyici ki, o hikayenin içinde kaybolmadan, en naif duygularımla, her defasında Son Ses'e kadar gelebiliyorum.

Şarkılarda denize ve güneş ışıklarına bol bol göndermeler var. Aynı göndermenin 50 yaş üstü versiyonunu Bülent Ortaçgil, Sen albümünde bize sunmuştu. O biraz daha kasvetliydi. Yora ise bu temayı daha iç açıcı bir halde bize sunmuş. Eğer Yora bu hissiyatı koruyabilirse seneler sonra Bülent Ortaçgil gibi bize denizden, adalardan, güneşten daha farklı şekillerde ama yine aynı hissiyatla bahsedebilir. Bu temaya yapılan göndermeler daima bana haz vermiştir. Albümün en güzel yanı benim için bu sanırım.

Bir albüm yapmak için çok büyük çabalar, emekler harcanıyor. Her şeyden önce o albümü dolduracak şarkıları yapabilmek gerekiyor. Bazı albümler o kadar zorlamadır ki, sadece albüm dolsun diye eklenen basit, grubun hiçbir özelliğini yansıtmayan ve diğer şarkılardan kopuk şarkılar barındırabiliyor. Gün Sözleri'nde böyle  kopuk bir şarkı yok. Şarkıların tamamı birbiriyle ilişkili ve dokuları uyumlu. Başta bahsettiğim akıcı ve sürükleyici tanımlaması da bununla alakalıdır.

Albüm veya gruplarla ilgili bir şeyler yazarken bencil olduğum ve tamamen kendi arzularıma göre şekillendirdiğim cümleler oluyor. Bu albüm, bu tarzın sürdürülebilirliğini sağlama amacı güdüyorsa kesinlikle kusursuz ve mükemmel; fakat benim beklentim daima bu sürdürülebilirliğe bir yenilik katmak ve uygulanan o tarzı biraz daha genişletme üzerinedir. Bu sürdürülebilir olma çabası kesinlikle eleştirilecek, kötümsenecek bir şey değil. Söylemeye çalıştığım şey bu mükemmel çalışmaya eklenecek ufak tefek detaylarla bir basamak daha atlatmak ile ilgilidir.

Albümde keşke dediğim en büyük düşünce trompet, saksafon, trombon gibi nefesli çalgıları daha yoğun duyabilme üzerinedir. Bu tamamen tercih meselesi. Özellikle nakarat kısımlarında bu açlığı hissettim. Bunun yanında bazı şarkılarda boşluklar yaratarak, şarkıyı akışına bırakmak ve enstrümantal kısımları haz açısından doruk noktasına ulaştırarak, gidişatı renklendirmek çok hoş olurdu. Hatta bu kısımlarda daha caz'a kayan davullar ile kontrbas sesi duymak fena halde keyif verirdi. (Bu tamamen benim hayalim tabi... )

Bayan vokaller inanılmaz hoşuma gitti. Yerinde vurgular, girişler, sesin vokalden öte enstrüman olarak kullanımı ders niteliğinde performansa sahip. Daha önce bu örneği Magyar Posse ve Setna'da görmüştüm. Setna'da doğrudan vokal vardı ama çok dikkat çekici bir kullanım söz konusuydu.

Gün Sözleri için söyleyebileceğim şeyler şimdilik bu kadar. Yora dinlenmesi, sahip çıkılması gereken bir grup. Bizler Yora gibi gruplara değer verdikçe, onların müziğe/sanata küsmesine engel olacağımız hissine sahibim. Bu düşüncem sadece Yora değil, tüm samimi ve içten sanatçılar için geçerli.

Gerçek ve samimi duygularla dolu albümleri için Yora'ya teşekkür ederiz.

http://yoraistanbul.tumblr.com/ (blog yazan grup iyi gruptur)
http://twitter.com/yoraistanbul
http://www.myspace.com/yoramusic

17 Ocak 2012 Salı

Günahkar olma hali: "Trespassers William"

Hangi kelimeleri seçsem ki bu grubun hayatımdaki yerini anlatmak için... Trespassers William hakkında ne söylesem bir eksik kalır. 


Kaç tane dönüm noktası vardır ki insan hayatında? Hele ki bu dönüm noktası bir müzik grubuna aitse. İlk dinlediğim şarkıları U2 cover'ı olan Love is Blindness'dı. Vurulmak ne kelime, o notaları dinlerken müzik algım resmen tekrardan şekilleniyordu. Sonra diğer şarkılar, albümler derken ben kendimi bu grubun notaları içerisinde kaybetmiş buldum. En sevmediğim şarkılarında bile onlarca sefer tekrar dinlemek istediğim birkaç nota barındırır TW.


TW yeni yılla beraber hayatıma bir anlam daha kattı. "New Song and Outtakes" adında 2 yeni şarkı, bir remix ve eski kayıtlardan oluşan yeni bir albüm gibi bir şey yayınladı. Aslında bildiğim TW'den pek farkı olmayan şarkıları barındırsa da bu yeni albüm, yine çok güzel, yine çok hüzünlü ve yine kırılgan.. Hatta "Bells" adında şu zamana kadar TW'ın en iyi işi olan şarkıyı bile barındırmakta bu albüm. Hayatımda ilk defa bir şarkının mp3'ü için para verdim. Tamı tamına 1,95+KDV verdim şarkı için. Sonrasında 288 sefer bu şarkıyı tekrar tekrar dinleyerek hakkını da verdim sanırım. İliklerime kadar işledi resmen. İnanılmaz bir hüzün var şarkıda, vokalden çok melodi vuruyor insanı... 


Aynı formül sürekli bam telinizi yakalar mı? Yakalıyor işte. Bu formülün kusursuzluğu mu yoksa günahkarlığın acısı mı? Kanımca doğru cevap günahkarlık, pişmanlık ve dahası.. TW her albümünde yaşadığı günahları (pişmanlık diyelim buna) yansıtıyor formülüne ve sonrasında o eşsiz müzikler ortaya çıkıyor. İşte bu yüzden 'Trespassers' diye başlıyor ya grubun adı. Günahkar William...






20 Eylül 2011 Salı

Howling Bells - The Loudest Engine

Howling Bells uzun bir zaman diliminden sonra 3. stüdyo albümleri olan 'The Loudest Engine'ı, The Killers'dan tanıdığımız Mark Stoemer prodüktörlüğünde çıkardı. Valla ne yalan söyleyeyim, uzun zamandan bu yana hiç bir albümü bu kadar tutkuyla beklemedim, beklemek istemedim. Kuşkusuz bunda Juanita'nın etkisi büyük:). 

Her neyse konudan uzaklaşmadan The Loudest Engine'a geri dönmek isterim. Howling Bells'i dinleyenler bilir ki grubun ilk albümü indie- folk sularında gezinen oldukça melodik bir albümdü. Sonrasında gelen Radio Wars ise çatır çatır elektronik öğeler barındıran ama grubun melodik yanını koruyan bir albümdü. Yeni albüm ise önceki iki albümün orta yolu gibi (ortanın solu :)  ) ama daha saykodelik öğeler barındıran,  ama şarkıların uzun pasajlarla süslendiği,ama gitarist abinin daha deneysel sularda yüzdüğü bir albüm.

Gitarist abiye ayrı bir parantez açmak istiyorum. Son zamanlarda, albümün sound'unu bu kadar etkileyen, albümün melodik yanını bu kadar destekleyen başka bir gitariste rastlamamıştım. Yok, gerçekten adam bu albümde döktürüyor. Albüme adını veren The Loudest Engine adlı şarkının outro'su ders niteliğinde ya da Baby Blue'da (en favori şarkım) kullandığı gitar tonu, şarkıyı alıp başka diyarlara götürüyor. Juanita'ya özel ilgim olsa da, bu albümün yıldızı gitarist abidir.

The Loudest Engine  beklentilerimin çok çok üstünde çıktı. Grup, Ekim sonu gibi Avrupa turnesine çıkacak, hazır yeni albüm çıkmışken, buralara uğrasalar, dünya gözüyle bu güzel albümü canlı dinlesek ne güzel olur. Di mi?