4-5 Ekim tarihlerinde Salon İKSV’nin sezon
açılışını yapan performansıyla Saint Etienne, 7 yıl aradan sonra yayınladıkları
yeni albümleri bahanesiyle İstanbul’daki sevenlerini coşturup, performansından
hiçbir şey kaybetmediğini de göstermiş oldu.
90’lı yıllarda dönemin
house-pop sound’unu 60’ların Brit-pop’uyla harmanlayarak ‘You’re in a Bad Way’,
‘Sylvie’ ve ‘He’s on the Phone’ gibi büyük ilgi gören ve İngiltere listelerinde
haftalarca boy gösteren hitlere imza atan Saint Etienne’in adı, 2000’lerin müzik
piyasasında daha az anılır oldu. Dolayısıyla Salon’u dolduran kitlenin 30+
olmasının şaşırtıcı olmadığını söylerek söze başlayabiliriz.
4 Ekim gecesi katılımcı
sayısı salonunu kapasitesini zorlayacakkadar yoğun değildi. Eminim cuma gecesi grubun gördüğü ilgi, hafta
sonunun getirdiği motivasyonla daha da artmıştır. ‘Like a Motorway’ ile
başlayan gece, ‘Burnt Out Car’ ve ‘When I Was Seventeen’ gibi birbiri ardına sıralanan hitlerle nonstop Saint Etienne mix tadında devam etti. Cracknell konserin
ilk yarım saatinde konuşmayı pek tercih etmese de, ortalara doğru coca colasını
yudumlayıp seyirciden istek parça alacak kadar ısındı salona. ‘Only Love Can
Break Your Heart’ (Neil Young) ve ‘Who Do You Think You Are’ (Candlewick Green)
gibi cover’lara seyircinin ilgisi büyüktü, fakat hep bir ağızdan söylenen SE
hit’i ‘You’re in a Bad Way’ oldu (Böylece 30+ favori Saint Etienne hit’ini de
öğrenmiş olduk). Dört kişi sahneye çıkan ekip, teknik ekipmanlarının donanımlılığının da desteğiyle stüdyo kayıtlarını aratmadı; yine de
gönül isterdi 90’lı yıllarda olduğu gibi kendilerine eşlik eden bir gitarist
olsun-en azından.
44 yaşına basmış olmasına
rağmen 90’lı yıllardaki performansını aratmayan ve güzelliğine güzellik katmış
Sarah Cracknell’in mütevazi dansı ve seyirciyle kurduğu etkileşim o kadar
içtendi ki, eminim o gece Salon’da bulunan tüm seyirci evine pozitif enerji
depolayarak dönmüştür. Cracknell’in sesi ‘Tonight’ gibi bass-driven
performansların içinde zaman zaman boğulsa da-ki bunda ses sistemi ile ilgili
bir problemin de etkisi olmuş olsa gerek- genel olarak oldukça başarılıydı. Cracknell’in coşkuyu arttırmak adına vokal oyunlarına girmeden tüm samimiliğiyle seslendirdiği ‘I’ve Got Your Music’ ve ‘He’s on the Phone’, bis yapan grubun
seslendirdiği son parçalar oldu. Erman Ata Uncu’nun grup ile yaptığı röportajda
sorduğu kadar var, bu denli sevimli pop klasikleri ve Cracknell gibi bir vokal,
akustik bir albümle taçlandırılmayı hak ediyor. Umarım grup üyeleri bir sonraki adımı akustik bir kaydın yolunda atar ve grubun akustik performansını da bu bahaneyle dinleme şansımız olur.
Coğrafya ya da kültürel unsurlar yapılan müziğin niteliğini doğrudan etkiliyor çoğu zaman. Bazı şarkıları dinler dinlemez, garip bir önyargı ile "şu coğrafyadan çıkmıştır bu şarkı" diyebiliyorsunuz. Böylesine etiketlemeler iyi bir hali mi işaret eder yoksa müziği belli bir kategoriye sokup, müziğin yolunu tıkar mı orası uzun tartışma konusu ancak bazen bu kategorize hali bozan öylesine işler ortaya çıkıyor ki geriye sadece kendinizi beğenmiş yorumunuz kalıyor.
- Ön yargılı yaklaşım mode on -
hayatımda bu duruma en güzel örneklerden birisi, ergenlik zamanlarımdan kalan ve halen de severek dinlediğim Agalloch adlı metal grubudur. Grubu ilk dinlediğimde herhalde Türk bunlar demiştim, sonrasında bu durum Kuzey illerinden herhaldeye döndü. Sonuç olarak grup safkan Amerika dolaylarından çıktı. Hani yapılan müzik öylesine ağır ve karanlıktı ki grubu Amerika dolaylarından düşünmek aklımın ucundan dahi geçmemişti. Sonuç olarak grup beni derin bir yalnızlığa sürüklemişti o günlerde
- Ön yargılı yaklaşım mode off -
Agalloch'dakine benzer bir hali yaşatan bir grup daha var aramızda sayın takipçiler. Easter Island adında olan bu grup her ne kadar Amerika kökenli olsa da, yaptıkları müzikte bildiğiniz Kuzey Avrupa topraklarının güzel dokusu mevcut. Peki yıldım mı? Tabii ki hayır. Azimle grup üyelerinin şecerelerine indim, hani belki bir bağlantı yakalarım Kuzey illerinden diye. Nafile bir çaba efendim, haddime mi düşmüş? Tüm grup elemanları Amerika topraklarında yeşermiş, büyümüş ve Easter Island olmuş. Peki nasıl oluyor da böylesine kuzey elleri etkili bir müzik yapabiliyorlar? Onu da Ateyizler açıklasın!
Ateyizler grup hakkında yorumlarını yapa dursunlar, ben bu grubun müziğini biraz açıklamaya koyulayım. Easter Island farklı tarzları müzikal yapısında gayet başarılı bir biçimde harmanlayan enfes bir grup. Indie, post-rock ve ambient gibi farklı müzikal unsurlardan beslenen grup, bu farklı yapıları tadında kullanarak güzel bir birleşim oluşturuyor. Grubun çoğu şarkısında bahsettiğim müzikal yapılar bir diğerinin önüne geçmiyor, grup bu müzikal yapıları doğru içeriklerle müziklerine yedirmiş.
Müziğe yaklaşımları ise ne siyah ne de beyaz, gri bir tonda müzik yapıyorlar. Hani Easter Island için "karanlık bir müzik yapıyor bunlar abi" demek geliyor içimden ancak o da yetmiyor. Yaptıkları müzikte net bir karanlık yok, daha gri gibi ama daha karanlık bir gri bu. Aslında bu hal bir bakıma iyi gibi de, müziğin içerisinde çok rahat kaybolabiliyorsunuz. Misal bu grubun "Ginger" adlı bir şarkısı var, tam da bu koyu gri tanımımı anlatır nitelikte. Şarkı aslında karanlık, sağlam bir melodiye ve melankoliye de sahip ancak metronom şarkının melodik yapısının da aksine bir o kadar hızlı. Böylesine zıt bir durumu, bu kadar iyi birleştirebilmeleri gerçekten takdire şayan. Albümü dinlediğinizde de bu zıtlıkların bol bol kullanıldığının farkına varabilir ve bu zıtlıklardan gerçekten zevk alabilirsiniz.
To sum up, Amerika'nın bağrından çıkmış bu güzide grup, debut albümlerinde müzikal anlamda gerçekten oldukça kaliteli bir iş çıkarmış. Kendi coğrafi sınırları aşan bu güzel grubu dinlemenizi ısrarla önermek isterim.
Bu aralar, takip ettiğimiz grupların yanı sıra, yeni keşfettiğimiz grupların da baya birikmeye başladığını gördük. Hal böyle olunca da fazla biriktirmeden bir postla paylaşalım istedik. Daha fazlası için de: (bkz: Bir Baba Indie Mix)
Biz bu aralar bunları dinliyoruz. Peki siz neler dinliyorsunuz?
Öncelikle Beirut'un Kuruçeşme Arena'da "sold out" yapamayacağına inanıp, tipik bir Türk olarak bileti son dakikada alma hastalığından müstarip olduğumu söylemeliyim. Ancak konserden 3 hafta önce, "verilen davetiyelerle de birlikte" yaklaşık 10.000 bilet kesilebilmesi pek de tahmin edilebilir bir olay değildi haliyle. Neyse ki son dakika golüyle, son güne biletlerimizi ayarlayıp, konsere iştirak edebildik.
Caanım Ortaköy trafiği sayesinde ilk 15 dk.'yı kaçırdığımız için hem ilk 2-3 parçayı dinleme, hem de ön taraflarda olma şansını kaçırmış olduk. Mekanın "Sahne Önü" diye tabir edilen kısmının sol taraflarından uygun bir yere kaynak olmaya çalışırken, grup sahnede hitlerini art arda çalmaya başlamıştı bile. Kuruçeşme'nin o eşsiz manzarasıyla birlikte, bildiğimiz o samimi, içten Beirut melodileri nihayet kulaklarımızda tınlıyordu.
En son 5 sene önce Radar Live Festivali'yle ülkemize gelen Zach Condon ve ekibi eskisi gibi az bilinir bir grup değildi artık. Geçen bu 5 sene onlara fazlasıyla popülerlik ve olgunluk katmıştı tabii. Tüm bunların yanında mekanı hınca hınç dolduran 10.000'e yakın bu kitlenin tamamı da Beirut kitlesi değildi tabii ki. Ve çoğu konserde karşılaştığımız problemler burada da karşımıza çıkmıştı. Konser sırasında mütemadiyen bir şeyler yiyip, içip, sohbet eden o güruh yine iş başındaydı! Sonradan dahil olarak zaten 1-0 yenik başladığımız konser maceramız, bulunduğumuz her noktada oluşan gereksiz sohbetler sayesinde art arda kalemize giren gollerle devam ediyordu.
Tabii ki her şey o kadar da kötü değildi. Ukulele, trompet, akordeon, saksafon gibi enstrümanların eşsiz melodileri eşliğinde, yıllardır izlemek istediğim Beirut karşımdaydı... Sadece beklentiyle gidilen bu gibi konserlerde oluşan her olumsuz şeye insan biraz daha fazla tepki veriyor sanırım. Yaklaşık 1.5 saat sahnede kalan grup, toplamda 2 kere bis yaparak güzel bir jest yaptı bizlere. (Bu güzel jesti de şu tweetle pekiştirdiler.)
Uzun bir turnenin sonunda burada olmalarıyla da doğru orantılı olarak grup biraz isteksiz gibi geldi bana. İsteksizden ziyade yorgunlardı tabii. Ama tüm bunların sonunda düşününce şu sonuca ulaştım ki; ben Beirut'un albümlerdeki, kliplerdeki halini daha çok seviyormuşum.
Olsun, sen yine gel Beirut!
Not: Telefonumun bozulması sebebiyle çektiğim fotolar ulaşılmaz bir hal almıştır. O sebeple elimizde kalan en iyi fotoları paylaşıyorum.
İngiltere çıkışlı sanat kolektifi The Eccentronic Research Council, yeni kayıtları '1612 Underture'u geçtiğimiz günlerde yayınladı. Birleşik Krallık tarihinin en bilindik davalarından biri olan Pendle Davası kapsamında Pendle Cadıları'nın sorguya alınıp, ardından mahkeme kararıyla idam edilmelerini konsept olarak belirleyen ekip, hikayeyi bir de ünlü dizi oyuncusu Maxine Peake'in ağzından aktarıyor. Bu tercih öyle yerinde olmuş ki, Peake'in sesiyle 60'ların feminist şiirleri ve Pendle Cadıları hakkındaki efsane ve hikayeler adeta yeniden can bulmuş. Peake'in vokalini destekleyen altyapı ise synthesizer'ların domine ettiği yormayan bir prodüksiyonun ürünü. The Eccentronic Research Council, adına yakışacak enteresanlıkta bir albüme imza atarak tarihe kazınan acı bir hikayeyi kutsuyor özenle. Pendle Cadıları hakkındaki efsanelere ve yöneltilen suçlamalara kulak verdikçe ise adalet adına son 400 yılda bir şeylerin olumlu yönde değiştiğine inanmakta güçlük çekiyor insan.
ERC sound'unu merak edenler albüme el atmadan önce grubun soundcloud sayfasını ziyaret edebilirler.
Bant Mag. tarafından bu yıl 3.'sü düzenlenecek olan Demonation Festivali'nin programı belli oldu!
Geçen 2 yıllık süre içerisinde bağımsız müziğin bir çok temsilcisini ağırlayan Demonation, bu yıl da Jameson Irish Whiskey sponsorluğunda birbirinden farklı bir çok türün temsilcisini ağırlayacak. 6-7 Ekim tarihinde Salon sahnesinde gerçekleşecek olan festivalin programı ise şu şekilde olacak;
Mabbas, RHCP konseri sonrasında led ekranlar için şuna benzer bir açıklama yapmıştı: "Dünya'nın her yerinde led'ler var artık, led ekran olmayan konser bulamazsınız." Eyvah!
RHCP konseri sonrasında yaşananlar halen taze olsa gerek, bir çok kişi organizasyondan ciddi anlamda şikayetçi. Konsere gidenler tepkilerinde kesinlikle haklılar, organizasyon tam anlamıyla sınıfta kaldı. Bu organizasyon ibretlik bir case olarak öğrencilere pek alâ aktarılabilir. Ancak konser sırasında benim canımı sıkan başka bir nokta oldu ki; organizasyon probleminden çok daha önce gelen, çok daha gerçek olan şey: LED ekranlar. Organizasyonel hatalar düzeltilebilir ancak led ekranların meşrulaşması ve o meşrulaşmanın getirdiği sosyal dönüşümler değiştirilmez, değişilmez.
Tool ya da Radiohead'in herhangi bir konserini devasa led ekransız düşünebilir misiniz? O devasa led'leri günümüz konserlerinden aldığınızda, geriye konserin atmosferi adına ne kalır ki? Post- modernleşen insan, konsere sadece canlı performanslar için gitmiyor kuşkusuz, insan yaratılan o gerçek üstü atmosferi deneyimlemek ya da anlamak için de konserde bulunmak istiyor. Yaratılmaya çalışan bu gerçek üstü ortam, bir şarkının salt melodiden geçmediğini de ortaya çıkarıyor kuşkusuz. İnsanlar "Transmedia storytelling" kavramının bir benzeri yaşanıyor artık konserlerde. Artık mesaj sadece enstrüman ve müzisyenler üzerinden gelmiyor, farklı unsurlar da işin içerisinde. Bahsettiğim bu çerçeve içerisinde, led'ler oldukça önemli bir yere sahip kuşkusuz. O atmosferin olmazsa, olmazı...
Ancak led ekran kullanımları son zamanlarda amacından sapmakta sanki, bir nevi led'ler için de, atom enerjisinin atom bombasına dönüşüm süreci yaşanıyor. Günümüz konserlerin bir çoğunda led'ler bir atmosfer unsurundan çok, daha çok seyirciyi konsere çekmenin bir unsuru olarak kullanılmakta. Al sana amacından uzaklaşan bir icat daha... Daha doğrusu uzaklaştırılan bir icat daha. Sahnenin iki yanına yerleştirilmiş kocaman led'ler ve bir alana tıkıştırılmış binlerce insan...
Oysa yukarıda da bahsettiğim gibi, konserler artık sadece konser değil, bir deneyim (yoğunlaş deneyim ekonomisi), bir ritüel, bir ihtişam... Sen böylesine büyüleyici bir alanı, devasa LED'ler ile daha çok kişiye sunduğunu düşünüyorsun. Kusura bakma "bok ediyorsun" aslında sen. O arkada kalan 'ucuz' insanların görmesi ya da deneyimlemesi için sağlamaya çalıştığın "şey" artık konser değil, ritüel değil, hele insanlık hiç değil!
O sahnenin yan taraflarına yerleştirilen Led'ler bir yandan konserin atmosferini yok ederken bir yandan ise konser alanlarındaki sınıfsal uçurumların daha da artmasına sebebiyet veriyor. Sınıfsal uçurumlar mı? Neredeyse alfabedeki tüm harflerin biletlerin ya da konser alanlarının sınıflandırılması için kullanılması sana bir şey ifade etmiyor mu? Amacından uzaklaşılarak kullanılan Led'ler sınıfsal çelişkileri konser alanlarında bile yüzümüze yüzümüze vuruyor. 70 liralık bilet alan bir kişinin, bir konseri deneyimleme şansı iğne kalınlığında müzisyenler, boğuk sesler ve bir ekrandan gelen sahneye dair görünen görüntülerden dahası değil artık
Birisi bana sahnedeki müzisyenlerin iğne kalınlığında gözükmesini açıklayabilir mi? Ama Led'ler olmasın cevap lütfen, zaten Led'ler yüzünden o müzisyenler iğne kalınlığında ya! Ve yine Led'ler sayesinde 150 Liralık sahne önü biletleri 500- 600 Lira civarında ya!
Sınıfsal eşitsizlik hiç bu kadar görünür kılınmamıştı. Sanki birileri "senin ancak ve ancak hak ettiğin yer bu alandan ibaret" diyor. Burada yaşamalısın, burada tüketmelisin diyor... İnsanın belki de özü olan tınıları burada dinlemelisin. Özümüzden hangi ara bu kadar uzaklaştık be arkadaş? Müziğimizden hangi ara bu kadar uzaklaştırıldık?
Konser çıkışında birisi şöyle diyordu, ne de haklı diyordu: "Artık konsere de gidilmez"
Her ne kadar "Ağustos 2012" mixini paylaşıyor olsak da, biz çoktan baharı getirdik bile...
Bu ay bizim için tam olarak "sonbahar verimliliği"nde geçti denilebilir. Sevdiğimiz grupların yeni albümlerinin çıkmasının yanı sıra, yeni keşiflerin de olduğu müzik adına güzel bir ay...
Bu ayki mix de mümkün olduğunca her parçaya kulak kabartmanızı tavsiye ediyoruz ki içlerine sakladığımız güzelliklerden mahrum kalmayasınız. Yine de, yakında özel ilgi göstereceğimizden hiç şüphe duymadığım Sea Wolf, The Envy Corps, Laneway gibi isimleri bold yazıp, dikkat çekmekte fayda görüyorum!
Ayrı bir parantez de, 8 mix içerisinde yapmadığımız bir şeyi yaptıran Korhan Futacı ve Kara Orkestra'ya açmak istiyorum. Sezonun açılmasıyla beraber, yakında "ayin"lerine başlayacak olan toplulukla kapanışı yapıp, geçtiğimiz ay fazlasıyla yanımızda olan topluluğa da bir selam vermek istedik. (Ki bu bize ileriki günler için sadece yerli isimlerden oluşan, bağımsız bir playlist oluşturmanın da şevkini kazandırdı.)
01. Alpine - Hands 02. Cheek Mountain Thief - Cheek Mountain 03. Sea Wolf - Old Friend 04. Seabear - I Sing I Swim 05. The Envy Corps - Give It (All) Up 06. Grizzly Bear - Yet Again 07. The Ghsts - Ghosts 08. Camera Obscura - French Navy 09. Laneway - The Past Is Furious 10. Korhan Futacı ve Kara Orkestra - Niye?
Geçtiğimiz günlerde yayımladıkları ilk video klibin ardından paylaştıkları parçayla ağzımıza bir kaşık bal daha çalan Band of Horses, yeni albümleri Mirage Rock'ın tamamını stream etmeye başladı.
Tribute albümler nedense başarısız olur. Hani eleştirmenler tarafından beğenilen ya da çoğunluğun takdirini kazanan tribute albüm sayısı neredeyse yok denecek kadar azdır. Zaten albümler de bütünsel bir yaklaşımdan çok, grupların cover performansları üzerinden değerlendirilir.
Bir tribute albümün neden beğenilmeyeceğine dair bir çok sebep ortaya atabiliriz kuşkusuz ancak tribute albümlerin beğenilmemesin ardında yatan en önemli sebep albüme dair oluşan gereksiz "beklentiler" olsa gerek. Beklentilerin bu derece artmasının üç ayağı var bence; ilki sevdiğiniz grubun şarkılarının tekrardan ele alınması, ikincisi ele alınan şarkıların beğendiğiniz farklı bir grup tarafından tekrardan ele alınacak olması, üçüncüsü ise yıllarca severek dinlediğiniz şarkıların farklı nosyonlar ile tekrar ele alınacak olması. Bu üç ayak bir araya geldiğinde, beklentilerde de ister istemez yükseliyor, ancak gereksiz bir beklenti yükselmesi olduğu da gün gibi açık. Sonuçta üç ayak var bu işin içerisinde, her "ayak" yeniden ele alınan şarkıya farklı bir boyut katıyor.
Aslında benzer bir durumu No Clear Mind röportajını çevirirken yaşamıştım. Grubun konuştuğu dil Yunanca, bizim konuştuğumuz dil Türkçe ve grupla iletişime geçtiğimiz dil İngilizce. Nasıl bir çeviri yaparsanız yapın, muhakkak bir şeyler eksik kalıyor. Sonuçta salt "dil" kavramı dışındaki tüm değişkenler birbirinden bağımsız ve uzak. Ortak bir yol ve anlam bulmanız gerekir. Böylesine karmaşık bir yapı içerisinde tribute albümlerden beklentilerin çok yüksek olmaması gerektiğini düşünüyorum. Yani bir tribute albümde 5-6 şarkı kulağınıza hoş geliyorsa, bence iyi kotarılmış bir tribute albümüdür. Geri kalan tüm ayrıntılar önemsiz kalır. (diye düşünmekteyim)
Bu kadar sözü The Smiths için yapılan "Please, Please, Please" tribute albümü adına yazma gereği duydum. Öncelikle albümü beğendiğimi söylemeliyim. Oldukça iyi kotarılmış bir albüm olmuş. Seçilen grup ve sanatçılardan da görebileceğiniz gibi albümde bir bütünsellik var. Birkaç şarkı dışında şarkıların sound'ları birbirine oldukça yakın ve şarkılar birbirlerini destekler nitelikte alt yapılara sahipler. Sanki tüm gruplar bir prodüktör ile çalışmış gibi. Bu durum şarkı geçişlerinde konsantrasyon kayıplarına da yol açmıyor üstelik.
Konu The Smiths için yapılan bir tribute albüm olursa, sanırım yapılan işlerde irdelenmesi gereken en önemli nokta şarkıların melodramik yapılarıdır. Albüm boyunca çoğu vokal bu noktayı atlamamış olacak ki Morrissey vokalinin melodramasına sadık kalmışlar. Özellikle bu durum Devics solisti Sara Love tarafından icra edilen "Well I Wonder" yorumunda arşa çıkıyor denilebilir. Morrissey fanları kızacak ama sanki Morrissey'den daha iyi yorumlamış gibi şarkıyı:).
"Dala" tarafından icra edilen "Last night I Dreamt That Somebody Loved Me" cover'ı albümün bir diğer önemli şarkısı olarak ön plana çıkıyor. En az orjinali kada güzel olan şarkı, birçok kritik tarafından tribute albümün en önde gelen şarkısı olarak belirtilmiş. Bence Well I Wonder daha iyi gibi ama (Bir kritik olarak ben!)
Albümün bir diğer öne çıkan şarkısı ise Chikita Violenta tarafından icra edilen "Some Girls Bigger Than Others" olsa gerek. Şu ana kadar adını hiç duymadığım Meksikalı bir grup tarafından ele alınan şarkı, Cat Power postu'mda bahsettiğim müzikte öze bağlı olma durumunu oldukça iyi özetliyor. The Smiths kökeninden fazla uzaklaşmadan, kendi yaklaşımlarını müziklerine yedirmişler.
Trespassers William tarafından cover'lanan "There is a Light That Never Goes Out" adlı The Smiths şarkısı ise klasik bir TW şarkısının özelliklerinden öteye gidemese de, The Smiths'in o güzel melodileriyle birleştiğinde TW sihri, "yine mi güzeliz?" sorusunu sordurtmadan edemiyor dinleyene. Güzel dream pop, ne güzelsin sen.
Özetlemem gerekirse; "Please, Please, Please" adlı tribute albüm tam da The Smiths'e yakışacak 'diplerde kalmış' sanatçı ve grupların bir araya geldiği, belirli bir bütünlüğe sahip bir tribute albüm olarak kotarılmış. The Smiths severlerin kesinlikle kaçırmaması gerektiğini düşündüğüm, birkaç şarkı dışında sıfır handikaplı enfes bir tribute albüm olmuş.
Albümde öne çıkan şarkıları izninizle boldlamak istiyorum.
1-Panic - Kitten
2-Stop Me If You Think You've Heard This One Before - The Rest 3-What Difference Does It Make? - Joy Zipper 4-Shoplifters of the World Unite - Tanya Donelly w/Dylan in the Movies 5-Please Please Please Let Me Get What I Want - William Fitzsimmons
6-I Won't Share You - Sixpence None the Richer 7-Well I Wonder - Sara Lov 8-Half a Person - Greg Laswell 9-Last Night I Dreamt That Somebody Loved Me - Dala 10-Some Girls Are Bigger Than Others - Chikita Violenta
11-Sheila Take A Bow - Telekinesis
12-Is It Really So Strange? - Solvents
13-Hand In Glove - The Wedding Present 14-How Soon Is Now? - Mike Viola and The Section Quartet 15-There Is a Light That Never Goes Out - Trespassers William 16-Rubber Ring - Girl in a Coma
17-I Know It's Over - Elk City
18-What She Said - Katy Goodman (La Sera, Vivian Girls) 19-London - Cinerama 20-Reel Around the Fountain - Doug Martsch (Built To Spill)
Ceylan Ertem ikinci solo albümü Ütopyalar Güzeldir'den ilk video olan Ne Olursa Ol Gelme'yi yayımladı!
İlk izlenimin gayet olumlu olduğu albüm için az çok bir fikir sahibi olmak istiyorsanız şuraya, videoyu izlemek için de alt tarafa alalım;
Gitarlar: Cenk Cenk Erdoğan
Bas Gitar: Murat Çopur
Davul ve ziller: Ediz Hafızoğlu
Bu arada grup albüm lansmanını 5 Eylül akşamı Beşiktaş Abbasağa Parkı'nda gerçekleştirecek. (Konser ileriki bir tarihe ertelenmiş) facebook.com/events/Abbasağa
,:Müzikte "öz" önemli bir olgu olsa gerek. Yaptığınız işe anlam katan, yaptığınız işte size bir simyacı gibi yol gösteren, kitlelerin sizin notalarınızla üzülmesini, sevinmesini ya da eğlenmesini sağlayan oldukça sahi bir 'şey'. Melodi ne kadar önemliyse, melodiye hayat veren unsurlardan birio"öz" de bir o kadar önemli..
Radiohead'in müziğe yaklaşımı nasıl olursa olsun, yaptığı müzik karanlıktır. Grubun bu yaklaşım hiç değişmedi. Kid A ve OK Computer arasında pek bir fark yoktur aslında. Grup sadece müzikal bir değişim yaşamıştır. İki albümün özü aynıdır, iki albümün beslendiği unsurlar aynıdır...
Radiohead sevenlerin birçoğu Kid A sonrasında Radiohead'i dinlemeyi bırakmamış, aksine bu yeni yola da severek koyulmuşlardır. Peki dinleyiciler, böylesine bir radikal bir değişim sonrasında neden Radiohead'i halen severek dinlediler? Tek bir cevabı var bu sorunun. Radiohead müzikal anlamda özünü hiç kaybetmedi, özünden hiç vazgeçmedi. Özünü korudu. Müziğini farklı unsurlarla değiştirmeye çalıştı. Radiohead'in tüm yaptığı buydu aslında. İnsanlar halen de Radiohead'i bu sebeple dinliyorlar.
Dredg son albümlerinde - "Chuckles & Mr. Squezzy"- dinleyiciler tarafından ciddi bir şekilde eleştirildi. Eleştirilme sebebi albümün pop sound'lu olmasıydı. Dinleyiciler Dredg için yolunu terk ettiğinden bahsediyordu. Bence durum bu kadar basit bir "değişim" cümlesiyle açıklanabilecek bir hal değil. Dredg son albümde hem müzikal anlamda radikal bir dönüşüm yaşadı hem de birkaç şarkı haricinde tamamen Dredg'i, dredg yapan müzikal özden vazgeçti. Dredg son albümünde özünü bıraktı.
Öz çok önemli bir hadise, iyi anlamlandırılması ve iyi analiz edilmesi gerek müzisyenler tarafından. "Bizim/ benim özüm(üz) nedir?" ve "eğer yol ayrımındaysak, özümüzle beraber nereye gitmek istiyoruz?" Bu sorulara doğru cevap vermek gerek, verilmediği takdirde mükemmel bir albümle müzik dünyasına giren, ancak 2. veya 3. albümden sonra farklılaşmak -belki kendini tekrar etmemek de olabilir bu- için ilk albüme kıyasla tamamen zıt anlayışta bir albüm yapıp, dibi boylayan garip İngiliz Indie gruplarına dönüşebilirsiniz. Öz korunduğu takdirde, hangi müzikal anlayışa yol açarsanız açın, dinleyicileriniz de sizinle benzer bir yolculuğa çıkacaktır, en azından bu zamana kadar durum genelde böyle işledi (Yusuf İslam'ı tenzih ederim)
Cat Power yeni albümü ile müzikal anlamda radikal bir dönüşüm yaşıyor. Nasıl bir dönüşüm bu? Pop sound'unun ve dijital unsurların ön planda olduğu, dubstep'lerin bol bol kullanıldığı , müzik pasajların olabildiğince kısa tutulduğu, nakaratın ön plana çıkarıldığı, Chan Marshall vokalinin hiç olmadığı kadar geri planda kaldığı bir albüm.
Bu özellikleri, Cat Power'ın diğer albümleriyle kıyasladığımızda, değişimin ne kadar büyük boyutta olduğunu anlayabilirsiniz sanırım. Cat Power müzikal anlamda Sun'da büyük bir değişime gitmiş. 'Normal' bir Cat Power albümünden çok farklı değişkenleri barındırıyor albüm. Bu farklı değişkenler, her ne kadar sıradan Cat Power dinleyicisini yorabilecek cinsten olsa da, birkaç dinlemeden sonra albüm sıradan Cat Power dinleyicisi için bile oldukça dinlenebilir hale dönüşüyor. Hatta kendinizi yeni nesil Cat Power dinleyeni olarak bile sınıflayabilirsiniz. Çünkü Cat Power, Sun'da özünü hiç kaybetmemiş. Halen karanlık, halen hüzünlü halen bizim bildiğimiz Cat Power.
Albüm Cherokee, Human Being, Real Life ve Sun gibi birçok 'hit' barındırıyor. Özellikle Cherokee son zamanlarda dinlediğim en güzel şarkılardan biri olsa gerek, inanılmaz bir melodiyi barındırıyor. Bu melodi eski Cat Power anlayışında da iş yapardı kuşkusuz, yeni halde de iş yapıyor.
Peki böylesine bir değişime gerek var mıydı? Bunu da farklı bir post'ta açıklamaya koyulalım.
Cat Power "Sun" ile 5 üzerinden en az 4 yıldız alabilecek bir albüm yapmış, ön yargıyla yaklaşmadığınız takdirde Sun'ın bildiğiniz Cat Power müziği olduğunu da göreceksiniz.