30 Nisan 2012 Pazartesi

YENİ | Sigur Rós - Varúð

Geçtiğimiz günlerde yeni çıkacak albümde yer alamayacak bir parça paylaşan Sigur Ros, bu sefer albümde yer alacak yeni bir parça yayımladı.

28 Mayıs'ta gelecek Valtari albümünden yayımlanan parçanın adı ise: Varúð


 

28 Nisan 2012 Cumartesi

Morrissey konseri bilet fiyatları açıklandı!

Yazın merakla beklenen konserlerin en başında gelen isimlerden biri de şüphesiz Morrissey. 19 Temmuz Perşembe günü Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi'nde yer alacak Morrissey'î beklenildiği gibi pek de ucuz sayılmayacak şu fiyatlarda izleyebileceğiz;

1. Kategori - 375.00 TL
2. Kategori - 275.00 TL
3. Kategori - 165.00 TL
4. Kategori - 112.00 TL
5. Kategori-Öğrenci - 67.50 TL

26 Nisan 2012 Perşembe

YENİ VİDEO | The Raptures - How Deep Is Your Love


The Rapture’ın yayımladığı 3. stüdyo albümü  In The Grace of Your Love'dan çıkan ilk single olan How Deep Is Your Love'a bir de video klip geldi.

5 yıl aranın ardından gayet güzel bir albümle dönüş yapan The Rapture, albümün hitlerinden olan parçaya çektiği video klip için buyursunlar;




23 Nisan 2012 Pazartesi

YENİ | Fiona Apple - Every Single Night

19 Haziran'da çıkacağı açıklanan yeni Fiona Apple albümü The Idler Wheel'dan ilk single Every Single Night geldi!

Özlemişiz...

 Every Single Night by fionaapple

YENİ | Sigur Rós - Kvistur

28 Mayıs tarihinde piyasaya sürülecek yeni albüm Ekki Múkk'ta yer almayacak farklı bir Sigur Ros parçası geçtiğimiz günlerde paylaşıldı.

Yine gayet atmosferik bir yapıda olan, yeni parça Kvistur için buyrunuz;

20 Nisan 2012 Cuma

Sophie Zelmani: "Arayışlar"

Hayatımın grubu olan Trespassers William dağıldıktan sonra yeni arayış ve keşifler daha da farklı bir hal aldı sanırım benim için. Yeni sesler gerek bu 'anlamsız' hüznü gidermek için... Sophie Zelmani bu arayışlar içerisinde ortaya çıkan seslerden biri sadece ama en vurucu olanı belki de...

Sophie fısıldayan solist familyasından ancak o güzel vokalini böyle bir kategori üzerinden anlatmak da Sophie adına büyük bir haksızlık olur. Sophie'nin sesi her şeyden önce oldukça doğal, şarkılarını dinlerken zorlama bir hissiyat oluşmuyor bünyede, karşınızdaymış gibi söylüyor şarkısını, derdini ya da tasasını. Dinleyiciyi de sanırım bu yakın olma hissiyatı çekiyor. Vokaline uyan düzenlemeler ile müziklerine hayata geçirmiş Sophie. Sakin, dingin folk düzenlemeleri mevcut Sophie'de, ara sıra metronom hızlansa da, o metronom hızının aksine kendisi inatla sakinliğini koruyor. Sükunet iyidir diyor.

Sükunet bu aralar en çok ihtiyacımız olan şey belki de, onu arayanlar için Sophie Zelmani güzel bir yolculuk olabilir.Sophie'ye dair kafamda oluşan tek soru işaretini sizle paylaşmadan post'u bitirmek istemedim: 1996 yılından bu yana piyasa içerisinde olan bir kadın nasıl bu kadar arkalarda kalır.

19 Nisan 2012 Perşembe

Vera'nın ilk albümü "Karanlık Dokunmasın" huzurlarınızda!


Vera, 1. Be The Band yarışmasının ardından Babajım Records desteğiyle, ilk olarak dijital platformlarda paylaştığı debut albümü "Karanlık Dokumasın"ı, 19 Nisan Perşembe yani bu gece Ghetto'da dinleyenlerinin huzuruna sunmaya hazırlanıyor.

İlk olarak 2004 yılında Denizli'de henüz birer lise öğrencisiyken kurulan grup, vokalde Arel Koray Nalbant, klavyede Onur Gülen, davulda Canberk Karademir, bas gitarda Dünyacan Yılmaz ve gitarda Mustafa Şarbak'tan oluşuyor.

facebook.com/event



Yazarın Notu: Umarım; Mor ve Ötesi'nin her türlü kabul gördüğü, Sakin'in farklı sebeplerle elini eteğini çektiği bu müzik piyasasına yakın tarzlarıyla yeni bir soluk getirip, kalıcı olurlar. Yolları açık olsun!

18 Nisan 2012 Çarşamba

Trespassers William: "Bir grubun ardından sanrılar..."

Uzakta bir grup vardı, göremesem de onları, gitmesem de yanlarına ya da gelmese de onlar bana, o grup benim grubumdu.
İlk ne zaman dinledim onları hatırlamıyorum, ne zaman benim oldu onlar? Sanırım üniversitenin ikinci yıllarıydı. Tam da büyük bir aşk'a tutulma evresinde çıkmışlardı karşıma. Bir U2 cover'ı olan "Love is Blindness"dı şarkı.O gün ne hissettiğimi tam olarak hatırlayamıyorum, gerçi duygu dediğin şey, his dediğin şey nasıl hatırlanır ki? Ne saçma...


Sonrasında bir şarkı, bir şarkı daha ve bir şarkı daha. Dinlenilen her şarkı ile hayalimdeki müziğe bir adım daha yaklaşmamın sevinci ve hüznü, artık hayal yok, gerçek var… Bir müzik grubu kimlerin hayatında dönüm noktası olabilir ki ya da  bir insanın nasıl bir hayatı olabilir ki bir grup hayatını tamamı ile değiştirebilsin? Benim hayatımda oldu, tutku dolu oldu hem de. Onlarla beraber çoğu şey değişti hayatımda. Yolculuklarım, hüzünlerim, müziklerim ve sevinçlerim... Trespassers William ile kendimi tanımaya başladım. TW Maslov'un ihtiyaçlar teorisinde bir basamaktı benim için. Belki bu gruptur birbabaindie'nin hayatımda var olmasına sebebiyet veren şey. Trespassers William bir müzik grubundan çok daha ötesidir benim için... Müziğin ta kendisidir ya da en değerli kısmı... 13melek grubun dağıldığına ve çıkardığı yeni "albümsü"ye dair yazdığı post'ta, grubu anlatan çok güzel bir betimlemede bulunuyor;


"O tavanlara dalıp gitmelerin fon müziklerine can veren gruplardan Trespassers William"


Tavana bakıp dinlediğim günleri düşünüyorum da, bu sahne o kadar çok ki geçmişimde. Tavana dalıp geçmişimi ve geleceğimi düşündüğüm o kadar zaman var ki… TW geçmişimde o kadar yer alıyor ki grubun dağılması, geçmişimin de elimden alınması anlamına geliyor. Derin bir terk edilmişlik hissiyle karşı karşıyayım. Sanki çok sevdiğim bir kişi terk etti beni…

TW hayatımda bu kadar yer işgal ederken, bu kadar önemliyken, grubun dağılmasının benim için ne kadar önemli olduğunu da anlamışsınızdır. Birkaç gün önce öğrendim grubun dağıldığını. İnanmak istemedim inatla, bir ilişkinin bitişi gibiydi o günkü halim. Bir arkadaşımla paylaşmak zorunda hissettim durumu, salak desin bana ama beni anlasın, belki yine birleşirler desin istedim. Dedi de aslında ama hiç bir işe yaramadı, sadece teselliydi. Salak dedi mi acaba?

Sonrasında grubun solisti Anna Lyne Williams ile mesajlaştım. Kendisinden gelen mesaj:

“Yes, afraid so. the band was together for a very long time, more than 15 years, and after some personal issues and creative ones we've decided to just work on our other projects. i have 4 albums coming out this year tho - 2 solo ones, 1 with my new band Ormonde, and a double disc collection of Trespassers rarities. “

Bildiklerimi tekrarladı. Aslında TW dağılma sinyallerini grubun “Noble House” EP’si ve Anna’nın “Lotte Kestner” adlı solo projesi ile veriyordu ama nedense durumun grubun dağılmasına kadar geleceğini hiç düşünmemiştim. Şimdi neden dağıldıklarını anlatmak istiyorum izninizle.


Noble House, grubun 2008 yılında çıkardığı 5 şarkılık bir EP. EP  deneysel ve akustik olmak üzere iki yolda gidiyor gibiydi sanki. İlk yolda Anna’nın sesinin ön planda olduğu, daha akustik şarkılar. İkincisinde ise epeyce elektronik tınıların bol bol kullanıldığı ve grubun gitaristi Matt Brown’ın TW'nın diğer albümlerinde kullanmaktan hiç çekinmediği gitar efektlerinin yeterince serpiştirildiği  saykodelik şarkılar. Bir EP’de birbirine taban tabana zıt iki müzik denemesinin olması grubun müzikal anlamda düştüğü ikilemi de anlatıyordu aslında.


Bu EP çıktıktan sonra grubun solisti olan Anna Lyne Williams, solo projesi olan “Lotte Kestner” i duyurdu. Lotte Kestner, Anna’nın sesinin ön planda olduğu akustik bir proje. Lotte Kestner’i dinlediğimde ilk düşündüğüm şey Anna’nın bu proje ile akustik dürtülerini gidereceğiydi ki öyle de oldu aslında. Grubun 2010 yılında çıkarmış olduğu “The Naturel Order of Things” adlı EP’si grubun iyiden iyiye dream pop'tan ambient sularına yelken açtığı bir EP’idi, hatta yer yer post rock öğeleri bile mevcuttu EP’de.


Grup içerisinde fitillenen fikir ayrılılığını Lotte Kestner’in varlığı bile dindirememiş olacak ki TW 2012 yılı itibariyle dağıldı. Aslında dağılmalarının ardında yatan en önemli sebeplerden biri de grubun solisti ve gitaristi arasındaki duygusal ilişkinin de bitmesi. Anladığım kadarıyla grup dağılmadan bir ay önce ilişkilerini bitirme kararı almışlar. Sonrasında malumun ilanı olarak da TW dağılmış.


TW dağılması, hayatımdan çok önemli bir kişinin çekip gitmesi gibi, bu aralar üzülmekle meşgulüm. Kendimi aldatılmış gibi hissediyorum, grupla kelimelere dökemeyeceğim kişisel ve hayali bir ilişkim vardı. Gerçekti belki de.

Onlara 15 yıllık süreç içerisinde, beni de yanlarına alarak çıktıkları uzun yolculuk adına teşekkürlerimi sunmak istiyorum. -her ne kadar bilmeseler de ya da hissetmeseler de onlarla beraber olduğumu bu yolculukta-.  Ben bu yolculukta çok büyüdüm ama yine de o yolculuk sonsuza kadar sürseydi demekten de kendimi alamıyorum son tahlilde. Keşke sürseydi o yolculuk...

İyi ki oldular...


Güle güle TW, belki bir gün yine görüşürüz…

Trespassers William - Love you more


“All of my songs are for you
All of my songs are sad.”




15 Nisan 2012 Pazar

YENİ VİDEO | Korhan Futacı ve Kara Orkestra - Ben Sana Vurgunum

Merakla beklediğimiz Korhan Futacı ve Kara Orkestra'nın ikinci albümü Pavurya'dan ilk video klip, eski bir Nükhet Duru yorumu olan "Ben Sana Vurgunum"a gelmiş bulunuyor!

Geçtiğimiz aylarda Akustikhane programında da inceden tattırdıkları Pavurya albümünün bu ilk paylaşılan şarkısı yine tam bir "Kara Orkestra" ürünü olmuş.

13 Nisan 2012 Cuma

Feist Ağustos'ta ilk kez Türkiye'de!

Indie Folk müziğinin Kanadalı temsilcisi Feist, 25 Ağustos tarihinde ilk kez ülkemizde sahne almaya hazırlanıyor.

Halen bir üyesi oldugu indie müzik grubu Broken Social Scene ve Norveçli ikili Kings of Convenience ile yaptığı çalışmalarla ününe ün katan Feist, 25 Ağustos Cumartesi akşamı santralistanbul Kıyı Amfi'de sevenleriyle birlikte olacak.

10 Nisan 2012 Salı

Sanatta Tasarlama Kabiliyetini Zorlamak

Jan Vermeer - The Art of Painting
http://66.84.15.77/baroque/vermeer9a.html

Hala düşüncelerimi toparlayamamış olabilirim. Konudan konuya atlamamaya özen göstererek, uzun süredir üzerinde düşündüğüm, zaman zaman farklı kişilerle tatlı-sert tartışmalara girdiğim bir konuya değinmek istiyorum. 

Müzik ya da tüm sanat kolları içten başlar ve dışarıya doğru hareket ederek insanlarla buluşur. Bu buluşmalar birbiriyle çarpışarak bazı sonuçlar doğurur. Bu sonuçlar çoğunlukla, sadece sanatçıda yararlı ya da zararlı etkiler bırakabilir. Dış gözlemci ise bu buluşmaya, sadece hayranlık ve beğeni ile renk katar ya da negatif bir etkiyle, küfürler ederek buluşma yerini anında terk edebilir. 

Sanatın kollarını ayırt etmeksizin olaya "Tasarlama" olarak bakmaya çalışıyorum. Sanatçılar tasarlama kabiliyetlerini üst sınırlara zorladıkça yaşadıkları alanların çok dışına çıkarak, farklılıklar yaratabilirler. Rutin, kendini tekrar eden tasarımlar ya da kopya tasarımlar sanatçıyı bir sonuca götürmez. Kopya tasarımların genişletmek gerekirse, tarihler boyunca x konulu birşeyi tasarlayanlar, diğer insanlar tarafından keşfedildiklerinde ilahlaştırılmıştır. Bu ilahlar günümüzde dahi erişilemeyecek noktalarda görülmekteler ve onların tasarlama kabiliyetlerine yaklaşma konusunda neredeyse herkes ürkek davranmaktadır. Bu ilahlaştırılan insanların becerileri ve yetenekleri kusursuz kabul edilerek, söz konusu sanat için metot kabul edilmiştir. Bu yüzden eğitimden başlayarak devam eden dönemlerde hep bu ilah olarak benimsenmiş insanların çizdiği ve benimsediği yolda gidilerek kişiler sanatlarını geliştirmeye çalışır. Eğer bu sürecin içerisinde kişilerin kendi tasarımları ve yaratıcılıkları yoksa dünyanın en büyük kusurlu hareketi; fakat en kusursuz illüzyonudur.  

Elbette bu ilahlar muhteşem insanlar. Bunun aksini inkar etmek çok büyük ayıp ve ahlaksızlık olur. Biz bulunduğumuz zaman içerisinde hala JS Bach'ı, Vincent van Gogh gibi isimleri konuşabiliyorsak bu onların ilah ötesi varlıklar olduğunun kanıtıdır. Burada asıl sorun şudur; biz bu insanları ilahlaştırırken kendi tasarlama sınırlarımızı ne kadar zorlayarak kendimizi onlara yaklaştırabiliyoruz; ya da bundan yüz yıl sonra onlar kadar anılmak için çaba sarfediyoruz. 

Bu meselenin yetenek boyutu kuşkusuz var. Yetenekli olmak tek başına yeterli bir kavram değildir. Yetenekli olmak kadar doğru düşüncelere sahip olmak ve o düşünceleri ölene dek olgunlaştırmak gerekir. Bu olgunlaşma evrelerinin tıkandığı yerler konusunda kaygılanmak ve bu kaygıların üzerine giderek, aşmak gerekir. Bu tıkanmalar her çözüldüğünde kendi içinde sanatçı kimliği bir sınıf daha atlayacaktır. Fakat burada hassas bir konu var bu konudaki tıkanmaları bir rakibe karşı elde edilen başarı ya da başarısızlık olarak algılamamak gerekir. Etrafımızdaki hiç kimse bu konuda rakip statüsünde değildir. Olmamalıdır. Geldiğimiz nokta her ne olursa olsun kişisel çabamız ve tasarım kabiliyetimizi zorlamamamız olacağı için olayı kendi içimizde içsel bir zafer olarak değerlendirmek gerekir.

En kısa anlamda anlatmak istediğim sanatın en verimli ve en güzel evrilme şekli kişinin kendi iç dünyasında yarattığı şeyler ile olmaktadır. Bu iç dünyayı keşfetmek, yaşanabilir bir hale getirmek yine sanatçının kendi elindedir. Bunların ardından yaşanacak hiç bir his mucize değildir. Hakedilmiş, gerçek hislerdir. Bu konuda şans faktörleri sıfırlayarak, kişilere sonsuz bir mutluluk yaşatmaktadır.

Peki; bu iç dünyaya yararlı olmayan ya da yanlış düşünceler müdahil olursa ne olur?

Sanatta Eğitim:

Açıkçası eğitim kısmının külliyen yanlış uygulandığını (resmi/özel kurumlar) düşünüyorum. En basitinden "konservatuarlara giriş için torpil gerek" klişesinin hala çürütülemediği bir ortamda sanattan ve eğitimden bahsetmek çok gereksiz olacaktır. Zira; bu konunun atlanmaması ve herkes tarafından eleştirilmesi gerektiğine inanıyorum. 

Konuya geçmeden önce XXI. Mimarlık Tasarım ve Mekan Dergisi, Mart 2012 sayısında Çok Çizen mi Bilir, Çok Okuyan mı? başlıklı yazıyı okumanızı tavsiye ederim. 


Dergide üzerinde konuşulan konu Mimarlık. Bu doğru; fakat Kenan Güvenç'in bahsettiği şey orada varolan eğitim düzenine karşı bir eleştiri getiriyor. Röportajın tamamında olayın mimarlık olarak algılanmasından ziyade bizden mimarlık kelimesinin yerine kendi değerimizi koyarak, algılamamızı istiyor. Bu şekilde okuduğumuzda bütün meselenin özüne inme fırsatı yakalıyoruz. 

Tasarım bir fiildir, ürün ya da üretim değil. Tasarım; zihnin duyumsal ağının dış dünyaya irkilmesiyle beliren bir kırılma, farkına varma ama en önemlisi bir karşılaşma anıdır. Yani tasarım, bir kişi olmanın, biri ve kendi olmanın eşsiz olanağıdır ve sosyal olana, mimarlığa değil hayatın kendisine ait bir şeydir. Bu nedenle tasarım öğretilemez, aynı bir bebeğe ağlamanın öğretilememesi gibi.                                                                                                   
- Kenan Güvenç, XXI Mimarlık Tasarım ve Mekan Dergisi / Mart 2012 - Archiprix 2011 Muhalefet Şerhi, Sayfa 37 - 
Eğitim kurumları kişilerin bu iç dünyasında yarattıkları dünyaya doğrudan müdahale ediyorlar. Yüzyıllar boyunca uygulanan tekniklerin, söz konusu sanat üzerine yorumlayarak, kişilere empoze edilmesini sağlıyorlar. Kişiler daha sonra ölen iç dünyasının ardından ağlamaya bile fırsat bulamadan, başkalarının kendisine öğrettiği teknikler ile sınırla kalmak kaydıyla, yaratıcı olmayan tasarımlara imza atıyorlar. Daha doğrusu, daha önce başkaları tarafından icat edilen, kişilerin kendisine ait olmayan tasarımlar. Kopya tasarımlar.  

Kişi kendinden uzaklaştıkça bu konuda yapay bir topluluğa yaklaşıyor. O topluluğun kuralları çerçevesinde sanatçı kimliğini gösteriyor. Halbuki gösterdiği kimlik kendi kimliği değil, bulunduğu topluluğa ait bir kimlik. O kimliğe dair hiçbir şeyi kendi seçmedi. Ne rengini, ne şeklini. 

Kişileri sanatçı olma yolunda giderken öğrendikleri tüm teknikleri kusursuz uygulayabilirler. Ağır disiplin altında uygulamada başarısız olmaları beklenemez. Zira bu eğitim anlayışının getirdiği ve eleştirimin odak noktası olan kısım burada başlıyor. Kişiler sanatlarının tüm teknikleri üst düzeyde sunmalarına rağmen kendilerine ait hiçbir şey sunamıyorlar. Sundukları şeylerde, kafalarına takılan bir kırılmayı uygulama cesaretleri ise neredeyse sıfıra yakın oluyor. Çünkü; onlara empoze edilen eğitim onların yaratıcılığını çoktan öldürmüş oluyor. 

Konuya müzik üzerinden devam ederek, daha lokal bir bölgede devam edeceğim. Beni Türkiye'de en çok düşündüren ve genel hatlarıyla umutsuzluğa sürükleyen konu, kişilerin müziğe sanatın ötesinde başka insanlara karşı kendini ispatlama, görünür ve hissedilir olma düşünceleridir.. Sürekli yeni olduğunu sandığımız şeyler üretiliyor. Üretilen her müzik bir öncekinin aynısı; ve meselenin odağında müzik durmuyor. Başka şeyler var. Müzik sadece aracı bir güç olarak kalıyor. Tıpkı Ay'ı gözlemlemek için teleskop kullanmamız gibi. Bizim asıl görevimiz Ay'a gitmenin yollarını bulmak olmalı. Başka bir örnekle Müzisyenler film için müzik yaparlar; ama o müziği bestelerken müziklerine uygun görüntüyü hissettiklerinde ve bunu böyle uyguladıklarında hedefe ulaşırlar. Şimdiki zamanda müzik bazen giyilen bir kıyafet, bazen aykırılığın dozu gibi duruyor. İnsanların farklılaşmaktan anladıkları birbirleriyle rekabet ortamları yaratmalarıdır. Bu çabaların getirdiği anlamsız saçmalıklar kişilerin yetenek ve tasarım kabiliyetlerini dibe vurmasını hatta yok saymasını sağlıyor. Kişilere doğrudan "başarılı olmalısın" fikrini lanse ediyor. Onların anladığı dilde başarılı olma fikri ise söz konusu başarıya hızlıca ulaşma ihtiyacını doğuruyor. Bu yüzden bir çok insan sahip oldukları kusursuz yeteneklerine rağmen bu dalgalı denizde kaybolup gidiyor. Yıllar sonra geri dönüp baktığımızda bir sahil kenarına vuran cesedin üzerinden tahliller yapmak pek bir şeyi çözmüyor. 

En başta bahsettiğim gibi yetenekli olabiliriz. Bu muhteşem bir şey. Fakat biz bu yeteneğe sahipken yaptığımız müziği hissedemiyorsak; ya da hissetmek yerine başka şeylerden besleniyorsak o zaman kaybetmeye başlıyoruz. Ali Güçlü Şimşek, tarihini net hatırlamıyorum yaklaşık 5 yıl önce Rolling Stone'da gitar çalmaya yeni başlayanlara şu tavsiyede bulunuyordu; 

İyi gitarist saniyede bin nota basmak yerine, bir iki nota basıp keyfini çıkartandır.

Bu sözün altında yatan detaylar çok önemli. Gitaristliği hızlı çalmak ya da izledikleri virtüözlerin videolarındaki öğretilerini birebir taklit etmek sanan müzisyenler var. Kişiler bir süre sonra o kadar çok başkalarının eserlerini çalıyorlarki kendi ürettikleri eserlerde kendi iç dünyalarından bir esinti dahi bulmak zor oluyor. 

Çingenelerin müzik yetenekleri herkes tarafından biliniyor. Türkiye'de her ne kadar 9/8 lik ölçü birimi olarak semboleşmiş olsa bile daha geniş değerlendirilmeleri gerekir bu insanların. Mesela işe Transylvania filmini izleyerek başlayabilirsiniz. Olayın sadece 9/8'den ibaret olmadığını böylece anlayabiliriz. Bu insanların akademik kurumlar tarafından diretilen ve değişmez kurallarını nasıl oluyor da bu kadar kolay yıkabiliyorlar? Herhangi bir müzik türünü istediklerinde nasıl rahatça icra edebiliyorlar? İncelenmesi gereken durum akademi k eğitim alanlar kadar, hatta çoğundan daha iyi enstrüman çalabiliyor olmalıdır. Eğer bu durum gerçekçi bir yaklaşımsa akademik eğitimlerin hiç bir anlamı ve değeri kalmıyor.

Eğitim gerçekten şart mı? Bu konuya kesin bir şekilde evet diyemem; ama eğer gerçekten bir eğitim ihtiyacı varsa müzik yolculuğunun ilk aşamasında olmamalı. Kişiler bu yolculuğun ilk dönemlerinde başkalarının öğretileri yerine kendi iç dünyasıyla buluşmalı ve bu dünya üzerinde kendi kendine yorumlarda bulunmalı. Sürekli denemeli. Dünyanın en saçma sapan şeylerini yapsa dahi denemeli. Kişi kendine eriştikten sonra bu eğitime belki yer verilebilir. Bu tamamen opsiyonel bir durum olarak kalmalı.

Yaptığımız müziğin özünde samimiyeti, içtenliği, doğallığı yok ettiğimizde geriye hiç bir anlam ifade etmeyen sesler çıkıyor. Bu seslere katlanmak çok zor ve yorucu. Ortaya çıkan eserlere yüklenen bir anlamlar olmalı. Bu anlamların yok edilmesi, içinin boşatılarak yerine başkalarına ait düşüncelerin konması, eser sahipleri için çok tehlikeli bir şey. Bu yüzden müzisyenlerin veya sanatçıların yaptıkları eserlere kendi olgunlaştırdıkları düşüncelerini aktarmaları gerekiyor. Çünkü; o bir süre sonra karmakarışık hale gelen ve cümleler kurarak anlatılması gereken düşünceleri ifade etmek zorlaşıyor. Tam bu sırada ortaya koyduğu eseri ile bunu net bir şekilde anlatabilir.

Bu işi bana göre en iyi yapanlardan biri Korhan Futacı & Kara Orkestra'dır. Kargamecmua'nın Nisan 2012 sayısında, Gözü Kara Orkestra başlığında, Korhan Futacı & Kara Orkestra röportajı var. Röportajın ilk sayfasında Korhan Futacı'da bu içten gelen sanata vurgu yapıyor.

Korhan Futacı: Ben Hep şeye inanıyorum; hakikatten içten bir müzik yapılan bir mekânda, kendini o işe adamış insanların çaldığı bir mekânda sesten öte durumların ortaya çıktığına inanıyorum. Ve insan vücudunun da zihninin de, bilincinin de, sadece kulaklarıyla değil yani bütün vücuduyla bunu algıladığını düşünüyorum.

Devletin getirdiği müfredat bugüne kadar hiç bir verim sağlamamıştır. Eğer bir çocuk yetenek sahibiyse,  çevresinde o yeteneği büyütecek, geliştirecek ve sağlam bir mantalite sahibi insanlar yoksa, ya o çocuk çaldığı blok flüt ile kalır ya da geri dönüşü olmayan yollara girer, kaybolur. Eğitmenlerin burada devreye girip, olayı ele alması lazım. Gerekirse müfredatı yıkıp geçerek o çocuğu eğitmeli ve sanata kazandırmalıdır. Sistem bütün öğrencileri iş hayatına hazırlıyor. Sanat'a doğrudan yetenekli bir çocuğu yönlendiren bir sistem yok. Sanat hala birileri için hobiden öte değil. Müzik sistem için sadece eğlence. Bir müzik öğreticisi için bu sisteme alet olmamalı.

Bahsettiğim eğitim şekli yukarıda eleştiri getirdiğim konuları kapsamıyor. Eğitmenler eğer var olan sistemin öğretilerini bu öğrencilere empoze etmeye devam edeceklerse zaten hiç bulaşmasınlar daha iyi. Bu öğrencilere müzik ya da sanat hakkında nasıl düşünebileceğini, müziğin ya da sanatın enstrüman çalım tekniklerinin çok ötesinde bir şey olduğunu birilerinin anlatması gerekiyor. Çocukların tasarlama kabiliyetlerini zorlayıcı konulara değinmelerini sağlamak ve sağlıklı bir yöne doğru yönlendirmek gerekiyor. Yani olayın tamamen felsefesine inip, çocukları iç dünyasıyla buluşturmayı amaç edinilmesi gerekiyor. Çocuğun gelişimi eğer düşünce aşamasında verimli geçerse, ilerleyen yıllarda tamamen kendine ait bir şeyler üretmek için çabalayacaktır. Kendi iç dünyasını keşfettikçe, kendine ve düşüncelerine olan merakı artacaktır. Kendi düşüncesini kendi içinde ilahlaştıracaktır. Bu ilahlaştırma onu sadece her zaman daha iyi, daha harika bir eser üretmeye yönlendirecektir. Eserlerin içinde kurgularla iç dünyasını anlatacaktır. Bu çok zor ve sabır gerektiren bir süreç olabilir; fakat sonunda hem öğrenciler hem de eğitmenler açısından da kazanılacak şey çok fazladır.

Çok yakın zamandan bir örnek vererek yazıyı noktalamak istiyorum. Vodafone Freezone liseler arası düzenlenen yarışmaya bir göz atmanızı isterim. Bir sürü lise var; ve neredeyse hepsi cover şarkı çalarak bir şeyler yapmaya çalışıyor. En iyi performans gösteren iki tane lise vardı izlediklerim arasında. Onlar bile çok zor sayılabilecek eserleri çalabilecek kadar yetenekli olmalarına rağmen cover çalmışlar. Onlara bir kişi bile çıkıp neden beste yapmadığını sormamış mı? Aralarındaki en iyisi diyebileceğiniz performans sahipleri bile cover çalıyorsa ve çoğunluk bunu savunuyorsa, biz bir kaç yüz yıl daha birilerini ilahlaştırıp, onlara erişimi imkansız hale getirmemiz gayet doğaldır.

Ta ki biri çıkıp bütün bu olan biten şeylerin farkına varana kadar.

Olamaz mı?
Olabilir.

(...)

Efes Pilsen One Love Festival 11'in biletleri satışta!

Bu sene 11.si düzenlenecek olan Efes Pilsen One Love Festival'ın bu seneki biletleri satışa çıktı!

14-15 Temmuz tarihlerinde bu sene de santralistanbul'da düzenlenecek olan festivalin bilet fiyatları şu şekilde;

Tam - 84.00 TL
Öğrenci - 56.00 TL

9 Nisan 2012 Pazartesi

GÜNÜN ETKİNLİĞİ| This Will Destroy You bu gece Bronx'ta!


Son yıllarda, üst üste hiç bu kadar Post Rock grubu gelmemişti sanırım ülkemize. Art arda gelen bombalarla birlikte artık sevinmeyi bırakacak hale kadar geldik. İşte onlardan birini, bu gece bir kez daha This Will Destroy You ile birlikte yaşayacağız!

2005 yılında Teksas'ta kurulduğundan beri Post Rock'ın en saygın gruplarından olan TWDY, 09 Nisan Pazartesi yani bu gece Bronx Pi Sahne'de On Your Horizon ile birlikte bizleri -kullanmazsam çatlarım- astral seyahate çıkaracak.

Hala bilet almamışlar için; kapıda da bilet satışının gerçekleşeceğini hatırlatalım.
Facebook Event



6 Nisan 2012 Cuma

ALBUM | Eisley - "Deep Space"

İnsanın kafanın karışık olması garip durum, hele bu aralar aldı başını gitti. İnsan sabah ne giyeceğine dahi karar veremiyor. Sabah üşüyerek kalın giyiniyorsun, o kalın kıyafetlerle öğle yanıyorsun, akşam eve dönüşteyse soğuktan donuyorsun. Kafalar karışık bu aralar, ne giysem olmuyor... Kafa karışıklığı çevrede de var gibi, kimisi tişört giymiş, kimisi kazak giymiş... Baharın ilk günleri enteresan..

Kafa karışıklığı bazen iyidir bazen kötü. Bazı şarkılarda işe yarar, güzel bir harmoni yakalanabilir, bazı şarkılarda sizi fena hallere sokabilir, "Niye böyle bir şey yaptım ki?" dedirtir insana.

Eisley, geçen ay Deep Space adında yeni bir EP çıkardı. Eisley'i size blog'ta ilk anlattığım zamanlarda anahtar kelimeyi klişe olarak seçmiştim. Klişe olanın samimiyeti demiştim Eisley adına. Bildiğimiz "klişe" Indie gruplarındandı, yeni neredeyse hiç yoktu. Acaba bu serzenişimizi duydu mu Eisley yoksa kendileri de farkında mıydı bu durumun?

Deep Space'de yeni çok şey var. Eisley artık klişe bir grup değil gibi bu EP ile ama kafaları karışık olduğu da çok belli. Yeni şeyleri yapmaya çalışırken, bazı şarkılarda şalterler atmış belli ki.

Şarkı şarkı ep'yi inceleyecek olursak;

Lights Out: Eisley'in geçmişini andıran tek şarkı EP'den. Bildiğimiz, "klişe" Eisley şarkısı.

Laugh it Off: Albümün saykodelik ve indie aralığında duran şarkısı. Şarkı Indie'ye biraz daha yakın gibi aslında ama yer yer saykodelik dokunuşlara da sahip. Az.

Deep Space: Sakin sakin başlayan bir şarkı. Sonrasında Eisley'in hiç kullanmadığı kadar sert bir gitar tonuyla gümbürdüyor. Sonrasında bir anda yine sakinleşiyor şarkı, sonrasında tekrar metronom alıp başını gidiyor. Şarkı güzel bir solo ile farklı bir boyuta geçiş yaparken, bahsettiğim gitar tonuyla tekrar sertleşiyor. Tam bir kafa karışıklığı ama şarkı güzel. :)

192 Days: EP'nin en sıradan şarkısı. Klasik akustik bir şarkı.

One Last Song: Şarkı vokalin güzel fısıltılarıyla başlıyor. 1,5 dakikalık bu sakinliğin ardından oldukça güzel bir gitar tonuyla değişmekte. Gitar tonu o kadar güzel ki, insan şarkıyı tekrar dinlediği zamanlar, ilk 1,5 dakikalık zaman dilimi çabucak bitse demekten kendini alamıyor. Gitar tonu epeyce "saykodelik" olduğu için güzel, sanki 60'ların günümüze uyarlanmış gitar sound'u var şarkıda. O güzel gitar tonunu ve melodisini destekleyen abartısız klavye dokunuşları... EP'nin en güzel şarkısı ki single olarak piyasaya düşen de şarkıydı One Last Song.

Deep Space kafası oldukça karışık bir EP. Daldan dala atlayan, sabah üşüyen öğlen terleyen akşamsa tekrar üşüyen bir Eisley. Yeniyi arayan bir Eisley var Deep Space'te, yeniyi ararken kafası da bir o kadar karışan Eisley. Güzel mi bu kafa karışıklığı? Bazı şarkılarda güzel bazılarında ise fena sırıtıyor.

Merakla yeni albümü bekliyorum, bakalım bu yolculuğun sonu nereye gidecek.

1 Nisan 2012 Pazar

Ses kaydedenlerin dikkatine!

Müzisyensiniz ve kendinize göre "başarılı" sesler mi kaydediyorsunuz? O zaman Sennheiser önderliğinde, ünlü yapımcı Labrinth ile geliştirilmiş bir proje olan Masters of Sound'dan bir haber var size!

Arzu eden müzisyenler; akustik vokal, rap veya bir kompozisyondan oluşmuş kendi ses klipleri ile birlikte bir adet de profil resimlerini göndererek son başvuru tarihi 8 NİSAN olan bu yarışmaya şuradan katılabilirler.

Son Başvuru Tarihi: 8 Nisan 2012
Oylama: 9 Nisan 2012 - 16 Nisan 2012
Kazanan(lar) Açıklanacak: 23 Nisan 2012

Kazanan kişi ise ayrıca, "8 saatlik bir stüdyo kaydında, gönderdiği müziğin orijinal parçasını geliştirmek ve kaydetmek için Labrinth ile birlikte çalışacak. Londra'ya yapılacak seyahat ve 1 gecelik konaklama kazanan kişiye temin edilecek. Kazanan ayrıca, 250 £ değerindeki bir çift Sennheiser Amperior kulaklığın sahibi olacak." mış.

Bir Baba Indie Mix: "Mart 2012"


İnatla yayınlamaya devam ettiğimiz nadir şeylerden olan Bir Baba Indie Mix serisinin 3.'sü "Mart 2012" ile birlikte bir kez daha beraberiz. 10 parçadan oluşan bu playlistin görseli de yine Gizem Satıroğlu'ndan...

Bir Baba Indie keyifli dinlemeler diler.




Playlist:

01. Unkle Bob - Put a Record On
02. Clara Luzia -  Tidal
03. Unbelievable Truth - Higher Than Reason 
04. Jealousy Curve - The World is You
05. Band of Horses - The Funeral
06. Kent - Kevlar Soul
07. Wye Oak - Civilian
08. Blonde Redhead - Misery is a Butterfly 
09. The Frames - Rise
10. Brice Rendall Bickford - Danville

Siri Nilsen - "Uzaklardan bir kadın var ki aslında yakın..."

Uzaklardan biri var sırada, dilini dahi bilmiyorum ama güzel şeylerden bahsediyor gibi... Yüzünü dahi görmedim bu kadının, muhtemelen sevimlidir...

Yüzünü görmediğim, dilini bilmediğim bir insan size bunları sadece müziğiyle hissetirebiliyorsa, sanırım bu kadın farklıdır, her şeyden önce samimidir. Samimidir ki müziğiyle sizde bu duyguları yaratabilmiştir. Önemli olan da bu ya zaten...

Siri Nilsen uzaklardan, Kuzey ellerinden. Sesi buğulu olanlardan ama acı pek yok sesinde, gündelik telaşlar ve yorgunluklar var gibi. Gündelik işler içerisinde nefes almaya çalışan bir kadın gibi Siri.
Sade kompozisyonlar, yer yer (melodik) elektronik altyapılar, biraz Kuzey'in yerel tınıları ve biraz da samimiyet...

İşte bu dokunuşlar ile uzaklar yakın da oluyor, gözler görmeyeni de görüyor...Siri uzak ama bir o kadar da yakın bir kadın, gündelik rutinlerimiz içerisinde dinlenmeyi hak ediyor en azından.



Edit: İlk kez bu fotoğrafla birlikte yüzünü de görmüş olduk. Yanlış anlaşılmasın.